Uykusuz Klavye

Peri Tozu – 2

26 Ekim 2017

Ertesi sabah Şükran her zamankinden erken geldi. Kendi anahtarı ile açtı kapıyı. Ev, içi geçkin bir kadın gibi sessizliğe gömülmüştü. Münevver Hanım henüz uyanmamıştı belli ki. İlk iş olarak perdeleri ve evi havalandırmak için salondaki camları açması gerekiyordu. Ama caddenin trafiği evin içini doldurur da Münevver Hanım’ı uyandırır diye bu işi erteledi. Mutfağa gidip çay suyunu koydu. Ardından, Münevver Hanım’ın perhizine uygun su dolu kapta beklettiği tuzsuz peyniri çıkardı. Tam o sırada içeriden gelen bir ses duydu. Münevver Hanım uyandı diye düşündü. Etrafı böyle karanlık görürse çok kızacağından hemen salona seğirtip sol kanattaki perdeleri ve camı açtı. Kalorifer peteklerinin üzerindeki mermerde birikmiş toz camdan giren hava ve içeriye vuran güneş ışığı ile havalanıp odada büyülü bir görsellik yaratmıştı.

“Yok artık ama! Daha dün aldım buranın tozunu yahu!” diye içinden söylenirken birden aklına Münevver Hanım’ın anlattığı bir hikâye geldi. Hayattan yorulmuş bir adamın inzivaya çekilip bir periye âşık olması ile ilgiliydi bu hikâye. Adam bir periye âşık olur ancak onu kontrol edemediği için öfkelenip, periyi aşkla kavurup ayrılıkla döver. Sonra gönül değirmeni taşında, un oluncaya dek çeker. Nihayetinde peri bir toza dönüşür ve iyiliği her daim o toza değenlerin ellerine bulaşırmış. Şükran hikâyeyi hatırlayınca gülümsedi. İşaret parmağı ile tozlu mermerin üzerine bir kalp çizdi. Kim bilir belki de gerçekten peri tozu diye bir şey vardır diye geçirdi aklından. Öte taraftaki pencereye doğru yürürken sol tarafındaki koltukta bir karaltı görür gibi oldu. Korkuyla cama doğru geriledi. Ama hareket eden hiçbir şey yoktu. Emin olmak için bütün perdeleri sonuna kadar açtı. Aynı anda bir sürü toz taneciği havada dans eder gibi uçuşmaya başladı. İşte tam o anda; o dans eden toz zerreciklerinin ardından gördü yüzü beyaza kesmiş ve başı bir yana düşmüş Münevver Hanım’ı. Ellerini her zamanki gibi kucağında kavuşturmuştu. Yaklaşıp, saçlarına dokunmak istedi Şükran. Ama yapamadı. Tanıdığı kadın çoktan uzaklara gitmişti, o anda baktığı yüz ise sadece bir kabuktu. Ölgün, ketum, dünyevi her şeye kapalı bir kutu gibi hareketsiz duruyordu salonun en baş köşesinde. Madem dokunamıyordu elleri, o zaman bedenim ile dizlerinin dibine kıvrılıveririm dedi. Kim bilir kaç dakika, kaç saat kaldı öyle. Peri tozu ile yıkanır gibi gün ışığının salona taşıdığı toz zerreciklerinin altında bir heykel misali yattılar birlikte. Neden sonra aklına Pınar’ı aramak geldi Şükran’ın. Hemen kalkıp antredeki dresuarın çekmecesinden telefon defterini çıkarıp Pınar’ın numarasını aradı. İlk K harfine baktı, Münevver Hanım’ın Pınar’ı -kızım- diye kaydettiğini düşünüp ancak orada bulamadı, sonra P harfinin olduğu bölümü açtı. İşte oradaydı. Paris kuaför ile Piraye Butiğin arasına sıkışıp kalmış, durgun bir Pınar. Ev telefonundan usulca tuşladı numaraları, bir taraftan da ne diyeceğini düşünüyordu. Ne denirdi ki?

“Alo”
“Abla günaydın, teyze sizlere ömür”

Gerisini getiremedi. Göz yaşları boğazında sıkışmış gibi hırıltılı sesler çıkarıyordu. Aklında kurduğu hiçbir cümle anlamlı bir hale gelip dökülemiyordu ağzından. Sadece acının, hayal kırıklığının boğuk, kavruk iniltileri duyuluyordu.

“Şükran? Ne dediğin anlaşılmıyor. Anneme bir şey mi oldu?”

