Uykusuz Klavye

Yelkovan Zamanı

16 Kasım 2017

Kapının dikiz deliğinden apartmanın loş aydınlığına bakarken kalbim demir bir tokmak gibi göğsümü yumrukluyor. Asansörün hareket sesiyle kalp atışlarımın hızlandığını ve dizlerimin bağının çözüldüğünü hissedebiliyorum. Yere kapaklanmamak için sıkı sıkı yapıştığım kapı kolu bile korkudan titriyor. Ya da bana öyle geliyor. Otomat söndü. Sıkıntılı karanlığın kıyısından şimdi bir boşluğa bakıyor ve bekliyorum. Birazdan asansörün kapısı açılacak, o çıkacak ve sarhoş bedeni ile yalpalayarak kapıya dayanacak. Zili çalmayacak, hatta kapıyı da tıklatmayacak. Çünkü o kapının ardında korkmuş zavallı bir hayvan gibi beklediğimi ve sadece bir ava yaraşır bir kabulleniş ile öfkesini üzerimde dindirmesine razı geleceğimi biliyor.

Korku, benim en büyük zaafım. İkincisi de çocuklarım. Yıllar içinde ikisi de birbirini besleyerek büyüdüler. Korkum çocuklarımın geleceğini oluşturdu, çocuklarımın varlığı ise yeni korkularımı. Özgürleşmek, özürsüz bir hayatın akışında küçük bir damla olmayı isterdim. Kendi ayaklarım üzerinde durabilmeyi, minnet etmek zorunda bırakılmadan yaşamanın samimi rahatlığını duyumsamayı. Kısmet bu güneymiş. Kadınların biyolojik saatinden bahseder ya herkes, oysa bir de sabır saati var ki; durmaya görsün. O durursa dünya durur. Bir aileyi ayakta tutan, ucu umuda bağlı tek kişilik savaşların tümünden vazgeçilir. Söylenmeyenler, içe atılanlar, saklananlar bir bir gün ışığına çıkar. Gemileri yakan kıvılcımlar o birikmiş kırgınlıkların söndü sanılan küllerinden savrulur tekrar.

Benim sabır saatim durdu. Gemilerim bir alev topuna dönmüş limanımı terk ediyorlar. Uzaktan onlara bakıyorum, aynı şu dikiz deliğinden apartmanın karanlığına baktığım gibi. Karanlık ben baktıkça büyüyor, sızılarımın içine giriyor insanlığımın yanmış tarafı. Aklımın kuytu köşeleri aydınlanıyor, bütün kötü anılar tek tek beni çağırıyor sanki. Korkunun ecele bir faydası olmadığı görüşü, çiçeği burnunda yeni korkaklar için bence. Benim gibi bu konuda uzmanlaşmış biri korkunun ecelden bir kaçış kapısı araladığını bilir. Benim kapımı çocuklarım araladı.

Bugüne kadar yenik ayrıldığım dayak meydanlarında ne kadar yara aldığımın envanterini hiç yapmadım. Bakılınca görülmeyen, görülse de sorulmayan izlerdi çünkü onlar. Öyle kanıksamıştım ki; sanki her zaman üzerimde taşımak zorunda olduğum bir kimlik gibiydiler. Çocuklarımdan hiç saklamak zorunda hissetmedim. Hem anlayabilecek yaşta değillerdi hem de babalarının böyle bir kötülüğü yapacağını düşünemezlerdi. Hayat böyleydi. Umulmadık taş baş yarıyordu. Ancak bir gün yakaladım kaçamak bakışlarını. Yüzüme bakmaktan utanıyorlardı ama meraklı gözlerini boynumdaki morluğa dikmişlerdi. O küçücük bedenler tarafından yargılandığımı, bir gün bu acizliğimin hesabının sorulacağını ilk defa o gün anladım. İşte o gün utandım. Kendi çocuklarımdan, kendimden ve insan olmaktan. Korktum. Ya onlar da… diye başlayan cümlelerim, sessiz bir çığ gibi düştü üzerime. En kötü ihtimalleri, intiharları taşıyan gemiler oturdu boğazıma. Aklımda uzayıp kısalan, kendi kendime acizliğimin sebebi olarak pusuya yatırdığım ne kadar korkum varsa hepsi içime batarak görünür oldu. Öyle ya, onlar da sevecekler, sevilecekler. Tıpkı benim gibi…

Otomat yandı tekrar. Alt katlarda bir kapı açılıp, kapandı. Kapılar açılır gül bahçesine diye başlayan bir şarkı vardı gençliğimde. Çok söylerdim o şarkıyı. Şimdi kimin söylediğini bile unuttum. Çocuklarımın araladığı kapının ardında nasıl bir bahçe bulacağımı bilmiyorum ama ne olursa olsun orası benim bahçem olacak. Kendi ektiğim umut, huzur ve özgüven tohumlarında yeni anılar filizlendireceğim. Eski “ben”i nadasa bırakıp, üzerimdeki öfkeyi, hayal kırıklıklarını, zayıflıklarımı, safralaşıp çürümüş ve beni kirleten tüm hikayelerimi ağır ağır sileceğim toprağımdan.
Bu gece bitecek her şey.

