Yurt Dışı Gezi

Kalbimin Sızısı,
Tatlı Selanik – 2

19 Kasım 2017

Selanik’e Atatürk’ün doğduğu evi gezmeye gitmiştik; ana hedefimiz buydu ama elbette başka görülecek yerler de var.

Selanik’in biraz tarihinden bahsedeyim. MÖ 168’te Makedon Krallığının son bulması ile Roma Devletinin bir parçası haline gelmiş. Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan Roma’nın yaptırdığı ticaret yolu olan Via Egnetia üzerinde yer almış. Via Egnetia, o dönemde Roma şehrinden başlıyor Birindisi’ye inip deniz ile Arnavutluk ve Makedonya üzerinden Selanik’i de içine alarak İstanbul’da son buluyor. En önemli yapılar Roma döneminde inşa edilmiş. Aziz Paul buraya gelerek Hristiyanlığı yaymış. 1204’te 4. Haçlı Seferinden sonra şehir tamamen Haçlıların eline geçmiş ve Selanik Krallığı kurulmuş. 1246’da ise tekrar Bizans İmparatorluğuna bağlanmış.

1430’da Osmanlılar, 2. Murat komutasında şehri ele geçirmiş. Bu dönem Selanik için çok mühim çünkü stratejik olarak önemli bir ticaret noktasında olduğundan şehir çok gelişmiş. Sefaratların (İspanyol Yahudilerinin) göçü ile birlikte Türkler, Yunanlılar ve Yahudilerden oluşan karma bir toplum olarak Osmanlının sanat, kültür ve mimari başkenti haline gelmiş. Tanzimat’ta şehre pek çok bina yapılmış, buhar enerjisi ve demiryolları ile Selanik, Balkanların en önemli endüstriyel şehri olmuş. 1912’de Balkan Savaşında bağımsızlığını ilan etmiş.

Agios Dimitrios Kilisesi

 
Agios Dimitrios Kilisesi Selanikliler tarafından en önem verilen kiliselerden biri. Selanik şehrinin azizine adanmış. Daha önce 4. yy’da eski Roma hamamının üstüne küçük bir kilise yapılmış ve 7. yy’da Bizanz mimarisi tarzında 3 koridorlu bazilika inşa edilmiş. Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış. 1917’de Selanik’teki büyük yangında hasar görmüş ve restore edilmiş. İçeride harika resimler var. Ve bir de 303 yılında ölen azizin mezarının olduğu bir yer altı bölümü (kript) var. Deniyor ki bu kript Galerius Kemeri, Rotunda ve Şehir duvarlarını birbirine bağlayan bir yer altı tünel sisteminin bir parçasıymış.

Beyaz Kule

 
Diğer önemli yapı ise sahilde yer alan Beyaz Kule. 15. Yy’da Osmanlılarca garnizon, karakol ve hapishane olarak kullanılmak üzere yeniden yapılmış ve bir diğer adı Kanlı Kule / Kızıl Kule. 1891’de temizlendikten sonra ismi Beyaz Kule olmuş. Şu anda bir müze olarak da işlevi var.

Büyük İskender Heykeli

 
Beyaz Kule’yi arkanıza alıp yürüdüğünüzde Büyük İskender heykeli karşınıza çıkacak. Makedon Kralı 2. Phillip’in oğlu olan 3. Alexander ya da bizdeki adı ile Büyük İskender aynı zamanda dönemi önemli filozofu Aristoteles’in de öğrencisi. Trakya, Makedonya, İran ve neredeyse Hindistan’a kadar uzanan bir fetihler zincirini yönetmiş İskender. Bu fetihler zinciri sayesinde bu bölgelerde bilim, sanat, kültür alanlarında bir alışveriş gerçekleşmiş ve bölge toplumları etkilenmiş. Bu kısım yani Nea Paralia bölgesi aynı zamanda çok güzel bir park içeriyor.

Bey Hamamı

 
Bey Hamamı 1430’da Sultan 2. Murat’ın burayı almasıyla yapılmış ve Aristotelous Meydanına çok yakın. Bu meydanda aynı zamanda Aristoteles heykeli de bulunuyor.

 
Rotunda

Rotunda yani Latincedeki birebir anlamı ile yuvarlak bina Romalılar tarafında MS 306’da yapılmış, o zamanlar bir dizi savaş sonrası imparatorluk 4’e bölünmüş ve Tetrarki denen bir yönetim biçimi belirmiş. Galerius da bu 4’lü yönetim biçiminin bir devletinin yöneticisi olarak kendi saray kompleksi içinde hem bir Kemer hem de Rotonda’yı yaptırmış. 400’lü yıllarda burası bir Hristiyan mabedi olarak düzenlenmiş.

