Bursa ve Ben Dağcılık

Dağlarda…

5 Haziran 2017

Aslında bu pazartesinin yazısı bambaşkaydı. Depresyon hakkında yazmaya başlamıştım, yazarken de içim sıkılıyordu. Bu havada depresyon yazılır mı, nereden aklına geldi bu iç sıkıcı konu, diye kendi kendime söyleniyordum. İşte tam o anda harika birşey oldu ve yirmi yıl ötesinden bir kare düştü telefonuma ve yazının konusu değişiverdi. Artık depresyonu kışa yazar, kasvetimize kasvet o zaman katarım 😉

Beni Instagram’daki kokoş hallerimden bilenler dağcılık sporuyla asla bağdaştıramayacaklardır. Aslına bakarsanız ben o zamanlar da böyleydim ve o zaman da kimse bağdaştıramıyordu.

Beyazıt’taki üniversiteye mini etek ve topukluyla giden tek tük öğrenciden biriydim desem inanın abartıyor olmam. Hayatta hep uçları sevdiğimden ve benden beklenenin tersini yapmaya bayıldığımdan, bölümün koridorunda dağcılık kulübüyle ilgili broşürü gördüğüm anda kararımı vermiştim. Dağcı olacaktım.

İlk toplantının, Edebiyat Fakültesi’nin yanında yer alan, İstanbul Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Bölümü olarak hizmet veren Kuyucu Murat Paşa Medresesi’nde ve o gün 17:00-18:00 saatleri arasında olacağı yazıyordu broşürde. En yakın arkadaşımı da dağcılık konusunda kandırıp son dersten sonra medresenin yolunu tuttuk.

Biraz geç kaldığımızdan herkes gelmiş, toplantı başlamıştı. En son salondan içeri biz girdiğimiz için doğal olarak bakışlar olduğumuz yöne çevrildi. İnsanların yüzündeki şaşkın ifadeyi tarife kalkmayacağım bile, ama birkaç saniye sonra hata yaptığını anlayan kişinin rahatlamış bakışlarıyla biri; “Salonları karıştırdınız her halde, fotoğrafçılık kulübünün toplantısı yan tarafta” dedi :)) “Yoo dağcılık kulübüne başvurmak için geldik biz.” diyerek şaşkınlık içindeki insanların arasından mini eteğim ve topuklularımla geçip bir sandalyeye oturdum.

Cargo pantalonlarının altında yürüyüş ayakkabıları ve t-shirtleriyle, bulundukları aktiviteyle son derece uyumlu olan ve ilerde çok yakın dostlarım olacak bu insanların o anda akıllarından şu geçiyordu; “ilk kamptan sonra kaçarsın arkana bakmadan”. Fakat elbette kibarca gülümseyip bana ve görünüşü ortama çok daha uygun olan arkadaşıma, başvuru formlarını uzattılar.

Birkaç dakika sonra tüm ihtişamıyla Atilla Erdemli girdi salondan içeri. Felsefe bölümünde öğretmenim, dağcılık kulübünün başkanı, İstanbul’daki üniversitelerin dağcılık kulüplerin bağlı olduğu Dağcılık Federasyonu İstanbul Ajanı, Alman ekolünde yetişmiş, sarışın mavi gözlü muhteşem adam.

Bölümden de çok sevdiğim, ağzından çıkan her kelimeye hayran olduğum bu adamla, kulübe girmemle ve tutkusunu paylaşmamla ilişkimizin boyutu da değişti. Beni sporla ilgili her sempozyuma çağırır, dostlarıyla tanıştırırken de ‘Kızım’ diye takdim ederdi. Çok şey öğrendim ondan ve beni götürdüğü her kamptan.

Dağcılığın bir macera olmadığını, içinde ölüm olan bir spor olduğunu ve sırası geldiğinde zirveye ulaşmadan geri dönme erdemini gösterebilmek gerektiğini hatırlatırdı sık sık. Dağcılıkta rekabetin yerini dayanışmanın almasının şart, hayatlarımızın birbirimize emanet olduğunun da altını çizerdi. Sanırım tam da bu yüzden, dağcılarının birbiriyle sıkı dost olmasını isterdi. Kendi de “Ben öğrencilerimi severim ama dağcılarımı ayrı severim.” derdi. Çok az eğitmen dağda ateş başında sabahlamaya izin verir çünkü ertesi gün sizi zorlu bir tırmanış bekler ve dinç olmalısınızdır. Atilla hocamız ise tırmanış bittikten sonraki son gece özellikle kendi düzenlerdi ateş başı gecemizi. Ben dağlarda ondan ve arkadaşlarımdan dinleyerek öğrendim bir çok türküyü, bir çok şiiri.

Şimdi geri dönüp baktığımda iyi ki yaptım dediğim harika anılara sahibim. Etrafımda bu spora gönül vermemiş olanlar anlamazdı aldığım hazzı. “Ne oluyor çıkıyorsun, iniyorsun da.” diye takılırlardı. Oysa kaç insana nasip olur bir dağın zirvesinden aşağıdaki vadiyi seyretmek. Kendinizi Olimpos’ta oturan Zeus gibi ulu ve her şeye muktedir hissedersiniz; kayayla, karla, buzla, soğukla, sıcakla savaştığınız zorlu bir tırmanışın ardından zirve defterini imzalarken.

