Uykusuz Klavye

Peri Tozu – 1

19 Ekim 2017

Saat tam dokuz on sekizdi.

Münevver Hanım, kolundaki saatin camını parmağıyla ovalayıp üstünü iki kere tıklattı. Saatin durmadığından emin olmak istiyordu. Beklediği kişi tam on sekiz dakika geç kalmıştı. Güçsüz kolları ile oturduğu koltuğun kolçaklarına dayanıp yavaşça kalktı. Ağır adımlarla pencereye ilerledi. Gece başlayan yağmur hala devam ediyordu. Dizlerini pencerenin altındaki kalorifer peteklerine yasladı. Buz gibi demire değince kendini geri çekti. Sinirlendi. İnsan yaşlanınca; yaşlandığı hızda ihtiyarlayamıyordu işte. Şu soğuk demir parçası hatırlatmıştı ihtiyarladığını bugün. Yarın başka bir şey çıkacaktı, tıpkı daha önceki günlerde olduğu gibi. Öyle ya, artık neredeyse seksenine merdiven dayamıştı. İlk elli yılı saymazsa, geçen otuz yılın yarısını eşini, dostunu ebediyete uğurlamakla geçirmişti. Çok şükür daha kendini toprağa o kadar yakın hissetmiyordu. Moral en büyük hayat aşısı derdi rahmetli eşi. O yüzden de artık cenazelere katılıp başkalarının öte taraf teşrifatçılığını bırakalı epey olmuştu.

“Nereden çıktı şimdi bu kız?” diye söylendi içinden. İlla gelsin de bir görüşün demişti damadı. Mendebur! Aklında zikrinde hep bir hinlik var. Acaba şimdi neyin peşinde? Geçen kış yolladığı kadın hiçbir işine yaramadığı gibi rahmetli eşinin Çekoslovakya’dan getirdiği porselenleri de hiç etmişti. Gerçi şimdi ne Çekoslovakya kaldı ne de öyle porselenler. Her şey fabrikasyon, birbirinin aynısı motifler, iki yıkamada rengi solan boyalı tabaklar.

“Ev işlerine bakar, size yardımcı olur” demişti damat. Hangi dağda kurt öldü acaba? diye düşünürken kapının zili çaldı.

“Kim o?”
“Benim teyze”
“Sen kimsin?”
“Şükran. Mehmet ağabey gönderdi beni.”
Şeytan ansın adını.
“Tamam, açtım kapıyı. 4.kata geleceksin.”

Apartmanın otomatiği yanıp söndü. Aynı anda asansör de üst kata doğru hareket etti. Dördüncü katta durduğunda Münevver Hanım sanki heybetli bir misafiri ağırlayacakmış gibi geriye doğru bir adım geriledi. Asansörden esmer, sıska, yağmurdan sırılsıklam bir genç kadın indi. Çantasını içinde kıymetli bir şey taşıyormuş gibi sıkı sıkı göğsüne bastırmıştı. Karşısında Münevver Hanım’ı görünce şaşırmış gibi irkildi.

“Aayy! Teyze ya korkuttun beni.”

Münevver Hanım şöyle bir süzdü genç kadını. Hiç hoşlanmazdı böyle samimi ifadelerden.

“Canım nereden teyzen oluyorum ben senin!” diye payladı kızı ayak üstü.

“Kızma teyzem, ben senin nereden canın oluyorsam sen de oradan benim teyzem oluyorsun” deyiverdi Şükran. Demesiyle de yanlış bir şey söylediğinin farkına varması bir oldu. ‘Hay benim dilimi eşek arıları soksun!’ diye içinden söylenerek çıkardı çamurlu ayakkabılarını. Başına ne geldiyse hep bu sivri dili yüzünden gelmişti. Neden o da diğerleri gibi olamıyordu? Neden he deyip geçemiyordu? Buradan da kovulursa oğlanı okutması mümkün olmayacaktı.

İçeri girdiğinde üzerinden damlayan sular antrenin parkesinde oluk oluk izler bırakmıştı. Titizliği dillere destan olan Münevver Hanım su damlacıklarının arkasından öfkeyle kapıyı kapattı.