Yatağımda dizlerimi karnıma çekip de sindiğim o gecelerden biri değil bu. İçki kokan nefesiyle önce küfredip sonra yanıma sokulduğu bir an olmayacak. Af dilemek, affetmek için zaman olmayacak.

İlk defa sabırsızım.

Nasıl beklemeliyim bu anı? Ayakta mı? Yoksa koltukta gözlerimi kapıya mı dikmeliyim? Ya da mobilyaları saran dev gölgelere sığınıp, penceredeki iki kanat tül perdenin aralığında mı? Diğerleri ne yapıyor acaba? O küçük dikiz deliğinden apartman boşluğunu seyrederken ne düşünüyorlar? Otomatın yanmasıyla içlerinde titreşen korkuyu nasıl bastırıyorlar? Aman çocuklar duymasın diye etlerine inen yumruklara, tekmelere sessizce nasıl katlanıyorlar? Ben nasıl katlandım bunca yıl? Nasıl bu kadar incindim ve yaralandım? Üzerimdeki gözle görünür, “sessiz ve uyumlu” kostümünü öylesine dikkatle ve sıkı sıkıya dokumuşum ki; kendim bile bu hileli kumaşın ipliklerini sökemedim yıllarca. İnsan kendi başına gelince hissetmiyor tabi, dışarıdan anlatılınca daha etkili oluyor nedense. Oysa şimdi yaşadıklarımı düşününce; benden tek bir parça bırakmayana dek ruhumu ezmeye ant içmiş devasa bir yumruk gibiydi her biri. Bana değil, sanki kendi ezilmişliğine, hayal kırıklıklarına, isteyip de elde edemediklerine, olmak isteyip olamadıklarına, kendi şeytanlarına atıyordu o yumrukları. İlk başlarda öfkesini tenimde dindirip, yaralı bir hayvan gibi iki büklüm ayaklarının dibinde yatarken ben olduğumu hatırlıyor, göz yaşı döküp af diliyordu. Özründe dahi bir kibir, merhametten yoksun bir üstten bakış vardı. Beni, “bensiz” kalırsa yapacakları ile tehdit ediyordu. Aşağılayan, kimliksizleştiren, önce kendi varlığına bağlı korunaklı bir hayat sunup ve bundan maço bir keyif alan ancak sonrasında bu teslimiyetin ne derece zavallıca, acınacak bir durum olduğunu sürekli yüzüme vuran hastalıklı bir ruh halinden söz ediyorum. Her şeyin farkına vardığınız an; ben böyle biri değilim diye haykırmak, ondan öncenizi ve bir zamanlar inandığınız kendinizi ona ispat etmek istiyorsunuz. Ama nafile! Zamansız öten horozdan bir farkınız yoktur o anda. Hep düşünürüm, içki kadehlerinin arka arkaya şerefe kalktığı gecelerde, ki aşağısı kurtarmaz zaten, bu yaşatılan zulüm hangi şeref, hangi onurun bir yansıması olabilir.
Kapının arkasında beklediğim gecelerde hep bunları düşünür, öfkemi kabartırdım. Göğüs kafesimi sanki mengene ile sıkıyorlar gibi acı çeker, sessiz sessiz ilenir, sıkıntıyla bir oturup, bir kalkar ama o kapının önünden asla ayrılamazdım. İçimdeki sıkıntıyı o küçücük delikten apartmanın aydınlığına bırakarak azaltmanın mümkün olduğunu işte ben böyle gecelerde öğrendim.

Asansörün hareket ettiğini duyduğum her sefer, kalbim göğüs kafesime güm güm yumruklar atıyor, abajurun içine hapsolmuş kelebek gibi kendi etrafında fırıl fırıl dönüp dışarı çıkmak için yollar arıyor. Olacak olanı zaten biliyorken; içimde belki başka türlüsünün mümkün olacağına dair alevlenen umudu söndürmeye yetmeyen endişem, anlamsız bir korku halini aldı. Sahi neden korkuyorum ben? Düzenimin bozulmasından mı? Kimsesiz kalmaktan mı? Ya da gerçeklerini hiç bilmediklerimin benim gerçeklerimi ayıplamasından mı? Çocuklarımın varlığı mı beni bu kapana kıstıran? Ya da gerçekten değersiz olduğumu görmekten, özgür olmanın kendi kapladığım alanı yönetmek anlamına gelmesinden mi korkuyorum? Bir yerde okumuştum; her kim bir canavarla çarpışmayı göze alırsa, bir canavar olmayı göze alsın, diyordu. Belki de bunu yapamayacağıma olan inancım kırıyor cesaretimi. Bunları düşünmek için çok geç olduğunu da biliyorum artık. Bir karar verdim ve ister bir canavar olayım ister bir kuzu aklıma koyduğumu yapacağım.