“Abla, abla teyze ölmüş. Ben bu sabah geldim, perdeyi açtım, salonda…” Nefesi kesildi, tamamlayamadı cümlesini. Artık ağlaması inlemeden çok bir hayvanın acıyla böğürmesine benziyordu.

Yarım saat sonra evin kapısı gürültüyle çalmaya başladı. Pınar annesinin cansız bedenine bakıp hemen cep telefonu ile bir yerleri aramaya koyuldu. Mehmet de o sırada yatak odasındaki kasanın anahtarını soruyordu Şükran’a.

“Valla bilmiyorum ben Mehmet ağabey. Teyzem kasanın anahtarını hiç çıkarmadı ben buradayken, o yüzden nereye koyar hiç bilmiyorum.” dedi Şükran yaşlı gözlerle.

Mehmet bir hışım yaşlı kadının yatak odasına dalıverdi. Komodin ve şifonyerin çekmecelerini karıştırıp anahtarı bulmaya çalışıyordu. Neden sonra aklına bir şey gelmiş gibi yatak odasından çıkıp oturma odasına koştu. Cam gümüşlüğün içinde Bavyera çay takımının arkasına sıkışmış porselen meleği dikkatlice eline aldı. Şükran’ın şaşkın bakışları altında meleğin başını gövdesinden ayırıverdi.
“Hiiii!” diye çığlık atıverdi Şükran.
Dokunması yasak olan bu cam vitrinin önünde bazen dakikalarca oturup o porselen meleği seyrederdi. Şimdi Münevver Hanım’ın öyle özenle koruduğu bir eşyasını hem de böyle bir günde kırmak tam da bu mendebur damadın yapacağı bir şeydi.

Mehmet, meleğin içinden çıkardığı anahtarı alıp tekrar yatak odasına yöneldi. Gardırobun içindeki kasanın kilidine yerleştirecekken gözü Şükran’a takıldı.

“Kızım gitsene sen benim başımdan. Git Pınar Hanım’la ilgilen!”

O sırada arka taraftan kocasının yükselen sesini duyan Pınar da yatak odasına geldi. Mahşerin üç atlısı gibi Münevver Hanım’ın kasasının başında bekliyorlardı. Açgözlü, hain ve hizmetkar…

Mehmet karısı da odaya gelince Şükran’ın sinir bozucu varlığını tahammül sınırlarına gömüp kasayı açmaya koyuldu. Bir klik, iki klik sesinden sonra kasanın ağır çelik kapısı gıcırtıyla açıldı. İçi hazine dolu bir mağaranın girişinde bekleyen haramiler gibi gözleri ışıldadı Mehmet ile Pınar’ın. Kafalarını iyice uzatıp içinde ne olduğunu görmeye çalıştılar. Ancak saniyeler süren heyecanları bir anda hayal kırıklığına ve öfkeye dönüştü.

“Nasıl ya? Nasıl olur böyle bir şey Pınar?” diye bağırıyordu Mehmet.
“Aa inanmıyorum! Onca tapu, altın nereye gider?”
“Pınar sen emin misin? Annenin başka bir kasası falan olmasın?”
“Eminim hayatım. Yoktu.”

Mehmet aniden kalkıp öfkeyle sarsmaya başladı Şükran’ı, aynı anda da tükürüklerini saça saça bağırıyordu.

“Ulan şerefsiz! Sen çaldın değil mi? Bak söyle, yoksa seni çok fena yaparım. O piçinin de bursunu keserim, babası gibi it kopuk olur.”

Şükran, sabah sabah ikinci şokunu yaşıyordu. Gözleri korkuyla fal taşı gibi açılmıştı.

“Yok valla Mehmet ağabey, ben hiç öyle şey yapar mıyım? Bak kaç yıldır çalışıyorum burada. İki gözüm önüme aksın, çoluğum çocuğumun başı gözü üstüne yemin billah ben çalmadım bir şey.”

Pınar araya girdi hemen.
“Mehmet bırak şu garibanı Allah aşkına! O kadar altını ne yapsın bu? Hemen anlaşılırdı, biz anlamasak, evdeki kocası anlardı. Hem tapuları ne yapsın? Belli ki annem hepsini başka bir yere saklamış” dedi. Tüm bu hararetli konuşmaların ortasında kalan Şükran, caddeden içeri dolan ambulansın siren sesiyle kendine geldi.