“Kızım dur! Girme öyle içeri! Dur orada!”

Şükran şaşkın kalakaldı antrenin ortasında. Münevver Hanım, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle antredeki tuvaletten hemen bir rulo havlu kâğıt ile geri döndü.

“Al şunu önce üstünü, sonra da ıslattığın yerleri kurula!” dedi.

İkiletmeden aldı elindekileri Münevver Hanım’ın. Önce güzelce kurulandı havluyla. Sonra rulodan azar azar koparıp ıslattığı yerleri kurularken bir taraftan da göz ucuyla Münevver Hanım’ı süzüyordu.

“Ne bakıyorsun kızım? Önüne baksana! Bak arkanda da var ıslaklık, orayı da sil çabuk.” Şükran el çabukluğuyla denileni yaptı.

“Ne iş yaparsın sen?” diye sordu Münevver Hanım salona doğru yürürken.
“Temizliğe giderdim.”
“Ütü?”
“Elimden gelir”
“Peki yemek yapar mısın?”
“Yaparım elbet, beş boğaz bakıyorum ben, yemek yapmadan olur mu?”

Cam kenarındaki berjere otururken, Şükran kolundan tutup yavaşça oturması için yardım etmek istedi ama Münevver Hanım gerek yok der gibi elini kaldırdı. Sürekli yanlış bir şeyler yapıyor olmaktan sıkılmış gibi ellerini göbeğinde kavuşturup geri çekildi genç kadın.

“Beş boğaz ha? Kızım ne diye bu kadar çocuk yaparsınız! Hem bakamıyorsunuz sonra! Saldım çayıra, Mevla’m kayıra. Hiç akıl fikir yok sizde. İşte hep cahillikten bundan.”
“Yok be teyze, benim bir çocuğum var sadece, anam, babam, beyim. E bir de ben, etti beş.”
“Ay tamam saymayı biliyorum”
“Pardon teyze”
“Bak kızım ben hiç hoşlanmam böyle yersiz samimi hitaplardan. Burada çalışacaksan Münevver Hanım diyeceksin bana anlaştık mı?”
“Tamam teyze…Yani Münevver Hanım”

Şükran ile Münevver Hanım’ın iniş çıkışlı, tecahülüarif beraberlikleri işte böyle yağmurlu ve soğuk bir İstanbul sabahında başladı. Karakterlerinin inatçı ve bildiğini okuyan yanlarıyla zamanla alıştılar, hatta sevdiler birbirlerini. Didişmeden veya inatlaşmadan geçen tek bir günleri olmamasına rağmen ne Münevver Hanım artık Şükran’sız yapabiliyordu ne de Şükran Münevver Hanım’ın yanından ayrılmak istiyordu. İşe başlayalı neredeyse iki yıl olmuştu. Bu süre zarfında Şükran’ın oğlan da Münevver Hanım’ın hiç haz etmediği damadının sağladığı bursla İstanbul Erkek Lisesi’nde okumaya başlamıştı. Günler günleri kovalıyor, Münevver Hanım bu sıska, kara kuru kıza git gide daha da bağlanıyordu.
Derken bir sabah Mehmet geldi, elinde Münevver Hanım’ın en sevdiği şakayıklar ve bir kutu badem ezmesi ile.

“Hayırdır oğlum? Sabah sabah hangi dağda kurt öldü?”

“Niye öyle söylüyorsunuz Münevver anneciğim? Bu taraflarda bir toplantım vardı, hazır yolumun üzeri size en sevdiğiniz badem ezmesinden getirmek istedim. Dükkândan tam çıkarken de çiçekçide bu enfes şakayıkları gördüm. Seviyordunuz değil mi?”

Münasebetsiz bir sineğin rahatsız edici vızıltısını bastırmak ister gibi, Mehmet’in son hecesinin üzerine konuşmaya başladı Münevver Hanım.