Bolkarlar, Atilla Erdemli Fotoğraf Galerisi

Zirvede taşların altına saklanmış üzerinde bir bayrakla yeri işaretlenmiş, ıslanmasına engel olmak için naylon bir poşetin içinde korunan, zirvenin adı ve yüksekliğinin ilk sayfaya not edildiği, doruğun belleği bir defter bulunur. Yazmaya başlamadan önce keyifle sizden öncekilerin yazdıklarını okursunuz önce. O deftere o anki çoşkuyla herkes ayrı cümleler düşer. Sonra Atilla Hoca daha fazla oyalanmamıza izin vermez, “Hadi” der “Gün ışığını kaybetmeden zorlu rotayı geçmek lazım.” Ardından her inişte kullandığı cümleyi tekrarlar. “İniş, tırmanıştan daha zordur ve kazalar çoğunlukla dönüşte gerçekleşir.”

Dağı yani doğayı küçümseyemezsiniz, ne kadar iyi bir dağcı olursanız olun her tırmanış kendine özeldir ve dikkatinizi bir an kaybederseniz ciddi kazalara maruz kalabilirsiniz. Doğayla savaşmak yerine ona zekayla yaklaşmanız gerekir. En ufak hatayı affetmez çünkü kendileri.

Kamp alanına geri dönüş de en az zirveye ulaşmak kadar keyiflidir. Son tepenin üzerinden çadırlarınızın olduğu alanı gördüğünüzde sevgilinize kavuşma heyecanı gibi bir his kaplar bedeninizi. Nihai adımların ardından kampa ulaştığınızda sağ salim varmanın çoşkusuyla birbirinizi tebrik edersiniz. Çünkü birlikte kazanılmış bir zaferdir bu.

Tüm bu satırları yazarken benimle dağlarda iki yıl geçiren arkadaşlarımla sohbet ettim yazım süreci boyunca, WhatsApp aracılığıyla. Yıllar sonra hepsi, bıraktığımız noktadaki yakınlıkla bana yazıyı oluşturmamda yardım ettiler. Hepsi çok özel insanlar çünkü çok özel anları paylaştık birlikte. Bir yandan da yeni bir tırmanış planladık yeniden bir araya gelmenin hayaliyle. Kim bilir belki gerçekleştiririz…

Aladağlar, 1998

Didem Çelebi Özkan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Nihan Deveci 5 Haziran 2017 at 19:02

    Didemciğim, yazın dağcılık sporunun zevkinin yanında; insanları salt dış görünüşlerine göre değerlendirmenin ne kadar yanlış olduğu​nu anlatmış. Kalemine sağlık👌👏

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 5 Haziran 2017 at 19:23

      Canım benim ne güzel bir yorum olmuş. Satır arası söylemek istediğimi fark etmiş ve dile getirmişsin. Çok teşekkürler bi’ tanem.

  • Cevapla Sema Erdoğan Giritlioğlu 5 Haziran 2017 at 20:24

    Ne kadar keyifle okudum anlatamam. Yaşıma başıma bakmadan tırmanasım geldi. Yaşamda denemeye cesaret ettiğimiz her şey geleceğimizde zenginliğimiz oluyor… Kalemine sağlık. Ben çevre dağlarda yürüyüşlerle yetineyim artık.

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 5 Haziran 2017 at 20:27

      Sema ablacım o kadar değerli ve mutlu ediyor ki yorumlarınız, bilemezsiniz. Cumartesi akşamı dayımlardaydım ve sizin verdiğiniz desteği anlattım. Herkesin selamları var. Ben de sizi kocaman öpüyorum 😘😘😘

      • Cevapla Sema Erdoğan Giritlioğlu 5 Haziran 2017 at 20:33

        Canım benim hepsini keyifle okuyorum, ve üslubuna bayılıyorum.Hepinizi sevgiyle öpüyorum

  • Cevapla Alper Akça 8 Haziran 2017 at 10:54

    Sevgili Didem, efsane ekiptik 🙂 En büyük sıkıntımız hep ailelerimizin ne işin var dağlarda lafı olmuştur, engel olmazlardı ama teşvik edildiğimizi de hatırlamıyorum…birileri senin gibi bu güzel anıları yazdıkça, paylaştıkça geleceğin anneleri babaları belki daha olumlu olurlar. Gençlerin öz güven ve kişilik gelişimi için doğa sporlarının önemini bol bol konuşmak, dillendirmek gerekiyor. Bak bu da yeni projemiz; http://www.kizlaratakta.org Gücünün farkında atakta genç kızlar ! Senin gibi 🙂

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 9 Haziran 2017 at 16:56

      Hâlâ efsaneyiz birlikte canım. Ne güzel ve anlamlı bir yorum olmuş. Arka arkaya birkaç defa okudum. Bahsettiğin proje de olağanüstü. Kızlar Atakta. İsmi bile bayılmam için sebep 😉

    Cevap Yaz