Uykusuz Klavye

Mutlu Musun?

21 Eylül 2017

Bu gün Şebnem’e bir soru sordum. Hiç beklemediği anda gelen bu soruya gösterdiği tepki şaşırtmadı beni. Gerçi o anki durumumuza pek yakıştıramamış olabilir. Öyledir Şebnem. Her şeyin bir yeri ve zamanı olduğunu düşünür. Mesela sevişmenin yeri ve zamanı önemlidir onun için. Geleceğimiz ya da ilişkimiz ile ilgili de her zaman konuşamayız. Onun da bir yeri ve zamanı vardır. Öpüşmelerin, dokunuşların, konuşulacak konuların, tabi ki konularına göre; hep bir zamanı ve mutlaka bir yeri vardır. Ama ben bu gün o soruyu sorarken bunları hiç mi hiç düşünmedim.

Yalının kucakladığı maviliğe tezat grinin elli tonuna boğulmuş salonumuzda, bilmem ne festivalinde bilmem kaçıncı olmuş, kahramanlarının ettiği laflara bakarsan, senaristinin bu dünyadan olmadığı aşikâr, sıkıcı bir film seyrediyorduk. Yani ona göre o soruyu sormanın ne zamanı ne de yeriydi. Yine de Şebnem uzandığı yerden doğrularak cevap verdi.

“Sen ciddi misin Fuat?”
“Evet, ciddiyim.”
“İyi de hayatım film seyrediyoruz şimdi. Yani mutluyum tabi de… Mutsuz mu gözüküyorum yoksa?”

Mutsuz gözükmüyor. Mutsuz. Hissediyorum bunu. İnsanların yanındaki şen şakrak hallerinin (o buna mutluluk diyor) sadece ailemize, arkadaşlarımıza ve o çok önemsediği çevremize uyarlanmış bir senaryo olduğunu biliyor, ama bu sorusuna ağız dolusu bir evet demeye korkuyorum. Onu kaybetmekten, daha da kötüsü mutsuzluğunun sebebinin ben olduğumu öğrenmekten ve bunu konuştuktan sonra beni terk etme ihtimalinden ölesiye korkuyorum.

“Hayır, mutsuz gözükmüyorsun da… Ne bileyim? Sordum işte, sanki eskiden daha mı mutluydun?”

“Ay Fuat! Sırası mı şimdi bunları konuşmanın?”

Evet, tam sırası, tam zamanı ve tam da yeri. Bir erkeğin, karısının mutsuzluğunu ve bunun nedenlerini öğrenmesi için illa bir mahkeme kurulması gerekmiyor. İşte, tam burada, evimizin salonunda, mahkeme duvarlarını aratmayacak grilikte bu sorgulamayı pekâlâ yapabiliriz. Ne demek sırası mı şimdi bunları konuşmanın? Cevap vermedim. Onun yerine göz bebeklerinin ardına saklanmış puslu derinlikten içeri sızıp, beynini okuyabilirmişim gibi diktim gözlerimi gözlerine.

“Ya bakmasana bana öyle garip garip! Neyin var senin bugün?”

“Merak ediyorum Şebnem, mutlu musun diye? Nesi garip bu sorunun? Eskiden ne güzel konuşurduk bunları. Eskiden dediğim de çok uzun zaman öncesi değil hani. Ümraniye’deki atölye ve Ataşehir’deki ilk evimize taşındığımız günlerden bahsediyorum. O zamanlar daha mutluydun sen sanki.”

“Ay hakikaten saçmalıyorsun Fuat şu anda! Yani bu konforumuz, sahip olduklarımız, yanlış anlama ama sadece maddi kısmından da bahsetmiyorum üstelik, o zamankilerle kıyaslanır mı hiç?”

Kıyaslanamazdı tabi. O zamanlar sahip olmak için can attığımız bu konforun yerinde coşkumuz, cesaretimiz ve enerjimiz vardı sadece. Yine de mutluyduk. Aklımdan geçenleri okumuş gibi devam etti Şebnem.

“Yani tabi o zamanlar daha gençtik. Ve gençler nasıl davranıyorsa biz de öyle davranıyorduk. Bizi mutlu eden şey buydu işte. Çünkü hiçbir şeyimiz yoktu birbirimizden başka.”

Sehpanın üzerindeki paketten bir tane sigara alıp yaktı. Bir nefes çekip devam etti.

“Şu yaşadığımız hayatın, bugünlerin hayalini kuruyorduk. Şimdi herkesin arzu ettiği bu hayatı yaşayıp mutsuz olmak için deli olmak lazım. Yani kısacası eskiden daha mı mutluydum diye soruyorsan bana, cevabım hayır. Eski günlerimizi hiç özlemiyorum Fuat.”

Sarı saçlarını geriye doğru atıp, sigarasından bir nefes daha çekti. Özlemiyorum diyordu ama geçenlerde eski fotoğraflara bakıp ağladığını görmüştüm. Birkaç sefer de Ataşehir’deki yan komşularımızı sormuştu bana. “Neydi isimleri? Hah, tamam! Metin’le Sema. Duydum, taşınmışlar Ataşehir’deki o eski binadan. E tabi, Sema Acıbadem’deki özel hastanenin onkoloji bölümünün başına geçince, paraya para dememiştir onlar da… Aman canım, bana ne onun bunun parasından.”

“Fuat’cığım daldın gittin yine. Bir soru sordun, verdim işte cevabını. Artık filme devam edebilir miyiz?”
“Sen et, ben sıkıldım bu filmden.”
“Aman iyi! Benim de keyfimi kaçırdın. Hem baş başa bir şeyler yapalım diyorsun, hem de böyle abuk sabuk sorular sorup keyfimizi kaçırıyorsun. Neyse, ben biraz uzanacağım o zaman.”

Sigarasını söndürüp kalktı. Tam salondan çıkmak üzereyken, aklına bir şey gelmiş gibi geriye döndü. Ümitle baktım bana mı bir şey diyecek diye, sehpaya eğilip izmarit dolu kül tablasını alıp gitti tekrar. Arkasından bir başına oturan ben, karşımda eşek yüküyle para ödediğim ama kimin yaptığını bilmediğim, bilmem ne baskısı resim ile öylece kalakaldım. Üzerine basıldıkları kağıttan ve onları çevreleyen ahşap çerçeveden kurtulup özgürlüğe koşarmışçasına duran mavi atlar gibi benim de aklımdaki soruları koşacağım bir yerim olsaydı keşke. Şebnem’in evlilik yıl dönümümüzü unutacak kadar aklını başından alan şeyi ya da o eski fotoğraflara bakarken neden ağladığını öğrenebilseydim.

Birden sehpanın üzerinde ışığı yanıp sönen Şebnem’in telefonuna takıldı gözüm. Sessize almış demek ki. Kim arıyor acaba? Sema? Hangi Sema bu? Ataşehir’deki Sema mı yoksa? Açsam? Hayatta olmaz! Önemliyse mesaj atar ya da tekrar arar nasıl olsa.

Neyse sustu… Demedim mi bak ben! Mesaj geldi işte. Ne demiş?

“Şebnem, acil ara beni! Akciğer biyopsi sonuçların geldi.”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Emel Erem 25 Eylül 2017 at 13:42

    Offf işte, kimse kimseyi tanımıyor tam anlamıyla demek ki…

    • Cevapla Beril Erem 25 Eylül 2017 at 21:10

      Karısının mutlu olup olmadığını ancak evlilik yıl dönümü unutulunca düşünen adam :/

  • Cevapla Emel Erem 25 Eylül 2017 at 13:43

    Çok yalın ve güzel yazıyorsun canım.

    • Cevapla Beril Erem 25 Eylül 2017 at 21:12

      🙂 Tekrar ve tekrar teşekkür ederim. Acayip motive ediyor beni bu yorumlar😘

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 11 Mart 2018 at 23:51

    Çok güzelmiş ✨ Tablonun tamamını göremeyenlere 😉

    • Cevapla Beril Erem 5 Nisan 2018 at 11:07

      Aynen 🙂

    Cevap Yaz