“Cemilzade mi o?”
“Ah, evet. Cemilzade. Pınar hep derdi, annem Cemilzade’nin badem ezmelerine bayılır diye. Aklımda kalmış işte”

Mehmet, alnında biriken boncuk boncuk terleri eli ile saçlarına doğru sıvıyor, bir taraftan da kapıda bekleyen Şükran’a ters ters bakıyordu. Sonunda dayanamayıp patladı.

“Kızım ne duruyorsun öyle tepemizde. Git bana bir peçete getir çabuk, sade bir de kahve yap. Münevver Hanım ile konuşacaklarım var, al şunları da elimden.” Kolunun altında sıcaktan boyunlarını bükmüş şakayıklar ile üstü kız kulesi motifli badem ezmesi kutusunu uzattı Şükran’a.

Bu, ayağımın altında dolanma demekti. Şükran burada çalışmaya başladığından beri Münevver Hanım’ın kızı Pınar’ı da damadını da toplasan üç kere bile görmemişti. Ziyaret denmezdi onlarınkine. Dağ başından inip bağa bahçeye konan eşkıyalar gibi hoyrat ve merhametten yoksun isteklerini bildirmeye geliyorlardı. Çatalca’daki baba yadigarı arazinin satışı için iki kere, evdeki antika eşyaları, halıları, porselenleri kendi evlerine taşımak için de bir kere gelmişlerdi. Şükran, Münevver Hanım’a aklından geçenleri ne zaman söylemek istese, Münevver Hanım onu o görmüş geçirmiş insanlarınkine has bir metanet ve sabırla sustururdu.

“Her şeyin bir zamanı var Şükran.”

Her şeyin bir zamanı vardı elbette, bunu biliyordu. Ancak zaman artık Münevver Hanım’ın lehine işlemiyordu. Bu yüzden de yaşlı kadına kızıyordu. Damadı ve kızı dışındaki her olayda aklı tilki kesilen Münevver Hanım nedense iş onlara geldiğinde sükunetle teslim oluyordu.
Mutfağa doğru küskün adımlarla ilerlerken, dönüp yaşlı kadına baktı Şükran. Cam kenarındaki bordo kadife kaplı berjer koltukta, ellerini kucağında kavuşturmuştu. Bir an göz göze geldiler. Kaşlarını kaldırıp kafası ile mutfağı işaret etti Münevver Hanım.
“Evet oğlum, sizi dinliyorum” dedi arkasından.
Mehmet, belli ki bütün gece bu konuşmaya hazırlanmıştı. Özenle seçilmiş cümlelerini tane tane bırakıyordu Münevver Hanım’ın kucağına.

“Münevver anneciğim, biliyorsunuz ne zamandır bu apartmanın yıkılıp, bir müteahhide verilerek daha sağlam ve modern hale getirilmesi konuşuluyor. Ayrıca…”

“Kim konuşuyor bunları evladım? Benim neden haberim yok?”

“Efendim, sizi bu gibi konularla rahatsız etmek istemediğimizden, Pınar benim ilgilenmemi uygun bulmuştu. Hem biliyorsunuz, apartman toplantılarınıza da vekaleten ben katılıyorum.”

“Evladım, yaşlıyım ama aptal değilim. Topu topu iki tane toplantıya katıldın bunca sene. Bütün toplantı tutanakları bana da geliyor. Şimdi sen gevelemeden çıkar bakalım ağzındaki baklayı?”

Münevver Hanım’ın sesi kati bir tizlikle yankılanmıştı salonun yaşlı duvarlarında.
“Münevver anneciğim, bunlar böyle pat diye söylenecek konular değil, ama madem acele ediyorsunuz o zaman hemen söyleyeyim. Zaten baştan söylediğim gibi benim de yetişmem gereken bir toplantım var.”

Tam o sırada elinde kahve tepsisi ile Şükran girdi içeri. Mehmet hiç oralı olmadan konuşmayı sürdürdü.

“Bütün kat malikleri bir karar aldık. Apartmanın önümüzdeki ay başında müteahhide verilmesi için gerekli işlemler başlatıldı. Yani sizin de bu daireyi bir an evvel boşaltmanız gerekiyor.”