 
Gelelim bu gezide başka neler yaşadığımıza…

Açıkcası aşırı yorgunluktan sahildeki güzel kafelerden birinde oturalım derken karşımıza Mado çıktı, en sakin yer burası idi, biz de menüyü bildiğimizden buraya resmen çöktük. Çöktük diyorum çünkü Tibet ile yorgunluktan masada uyuyakalmışız, yüzümde kazağımın izi 2 saat geçmedi, öyle ölü gibi masada uyumuşum 😌Garsonlar Türkçe konuşuyor, ingilizce bilmeyenler için büyük rahatlık. Menü de 3 dilde. Ben yurtdışına gittiğimde Türk markalarını gördüğümde gurur duyuyorum, elbette her yurtdışına çıkışta ‘ay kurufasulye olsaydı da yeseydik’ diyen bir turist değilim tam tersi Türk yemeği haricinde bir şeyler yemeli ve yemek kültürüyle de tanışmalıyım ama Türk restoranı gördüğümde de mutlaka uğrarım ama illa da tutturmam.

Bunun haricinde kordonda çok hoş bir kuruyemişçi/çikolatacı var, Nutsfactory adında, içerisi bir fabrika gibi tasarlanmış, nefis çikolataya bandırılmış kuruyemişler var… Nefis kokuyor, kendimi zor tuttum.

Gece ise Kalamaki bölgesinde bir tavernaya gittik. Biz genelde İstanbul’da gece hayatına akmayan insanlarız. Bu nedenle burada bir tavernaya denk gelmişken hayır demedik. Şimdi kıyaslamak için biraz detaya gireceğim.

Kalamaki bölgesi Selanik’in nispeten geliri yüksek bir bölgesi imiş. Böyle bir eğlence için biz kişibaşı (Ouzo dahil) 45 euro ödedik. Ancak çocuk için bir ücret talep etmediler. Üstelik restoran sahibi Andreas çocuğumuza ‘köfte yaptırayım mı’ diye de gelip sordu. Öncelikle Andreas çok iyi Türkçe konuşuyor. Bunu neden belirtiyorum, maalesef ülkemizde bazı yerlerde çok iyi İngilizce konuşan turizm çalışanları var fakat misal taksicilerimizin çoğu temel ihtiyacı anlayacak ve konuşacak kadar bilmiyor, turizm için çok önemli. Neyse, yemekler çok lezzetliydi, taze idi, servis zamanlaması iyiydi, sakin sakin sırasıyla müthiş mezelerimizi getirdiler. Tibet için ısmarladığımız köfteyi denedim, kısaca söyleyeyim, müthiş taze ve lezzetli bir et yedim, halen tadı damağımda ve biz Türkiye’de meğer et yemiyormuşuz dedim. Maalesef!!! Bunu da üzülerek söylüyorum. Soframızda kirliler düzenli kaldırıldı. (Türkiye’de de böyledir ama misal İtalya’da masanızda kirli tabakları gelip almazlar, bunu başka yazıda anlatacağım). Müzik muhteşemdi ve 4 genç kız hepimizi dans ettirdi, sirtaki ve halay yapıldı. Ben genel olarak kaliteden çok memnun kaldım ve çok eğlendim. Bu arada Yunan Rakı’sı yani Ouzo bizdeki gibi su ile karıştırılmadan ama buzla içilebiliyormuş, su ile karıştırılınca biraz kristallenme oluyor. Bizdekinden biraz farklı hatta daha hafif kısaca.

Gece biterken köfte tabağının da parasını ödemek için Andreas’a gittim ve bizden para almadı, kulaklarıma inanamadım, ne yani bu kadar lezzetli bir et yemeği için bizden nasıl para talep edilmez, valla ödeyecem, illa ödeyecem falan diye şoklardan şoklara sürüklendim. Ben alışmışım bir fincan çaya 5 lira ödemeye, bir tabak köfteye haketmediği halde minimum 30 lira ödemeye… Allah Allah… Köfte cennetine mi düştüm acaba (ki biz Trakyaya her gidişte müthiş lezzetli et yeriz hazır taze bulmuşken) derken eşim tabi klasik eleştirmen ruhu ile ‘eh o parayı zaten senden başta aldılar’ diyip bana lafı oturttu ama ben de hemen nedense birden Yunan turizminin baş avukatı gibi savunmaya geçtim. Ne demek çocuğa bedava et yemeği! Ne demek taze et ile yapılmış köfte! Ha bu arada ben öyle etçil bir insan da değilim. Hatta yemek benim için fonksiyonel, doyayım yeter bana. Keşke ülkemizde ekonomik dengeler bu kadar bozuk olmasaydı da biz de farklı bir hizmet alabilseydik. Ha bu arada Yunanistan da büyük bir ekonomik kriz atlattı, hatta ben o dönemde pek çok yaşlının ekonomik felaket nedeniyle ailelerine yük olmamak için veya kendilerine destek olacak aileleri olmadığı için intihar ettiklerini okudum ve etkileri halen devam ediyor. Aslında olay parada da değil düşünce tarzında ve hayata yaklaşımda sanırım.