“Ambulans geldi. Git aç kapıyı hemen adamlara!”
Şükran, Mehmet’in hışmından kaçar adımlarla uzaklaştı hemen. Sağlık görevlileri yukarıya geldiklerinde salonda oturur vaziyetteki Münevver Hanım’ın nabzını kontrol ettiler önce. Sonra yanlarında getirdikleri sedyeye oyuncak bir bebeği yerleştirir gibi dikkatlice yatırdılar yaşlı kadının ölü bedenini. Şükran, göz yaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı tekrar. Bu kadar yakına düşen ölüm hemen anlaşılmıyordu. Birlikte geçirilen zamanların, kırgınlıkların, sevinçlerin, sarf edilen sözlerin solarak yok olduğunu fark edince insan ölümü kabulleniyordu. Şükran, sedyeden sarkan Münevver Hanım’ın elini tuttu, artık bir heykel gibi cansız eli öptü son kez. Sağlık görevlileri çıktıktan sonra Mehmet de arkalarından gitti.

Pınar, kocası gidince ganimet toplamaya çıkmış muzaffer bir asker gibi evi kolaçan etmeye başlamıştı. Ya bir tablonun önünde durup cep telefonuna notlar alıyor ya da Münevver Hanım’ın gözü gibi baktığı gümüşlerinin tek tek fotoğrafını çekiyordu. Bu arsız kadının vurdum duymazlığı, kıymet bilmezliği sinirlendirdi Şükran’ı. Artık burada da çalışmayacağına göre sivri dilini saplamanın tam zamanıydı. Münevver Hanım’ın o hep dediği “Her şeyin bir zamanı var” işte bugün, bu andı.

“Abla Münevver Hanım senin üvey annen miydi?”
“Ne alakası var canım?”
“Yok yani öldü diye neredeyse zil takıp oynayacaksın da o yüzden sordum”
“Aaa saygısız, hadsiz seni! Sen ne bilirsin be! Bunların hepsi yapılması gereken işler. Soğukkanlı kalıp, bu işleri halletmem gerekiyor, anladın mı? Hayat devam ediyor sonuçta. Senin gibi cahil cühelanın histerik ağıtlarından birini yakacak değilim. Hem sen kim oluyorsun be! Defol git gözüm görmesin seni bir daha!”
“Ben senin annene yapamadığını yapan insanım abla. İster kız ister söv umurumda değil şu saatten sonra. Ama bil ki; en çok sen üzdün anneni. Ona akıttığın gözyaşlarını Rabbim sicim sicim kirpiklerine dolar mahşer gününde de önünü göremezsin inşallah!”

Şükran eşyalarını alıp çıktı evden. Arkasından Pınar hala bağırıyordu.

Birkaç gün sonra Mehmet aradı Şükran’ı. Dediğine göre Münevver Hanım ile ilgili önemli bir konu vardı. Önce çekindi, gitmek istemedi. Onu tekrar hırsızlıkla suçlayacaklarını düşünüyordu. Ne var ki; Mehmet’in telefondaki ses tonu Şükran’a hiç olmadığı kadar yumuşak ve nazik gelmişti. Yine de temkini elden bırakmadan, yanına oğlunu alarak Mehmet’in Maslak’taki ofisine gitti. Yüksek bir binanın en üst katındaydı ofis. Hayatlarında hiç bu kadar yükseğe çıkmamış olan Şükran ve oğlu, binanın dış cephesinden hareket eden asansörün camından biraz korku biraz da hayranlıkla önlerinde akıp giden İstanbul trafiğine bakıyorlardı. Asansör katta durduğunda Mehmet’in sekreteri karşıladı onları ve hemen toplantı odasına aldı. Geniş oval masanın en ucunda Mehmet, Pınar ve daha önce hiç görmediği bir adam vardı.

“Ooo Şükran Hanım da geldiğine göre başlayabiliriz artık avukat bey.” sesinde inceliksiz bir alay, kibirli bir ton vardı.

“Hay hay. Hemen başlayalım o zaman. Zaten bugünün en önemli insanı Şükran Hanım.” Adam babacan göz kırptı gibi geldi Şükran’a. Oralı olmadı. Ne diyeceklerse hemen deseler de gitsek diye düşünüyordu.

“Münevver Yıldız vefatı sonucunda, tapuda adına kayıtlı ve tüm mülkiyet hakkının kendisinde olan, Nişantaşı Güzelbahçe Sokak ve Etiler Nispetiye Caddesi üzerinde yer alan konutların tüm hakkının tamamını, ayrıca murisin terekesindeki 1.000.000 (bir milyon) değerindeki altını mirasçısı olan Şükran Oğuz’a bırakmıştır.”