“Anlamadım? Önümüzdeki ay başı dediğin, iki hafta sonra değil mi oğlum? Sen dalga mı geçiyorsun benimle? Bu kadar kısa zamanda hem de herhangi bir tebligat, bir uyarı olmadan olur mu böyle boşaltın evi demek?”

“Tebligat bana gönderildi Münevver anne, çok şükür rahmetli kayınbabamdan kalanlarla bir günde yeni bir ev tutarsınız. Taşınma konusuna da kafanızı takmayın, ben bizim çocuklara hallettiririm o işi.” deyip ayaklandı Mehmet.

“Mehmet ağabey kahvenizi içmeyecek misiniz?”
Şükran bu gergin konuşmanın arasında elinde kahve tepsisi ile kalakalmıştı. Sanki sonucu değiştirecekmiş gibi Mehmet’i oyalamaya, Münevver Hanım’ın şoku atlatmasına yardımı olacakmış gibi biraz daha kalmasını sağlamaya çalışıyordu.

Mehmet yüzüne bile bakmadı Şükran’ın. Kapıdan Münevver Hanım’a kuru bir hoşça kalın deyip gitti.

Münevver Hanım ihanete uğramış hissediyordu kendini ilk defa. Bunca yıl, rahmetli eşi ile üzerlerine titredikleri biricik yavruları, akan bir su gibi temiz, niyetsiz, hesapsız olmasını dileyerek adını Pınar koydukları kızları bile arayıp bir şey söylememişti. Biricik kocası ile kim bilir hangi hesapları yaparken aklına bile getirmemişti annesini. Yazıklar olsun!

“Yazıklar olsun! Yazıklar olsun sana!” diye katıla katıla haykırıyordu. Üzerinde oturduğu berjer koltuğun içinde iyice ufalmıştı. Şükran, elindeki tepsiyi sehpaya bırakıp koştu Münevver Hanım’ın yanına. Sımsıkı sarıldı sanki kendi anasına sarılıyormuş gibi. Avuç içlerini öpüp, ıslak yanaklarında gezdirdi ellerini.

“Ah teyzem, üzülme canım benim. Elbet bir çaresi bulunur, hiç üzülme sen. Hem bak ben buradayım. Asla bırakmam seni” derken o da katılarak ağlamaya başlamıştı. Farklı zamanlara yazılı bu iki kadın, o gün yaşlı duvarların çıplak griliğinde birbirlerine kâh sarılıp kâh karşılıklı ağlayarak soldurdular günü. Akşam olunca Şükran evine gitmek istemedi.

“Teyze, ben bu gece seninle kalayım istersen, ne dersin? Ararım evi, haber veririm, zaten oğlan da yatılı, iki gün sonra dönecek eve”

“Yok kızım, git sen evine. Oğlun olmasa bile kocan, annen, baban beklerler. İyiyim ben hem.”

“Olmaz teyzem, aklım kalır benim sende. Bırakamam böyle seni. Ya burada kalırım seninle ya da alır seni bize götürürüm. İkisinden biri.”

Bu seçeneği sunar sunmaz içini bir telaş kapladı Şükran’ın. Kendi evi hiç uygun değildi Münevver Hanım için. Bir an bu teklifinin göz ardı edileceğini umut edip konuyu değiştirmeye çalıştı.

Allahtan Münevver Hanım yaşından beklenecek bir bilgelik ve minnetle Şükran’ı incitmeden geri çevirdi teklifini. Kendi yatağından başka bir yatakta yatamazdı çünkü.
 
 
Birinci Bölümün Sonu
Devamını okumak için tıklayabilirsiniz…

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Esra Ocak 20 Ekim 2017 at 10:24

    Sen yazmalısın!!! O kadar buyuk keyifle okudum ki sanki bende o evdeydim.

    • Cevapla Beril Erem 20 Ekim 2017 at 14:54

      Canımsın sen ❤️ Çok teşekkür ederim, güzel arkadaşım 🎈

    Cevap Yaz