[Buzuki]

Bu arada Tibet ne yaptı tavernada derseniz, tavernada çocuğun ne işi var, uygun mu derseniz, Tibet çok eğlendi ve lezzetli mezelerden tadıp yemeğini yedi, annesinin dansetmesine arada eşlik etti, babası ile telefona video çekti, harika bir canlı müzik dinledi. Kısaca anne babası ne yapıyorsa o da onu yapıp eğlendi. Halay çekmenin ne olduğunu biliyordu, Sirtaki’nin ne olduğunu biraz öğrendi, adalarda tanıştığı buzuki ile tekrar müzik dinledi. Zaten çok da geç olmadan otele dönünce de sabaha kadar deliksiz uyudu.

Zırhlı Kruvazör Georgios Averof*

 
Bir de içimde müthiş kalan bir olay oldu. Limanda bir Yunan savaş gemisi vardı, ziyaretçiler geziyordu. O gemiyi gezemedim. Yıllar evvel Türk savaş gemisi gezmiştim. İlginç gelmişti bana. Bunu da gezeydim iyi olurdu. Hem vakit yoktu hem de kimlik kontrolü var ise durum benim açımdan pek parlak olmayacaktı.

* Georgios Averof, Yunanistan Deniz Kuvvetlerinde hizmet etmiş olan zırhlı bir kruvazör. İmroz Deniz Muharebesi ve Mondros Deniz Muharebesi’ne katılmıştır.

Yazımı tamamlarken son olarak başlıkta neden ‘kalbimin sızısı’ dediğime geleyim. Türkiye’de pek çok aile gibi benim ailem de göçmen hatta mübadele göçmeni. Babamın annesi ve ailesi 1924’teki gemi ile gelmiş, nüfus kayıtlarına baktığımda hepsinin doğum tarihi 1 Temmuz 1924 idi ve bazı yabancı kökenli isimler değiştirilmişti. Ülkemiz o dönem yeni vatandaşlarını kabul ederken hepsinin liman girişi tarihini aynı zamanda yeni gelenlerin Türkiye için doğum tarihi yapmıştı. Keşke bu böyle yapılmasaydı, aile tarihçemize daha kolay ulaşabilirdik ama yaklaşık 100 yıl öncesinden bahsediyoruz. O tarihler savaştan yeni çıkmışız zaten, buna dikkat etmemişler. Mübadiller her iki yakada da çok çekmiş, hor görülmüş, yadırganmış, alay edilmiş ve adaptasyonları çok zor olmuş, Anadolu’dan göç edenler Yunanistan’ı kalkındırmış. Bilmiyorum burası da öyle olabildi mi, bu hikayeleri pek anlatan yok. ‘Dedemin insanları’ filminde biraz konuya dokunuldu. Üniversitede okurken Selanikli bir öğretmenim vardı, onun da ailesi Türkiye’den oraya göçenlerdendi ve halen Türkçe konuştukları için benim öğretmenim de Türkçe öğrenmişti. Öğretmenim Chrissy ile tanışmam da biraz komik olmuştu, bölüm başkanımız beni elimden tutup Chrissy’ye götürüp ‘al sana Yunanca için öğrenci’ demişti, neye uğradığıma şaşırdım ama Chrissy’e hayran olduğum için ondan iki dönem böylece Yunanca ders aldım. Şakır şakır konuşamadım çünkü devam ettiremedim ama İngilizceme müthiş katkısı oldu ve Yunan kültürünü aldığım diğer drama ve felsefe dersleri sayesinde öğrendim. Açıkçası batı kültürünün en önemli iki mihenk taşı İtalyanlar ve Yunanlılar. Bu iki ülkeyi gezip görmeden, tarihini okumadan ve kültürünü anlamadan Avrupa’yı anlamak da biraz eksik kalır gibi geliyor bana.

Bu seyahatte ülkemizden insanların neden yazları Yunanistan’ı tercih ettiklerini anladım. Restoran örneği sanırım bunun için temel oldu. Belki önümüzdeki yaz yine oralara gideriz 😉

O halde size 2 tane film daha önereyim gitmeden seyredin: Dedemin İnsanları ve Güz Sancısı. Bir de kısa kitap önerim var: Küçük Kudüs Selanik

Kavala’yı ise bir diğer yazıda anlatacağım.

Hande Sönmezerler Sinan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz