Sinema

Sürreal Diye Diye…

24 Eylül 2017

“Bir film seyrettim, hiçbir şey anlamadım.” Evet bazı filmler vardır, seyrettikten sonra “Bu neydi şimdi?” veya “Ben az önce ne seyrettim” dersiniz… Eğer ki o filmi birkaç arkadaşınızla beraber seyrettiyseniz, filmin bitimini takip eden ilk 10 dakika muhtemel bir sessizlik ve hemen arkasından “Eee aslında tüm bu olanlar rüyamıymış” gibi yorumlar ve çözümlemeler başlar… Filmin en sevdiğim kısmı da odur işte… Bittikten sonra başlaması… Ünlü yönetmen Jacques Tati de demiş “Ben istiyorum ki film, siz salonu terkettikten sonra başlasın.”

Bu tür filmlerde genelde yönetmenin hayal gücünün sınırlarının nereye kadar gideceğine tanık oluruz… Sürreal veya gerçeküstü sinema akımı bu yüzden beni hep cezbetmiştir… Biraz kişiseldir evet zaten ben de o yüzden severim…

Sürreal filmlerle ilk tanışmam ünlü yönetmen David Lynch’in 1997 yapımı filmi Lost Highway (Kayıp Otoban)’i seyretmemle oldu… Film beni o kadar etkiledi ki tekrar tekrar seyretmeme sebep oldu… Tabii ki bu tekrarların en büyük sebebi filmi her seyrettiğimde anlamadığım yerleri çözüyor olmam ve yeni lezzetler keşfediyor olmamdı… Zaten yönetmen de olay örgülerinin altını kalın çizgilerle çizmiyordu… Lynch’in daha sonra seyrettiğim 2001 yapımı Mullholand Drive (Mullholand Çıkmazı), 1986 yapımı Blue Velvet (Mavi Kadife) ve 1977 yapımı Eraserhead (Silgi Kafa) filmleri de bu akımın başyapıtları sayılabilir…

[Eraserhead – David Lynch (1977)]

Bu konuda eline su dökülmez diyebileceğimiz bir diğer isim de Luis Bunuel’dir… Bir yönetmen düşünün ki Salvador Dali’yle kanka olsun ve birlikte sürrealizimin dibine vursunlar… Ve ortaya Un Chien Andalou (Bir Endülüs Köpeği-1929), L’Age D’or (Altın Çağ-1930) gibi şaheserler ortaya çıksın… İspanyol yönetmen Bunuel’in çoğunluğu Fransa’da çektiği Belle De Jour (Gündüz Güzeli-1967), La Charme Discreet De La Bourgeoise (Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği) gibi filmleri de dünya sinemasının en iyi filmleri arasında gösterilmektedir.

[Un Chien Andalou – Luis Bunuel (1929)]

Bu akımın en belirgin özelliklerinden biri de kendinizi adeta bir rüyalar aleminde veya mantık dışı olaylar silsilesi içinde bulmanız… Ama bizlere mantık dışı gelen her bir sahnenin, her bir karakterin veya her bir objenin, aslında yönetmen veya senarist için bir ‘simge’ olması… Biz bu simgelerin ne anlama geldiğini çözedururken, belki de yönetmenin asıl amacının çözümsüzlük olabileceğini düşünemeyiz… Geçtiğimiz günlerde seyrettiğim 1991 yapımı Begotten; simgeler ve çözümsüzlüklerle bezeli tam bir sürealizm örneği bana göre…

Günümüzde bu tarz filmlere pek rastlamıyoruz nedense… Sinema seyircisinin artık -toplumların bir aynası olarak – çok fazla kafa yoracağı filmleri kabul etmeyişinden kaynaklanıyor olabilir… Ama yine de 2013 yapımı Leos Carax filmi Holy Motors (Kutsal Motorlar) ve Terry Giliam imzalı 2009 yapımı Dr.Parnassus bu konuda en iyi örnekler diyebiliriz… Hazır Terry Giliam demişken – ki kendisi sürreal ve bağımsız sinemanın en kaliteli yönetmenlerinden biridir -, 1985 yapımı Brazil (Brezilya), 1995 yapımı Twelve Monkeys (Oniki Maymun) ve 2000 yılına ait Fear and Loathin in Las Vegas (Las Vegas’ta Korku ve Nefret) filmlerini söylemeden geçemem…

[Holy Motors – Leos Carax (2013)]

Çoğu zaman da o anlamsızlıklardır sizi çeken… Hani bilinmeyene bir merak vardır ya… Çekici gelir sonuçsuzluk… Peşinden koştuğunuz kişinin, sizi elinde tutmak için göstermiş olduğu belirsizliktir bunu belirleyen… Şili asıllı yönetmen Alejandro Jodorowski tam da böyledir… Seyircisini elinde tutar, birbiri ardına sıralanan o garip (!) sahnelerle… İlgilenen okuyucalarım varsa ve seyretmemişlerse hala, mutlaka seyretsinler bu adamın filmlerini… Örnek mi? The Holy Mountain (Kutsal Dağ-1977) ve El Topo (Köstebek-1970) zirvedir benim için…

[The Holy Mountain – Alejandro Jodorowski (1977)]

Bizde; (Dünyayı Kurtaran Adam’ı saymazsak😊 ) 1986 yılında Atif Yılmaz’ın çektiği ve Türk sinemasının nadide gerçeküstü filmlerinden biri olan Aaahh Belinda en iyi örnektir…

Benden bu haftalık da bu kadar… Hepinize mutlu ve sanat dolu bir pazar diliyorum…

İşte bunlar da diğer tavsiyelerim:
* Delicatessen (Şarküteri) – 1991
* Virdiana – 1961
* The Seventh Seal (Yedinci Mühür) – 1957

Ali Ballı

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 24 Eylül 2017 at 16:00

    Bir kaç yıl önce Endülüs Köpeği’ni seyretmeye çalışmıştım. Çalışmıştım diyorum çünkü aslında sonuna kadar seyretmeme rağmen bir şey anladığımı sanmıyorum. [Tam da senin yazının başında kullandığın cümleyi kurmam da oldukça komik tabi 😝] Onu da Dali hayranlığım ve ünlü göz sahnesi için seyretmek istemiştim. Zaten kısacık bir film ama o rüya/gerçek kısmından bir türlü kopamadığım için hiçbir şey anlamadım. En iyisi kuzucum, sen bizim tüm ekibi topla ve bir anlayanla seyredelim. Sonra da senin şu çok hoşlandığın film sonrası tartışma kısmında sen bize tüm o anlamadığımız imgeleri açıkla 😉

  • Cevapla Ali Ballı 24 Eylül 2017 at 21:11

    Ya açıkçası filmin asıl sahibi her kimse, onun dışında bu filmlere gerçek anlamlarını yükleyen yoktur diye düşünüyorum… çünkü özellikle david Lynch filmlerinin (veya çoğu sürreal filmlerin) çözüm analizlerinin birçok üniversitede tez konusu olduğu-ciltler dolusu kitaplar yazıldığı ve uzun uzun tartışmalar yapıldığını biliyorum… Ama olsun biz yine de toplanalım, kendi çapımızda tartışırız nasılsa Didemcim 🙂

  • Cevap Yaz