Şükran adının geçtiğini duyunca dikkatini elindeki dosyayı okuyan avukata verdi tekrar. Ancak adamcağız, Mehmet ve Pınar’ın sinirli itirazları ile elindekini okumayı bırakmak zorunda kalmıştı.

“Olamaz böyle bir şey! Ne demek her şeyi Şükran’a bıraktı avukat bey? Ben onun öz kızıyım, öz! Akli dengesizliği vardı, demans vardı annemde. Bunun kesinlikle başka bir açıklaması olamaz. Mümkün değil böyle bir şey!”

“Hanımefendi yalnız sizin imzalı feragat onayınız var. Anneniz bu kararı tek başına almamış. Siz de mirastan feragat ettiğinize dair noter huzurunda onay vermişsiniz.”

“Ne? Ne demek imzanız var? Hani nerede?”

Pınar, masanın diğer ucundan avukatın oturduğu tarafa delimsirek hareketlerle uzandı. Adamın elinde tuttuğu kâğıdı sinirle çekip okumaya başladı içinden. Bir anda, evet gerçekten de bir anda onlarca yıl yaşlanmış gibi geldi Şükran’a. İlk önce gerisin geri çöktü az evvel hışımla kalktığı koltuğa. Sonra yüzü karardı, gözlerinin ışığı söndü. Dudaklarının kenarında aynı yaramaz bir çocuğunkine benzer pişmanlık ve öfke çizgileri belirdi. İlk defa ağlarken gördü Pınar’ı. “Olamaz, olamaz” diye haykırıyordu. Mehmet ne olduğunu anlayamamıştı. Her şey çok hızlı gelişiyordu önünde. Pınar kocasına dönüp kâğıdı gösterdi.
“Annem Çatalca’daki arazinin satışı için vekaletname vermişti ya. İşte araya o öldükten sonra tüm miras haklarımdan vazgeçtiğime dair bir feragatname hazırlatıp koymuş. Acele ettiğimizi biliyordu. İmzalar atılırken evde kendi tanıdığı noterin olmasını istemişti, demek bu yüzdenmiş. Resmen kandırdı beni Mehmet! Ah benim aptal kafam!”

Şükran konuşulanlardan hiçbir şey anlamıyordu. Önünde gerçekleşen olayları bir tiyatro seyreder gibi keyifle izleyen oğluna baktı. Oğlan her şeyi anlamıştı. “Neler oluyor?” der gibi bakan annesinin elini sevinçle sıktı. Sonra kulağına eğilip Şükran’ın anlayacağı dilden anlattı konuşulanları.

“Münevver teyze evlerini, parasını sana bırakmış anne. Bunlara da zırnık bile koklatmamış. Ondan bu delilenmeleri.”

Şaşırdı Şükran. Hayatında hiçbir şeyin çoğuna sahip olmamıştı. Bu “ler,lar” ona öyle yabancıydı ki. Değerini bilmediği bir şeye sahip olanların umursamazlığı ile etrafı incelemeye koyuldu. Mehmet, Pınar ve avukat kafaya kafaya vermişler, bundan sonra yapabileceklerini konuşuyorlardı. Şükran’ın ya da oğlunun orada olduğunu unutmuşlardı. Oğlan sıkılmış odada dolaşmaya, duvarı boydan boya kaplayan raflara dizilmiş kitaplara, dergilere bakmaya başlamıştı. Şükran önce masadakilere baktı, belli ki bu kadar hararetin arasında kendisini unutmuşlardı. Araya girip “Biz gidelim mi artık?” diye de soramıyordu. O yüzden oğlunun yanına gidip, raflara dizili objelere manasızca bakmaya başladı. Her zaman ve her yerde olduğu gibi gözü ilk raftaki tozlara takıldı.

“Amaaan! Şu toza bak!” dedi oğluna.
“Ne tozu anne?”
Şükran aklına güzel bir anısı gelmiş gibi gülümsedi.
“Peri tozu, oğlum.”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Esra Ocak 26 Ekim 2017 at 23:16

    Sonraki yazını sabırsızlıkla bekliyorum. Harika

    • Cevapla Beril Erem 2 Kasım 2017 at 11:13

      Canım benim çok teşekkür ediyorum 🙂

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 12 Kasım 2017 at 11:06

    Yazılarınızı okumayı çok seviyorum✨✨✨

    • Cevapla Beril Erem 12 Kasım 2017 at 22:27

      Çok teşekkür ediyorum ☺️
       
      Sevgiler ❤️

    Cevap Yaz