Uykusuz Klavye

Ses

7 Eylül 2017

Onu ilk defa doğum günümün gecesinde gördüm.
Salondaki yemek masasının başına kurulmuş, o kocaman çirkin ellerini de masanın üzerinde kenetlemişti. Tuhaf! Benim hayatıma bu denli küstahça sızmasına değil de ellerine takıldım ilk. Ne garip ellerdi onlar! Uzun parmaklarının birbirine kenetlendiği eklem yerlerinde yükselen kemiklerin müstakil gölgeleri geziniyordu masanın üzerinde.
Beni görünce o kocaman eliyle gel işareti yaptı. Korku, bir gereklilik hali gibi asılıydı içimde. Onu oradan alıp bağırmam, haykırmam lazımdı ama yapamadım. Avazım boğazıma yapıştı. Dilime sanki bir hayalet musallat olmuş gibi süfli sözler geliyor ama bir el onları apazlayıp anlamsız fısıltılara dönüştürüyordu. Bağırmak, haykırmak hatta hayatıma sızan bu densizi yaka paça dışarı atmak için güçlü bir istek duymama rağmen içimde ona dair oluşan merak bunları yapmama engel oldu. Çünkü, o kaba saba ellerinin çatlaklarından sanki incelikli bir ruh, ancak yaratıcıya ait olabilecek kibirli bir şefkat sızıyordu. İradenin gücünü aşan bir tecelli ve şimdiki ânı koşulsuz kucaklama isteği yaratan bir teslimiyetle ona doğru yaklaştım.

Yanı başındaki sandalyeyi çekip otururken “Nasıl girdin içeri?” diye sordum. Sanki saatlerdir aynı masada karşılıklı demleniyormuşuz da ben tuvalete gidip gelmişim gibi teklifsizce masadaki diğer boş rakı kadehini doldurdu. Her şey o kadar olağan gözüküyordu ki; içimdeki şüpheyi birden tuhaf bulmaya başladım.

“Ben hep buradaydım. Neden bu kadar şaşırdın ki?” diye sordu.

Soruma soruyla cevap vermesi hoşuma gitmemişti. Ayrıca şaşırmış mıydım yoksa zamanda kaybolmuş muydum gerçekten de bilmediğim için sustum.

“Neyse boş ver şimdi. Hadi kaldır kadehini” dedi. Lafını ikiletmeden dediğini yaptım.

‘Şerefe’ deyip kadehi ona doğru uzattım.
“Şerefe tabi.” dedi sırıtarak. Aşağısı kurtarmaz zaten. Alaycılığına şaşırdım.
“Pardon, sen neye içmek isterdin?” diye sordum.

“Varoluşa tabi ki” dedi.

Güldüm. Varoluşu ile ilgili bir sorunu olmadığı zaten her halinden belliydi. Onun bu ironisi hoşuma gitmişti. Kadehimi kaldırdım.
“E anlat bakalım?” diye devam etti. Aynı anda tabağındaki beyaz peyniri tırtıklıyordu.

“Ne anlatayım?”

“Sosyete Perihan’ı anlat mesela. Hani annen pazara gitmişti, sen okuldan dönüyordun, anahtarını bulamamıştın; alt kattaki Perihan açmıştı sana kapıyı, evine çağırmış, ‘gel burada bekle anneni’ demişti. Sen de girmiştin. O hep merak ettiğin evi nihayet göreceğin için heyecanlıydın. Salonun yer yer boyası dökülmüş su yeşili duvarında asılı resimlere, tavandan sarkan birkaç damlası eksik kristal avizeye bakarak hayaller kurmuştun. Sonra içeri, üzerinde sarı sarı lekeleri olan atleti, diz yerleri çıkmış buruşuk pantolonun üzerinden sarkan koca göbeği ile kelli felli bir adam girmişti. Yüzüne üflediği sigara dumanı ile hayallerinden çekip almıştı seni. Sigaradan sararmış bıyıklarının altındaki sağlıksız ağzından ‘Yavrum’ derken; gözlerinin içinden geçen o pis, kaypak pırıltıyı bulaştırmıştı üstüne. Hoyratça abanmıştı üstüne. Tutunabileceğin tek kişinin kapıyı üstünüze kapattığını gördüğünde yaşadığın çaresizlik, hayal kırıklığı ve korkuya dönüşürken gözlerini kapatmıştın sımsıkı. Sanki görmemek olacak olanı engelleyecekti. Zaman tutulması gibi bir şeydi bu. Oysa avcının umurunda mıydı senin korkman? Ağlamaya dahi fırsat bulamadan boğum boğum parmakları ile bacaklarını çimdiklemiş, ıslak dilini yılışık bir fino gibi boynunda gezdirmişti. Sesini çıkartırsan seni babana söylerim demişti. Korkmuştun. Bin kere tembihlemişlerdi çünkü seni o Perihan karısına selam dahi vermeyeceksin diye. O pis adam koca göbeği ile sana sürtünürken kollarınla yeni patlayan memelerini kapamıştın. Etli parmaklar apış aranda dolanırken gıkını bile çıkartamamıştın. ‘İş yok bunda’ deyip seni kapının önüne koyarlarken Perihan, eline elli bin lira tutuşturup; ‘Hadi yallah! Al bunu Aşkın Nur Yengi’nin kasetini alırsın’ demişti. Sahi, aldın mı o kaseti?”

Külçe gibi olmuştu tüm vücudum. Oturduğum yerden doğrulmaya çalıştım ama yapamadım.
Tabağına kavun dilimini özenle yerleştirirken “şu salatayı da uzatır mısın?” der gibi hissiz bir ifadeyle sormuştu. Bütün hayatımı biliyor gibiydi. Benimle ilgili anlattıklarını öylece; birine adres tarif ediyormuş gibi ne de kolay anlatmıştı. Hâlbuki ben o kadar kolay mı yaşamıştım bunları?

“Hayret!” dedi, patlıcan salatasından bir kaşık dolusunu tabağına koyarken. Ben aslında senin Perihan’ı hayranlıkla izlediğini, hatta zaman zaman onun hayatına dair hayaller kurduğunu düşünmüştüm. Özenirdin sanki ona. Yanılıyor muyum?”

Sırrımı alaycı bir ifadeyle kurcaladığını anladığım için utandım. “Yanılıyorsun!” diye öfkeyle bağırdım. “Hayranlıkla değil! Beğeniyle izliyordum. Ama onun hayatına özendiğim için değil. Ben Perihan’a baktığımda annemin hak ettiği elbiselerin, parfümlerin, ayakkabıların hayalini görüyordum. Bir çocuğun annesini güzel giysilerle görmeyi istemesi gibi naifçe bir özentiydi bu.”

Anlattıklarım umurunda değilmiş gibi parmaklarını dalgalı kestane saçlarının arasında gezdirdi. İlk defa o zaman dikkatli baktım yüzüne. Ellerinden daha gençti yüzü. Upuzun, kemerli bir burnu vardı. Karakterli burun dediklerinden hani. İhtirasını yüzünde taşırmış gibi. Ama burnunun bittiği yerde başlayan ince çizgiler o ihtirasa gölge düşürüyordu.

“Anneni beğenmiyordun o zaman sen? Yoksa onu kendine layık mı bulmuyordun?” dedi birdenbire.

İçimde kabaran öfkenin göğsümde yarattığı şiddetli anafor, özgür kalmak için artık neredeyse benliğimi çekip yutacak ve beni yok edecekti. ‘Ah! Nasıl da aptalım?!’ diye düşündüm. Bu adam ha? Bu hoyrat, küstah, süfli duyguların adamı mı incelikli ruha sahip olacaktı?

“Asla! Annem, gittiğim okuldaki çocukların annelerine benzemezdi. Beni okutabilmek için sabahın kör saatinde kalkar, haftanın yedi günü temizliğe giderdi. Arkadaşlarımın anneleri okula geldiklerinde ellerine bakardım onların. Bileklerinde bilezikler, parmaklarında yüzükler olan bakımlı ellerdi onlar. Ojeli ellerini zarifçe dans ettirir gibi oynatmalarını olağandışı bir şeye tanık oluyormuşum gibi izlerdim her seferinde. Benim anemin elleri çamaşır suyu kokardı. Suya girmekten çatlamış, kıpkırmızı olmuştu. Veli toplantılarını haber vermezdim anneme. Gelsin istemezdim. Ondan utandığım için değil. Annemin üzülmesini istemediğim için. Küçümseyerek bakarlardı çünkü yüzüne. Bizi sadece yoksul değil, sefil olarak da görürlerdi. Oysa yokluk, sefaletle eşit değildi ve bunu sadece biz biliyorduk. Sınıftakiler de laf atarlardı sürekli annemle ilgili. Burslu olduğum için ellerinden geleni artlarına koymak zorunda kalırlardı ama dilleri için aynı şey geçerli değildi.”

“Vah, vah… Çok üzüldüm. Ne büyük dertler bunlar! Ama büyük klişe bu anlattıkların.”
Küstahlıktan doğan bu saldırganlığı hoşuma gitmemişti.

“Klişe mi? Ne demek istiyorsun?”

“Evet, klişe canım. Bana farklı bir hikâye lazım. Seninki gibi kendinden menkul ezilmişlerin hikayesinden çok var.”

Duyduklarıma inanamıyordum. Karşımda zembereği boşalmış gibi pervasızca önüme savurduğu geçmişi hazmetmeye çalışırken; bir de bununla dalga geçmesi inanılır gibi değildi. İçimde artık iyice yükselen sımsıcak öfke dalgasını durduramayıp, patladım.

“Klişe mi? Asıl sensin klişe, ayyaş züppe! Madem benim hayatımı yeteri kadar ilginç bulmuyorsun o zaman sen anlat ilginç ve özgün bir hikâye de biz şaşıralım!”

“Yahu amma kızdın! Ben polisiye yazıyorum bir kere, ne yapayım yani şimdi senin paçoz anne yüzünden aşifte komşuya yanaşan saftirik kız hikâyeni.”

Dayanamayıp masanın karşı köşesinde yığılı desteden bir tomar çekip, sesime de mümkün olan en alaycı tınıyı verip okumaya başladım.
‘Temmuz sabahının o turuncu sıcak ışıkları yatağına değerken uyanmıştı. Çok erkendi. Biliyordu. Ama dışarıdan gelen Ağustos böceklerinin o yoldan çıkaran çığlıkları ile zaten daha fazla uyuyamazdı da. Kafası külçe gibi ağırlaşmıştı. Dün gece yaşanılanları düşündü bir an. Yataktan aşağı uzattığı ayağına geceden kalma boş bir şarap şişesi takıldı. Onun yanında en az üç şişe daha vardı. ‘Vay be amma da içmişim’ diye düşündü. Yataktan doğrulmak üzereyken yanında yatan bedeni gördü birden. Korktu. Dağılmış saçlarının altında bembeyaz yastık kılıfına yayılmış büyük bir kızıllık vardı. Eliyle dürttü bu bedeni. Bir yandan da dün geceyi hatırlamaya çalışıyordu. Odanın kapısından kuyruğu havada tekir bir kedi süzüldü içeri. İşte o an hatırladı her şeyi.”

“Sonunda kedi cesedi yemiş de bari! Hatta o ceset sen olsan keşke! Bir köşeye attığın bütün eski kahramanların bir araya gelip seni öldürmüş olsak. Bak nasıl? Özgün hikâye diye ben buna derim!”

Hak ettiklerinden daha iyi karılar edinen sonradan görme züppeler gibi; o da hiç hak etmediği bir hikâyeye sahip olmaya çalışıyordu. Belli ki daha önce ona böyle çıkışan olmamıştı hiç. Gözleri fal taşı gibi açılmış, gerçekten ben miyim bunları söyleyen diye anlamaya çalışıyordu. Birden oturduğu sandalyeden kalktı ve elimdeki o bir tomar kâğıdı alıp, tekrar özenle ait oldukları yığının içine yerleştirdi.

“Yazmaya ayıracağım vakti, varlığına katlanamadığım karakterlerle harcayamam! Ben Ali Cevat’ım! Seni klişe bulacak kadar klişe yaşamış gerçek biriyim. Ben varım. Ve varlığım sadece bu dört duvarın şahit olduğu bir anı değil. Sen bana züppe diyemezsin! Ben Ali Cevat olana kadar senin o anlattığın paçoz anne, aşifte komşu hikâyelerinin feriştahını görüp, yazdım. Senin gibi kaç tanesini çekmecelere atıp, unuttum sen biliyor musun? Hadi bakalım adın her neyse! Bak! Adın bile konamadı daha. Defol git şimdi masamdan!”

Yüzümde gürleyen sesiyle, oturduğum sandalyede iyice kaybolduğumu hissediyordum. Giderek silikleşiyordum sanki. Aylardır birbirimizi çağırıyorduk ama ilk defa bu gece karşılaşmıştık. Doğum günüm ölüm günüm olmuştu. Oysa masaya otururken onun bana ihtiyacı olduğunu hissetmiştim. Şimdi; Ali Cevat’ın benim tutunduğum hikâyenin sesi olduğunu görüyor ve büyük bir hayal kırıklığı hissediyordum. Soluyordum. Nefesim bitiyordu. Düşüncelerim vardı hala ama onları seslendirecek ses zaten ben değildim.

Ali Cevat ise çoktan susmuştu.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 7 Eylül 2017 at 10:22

    Harika bir ters köşeydi 👏🏼👏🏼 Hayal diye beklediğin gerçek, gerçek diye düşündüğün kurgu. Çok çok sevdim 👌🏼

    • Cevapla Beril Erem 7 Eylül 2017 at 11:10

      :)Teşekkürler arkadaşım ❤️

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 7 Eylül 2017 at 20:06

    Bir solukta bitti yine 🤗

    • Cevapla Beril Erem 8 Eylül 2017 at 09:52

      Çok sevindim 😊 Yorumlarınız benim için çok değerli 🙏 Sevgilerimle ❤️

  • Cevapla Suzan İntepe 7 Eylül 2017 at 22:28

    Harika canım. Bence bu yazılarını büyük kitlelere duyurmamız gerek. Ben şimdiden başlıyorum.

    • Cevapla Beril Erem 8 Eylül 2017 at 09:53

      teşekkürler ❤️

    Cevap Yaz