Aylardır bu geceyi planlıyorum. İlmek ilmek ördüm her saniyesini. Asansör ve merdiven tırabzanının olması gereken yer arasındaki boşluğu defalarca adımladım. Kaç adımda, kaç kol uzunluğunda bitecekti çilem? Hepsini hesapladım. Aylardır aidat ödenmediği için takılamayan tırabzana tutundurdum geleceğimi. Yanağımda yankılanan her bir tokadı, çıplak etime gömülen yumrukları yedinci katın merdiven boşluğuna uçurdum. Bu kadar planlı, böylesine kurnaz olabileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Beni öldürenin ölümünü planlamak, ki buna cinayet diyorlar, hiç canice gelmiyor. Tam tersine, içimde ilk defa endişeden uzak ve hatta arsızlık derecesinde bir rahatlık hissediyorum. Bunca zamandır olduğuma inandırılan kişiden adım adım uzaklaşmak, “sessiz ve uyumlu” kabuğumdan sıyrılıp bu sancılı ve yalıtılmış “ben”e yabancılaşmak iyi geliyor. Kıvrımlarında iyimserlik kaplı umudun saklı olduğu ruhum ilk defa bir üzüm salkımı gibi. Her bir salkımında yeni hayaller yeşeriyor, ihtimaller çoğalıyor.

İnsanların sabırsız bekleyişlerinde yaptıkları gibi durmadan cep telefonumun saatine bakıyorum. Son baktığımdan beri sadece dört dakika geçmiş. Zaman, içime daldırılan uzun bir kaşık gibi derinlerime inip uzun zamandır unuttuklarımı, sakladıklarımı döküp, saçıyor ortalığa.

Fırtına öncesi sessizliği dinliyorum tekrar ya da sessizlik beni dinliyor, emin değilim. Kayıp gölgeler yalayıp geçiyor mobilyaları. Bir ışık yaksam mı diye düşünüp hemen vazgeçiyorum. Aydınlık için bir dakika karanlık eyleminin yapıldığı günler geliyor aklıma. İnsanların bir dakikalığına karanlıkta kalınca, her şeyin iyi olacağına dair olan inanışlarını safiyane bulmuş, nasıl böyle olabildiklerine hayret etmiştim. Oysa şimdi benzer bir umuda tutunuş çabası içinde değil miyim?

Kapıyı açıp apartmanı kontrol etmeye karar veriyorum. Aklıma, merdivenlerde ya da asansörde sızmış olabileceği ihtimali geliyor ama hemen bu düşünceyi savuşturuyorum. İlahi ve dünyevi adalet bu gece sadece ve sadece benim için tecelli etmeli. Apartmanın içi karanlık. Asansör üçüncü katta kalmış. Karşı dairenin kapısına kulak kabartıyorum. Sessizlik. Sonra otomat yanıyor bir anda. Takılmamış tırabzan, üçüncü kattaki asansör, karşı komşunun sessizliği ile birlikte suçüstü yakalanmışım gibi korkuyorum. Eve doğru iki adım geri atıyorum. Otomat tekrar sönüyor. Emin olmak için kapıyı kapatıp, dikiz deliğinden bir müddet apartman boşluğunu seyrediyorum. Karanlık.

Cep telefonumun saatine bakmak için salona geri dönüyorum. Elime alır almaz, çalmaya başlıyor. Savaş arıyor yazıyor ekranda. Yine korkuyorum.

– Alo?
– Hanımefendi iyi geceler. (Arkada polis telsizinin yankısını duyuyorum) Siz Savaş Aksoy’un yakını mı oluyorsunuz?

Cızırtılı sesler…

Formalite icabı sorulan soruya formaliteden evet eşiyim diye cevap veriyorum. Sonrası hep rüya. Ya da bana öyle geliyor. Çünkü ben o anlarda başka şeyler düşünüyorum. Bulanık bir suda önünü görmeye çalışır gibi yönümü oturtuyorum aradan çıkarıp aldığım kelimelere. Kaza diyorlar. Sonra öldü dediğini duydum gibi oluyorum.

İlk önce öleceksin denilen birine, yanlış teşhismiş denilmesi gibi sevinçle karışık bir tereddütle verilen cevaplar veriyorum.

– Öldü mü?

Başınız sağ olsun diyor telefondaki polis memuru. Başım sağ olsun.

Gülmek geliyor içimden. Başım hiç bu kadar sağ, hiç bu kadar kendinde olmamıştı ki…
Yapay bir üzüntünün çevrelediği bildik konuşmalar geçiyor. Baş sağlığı dilekleri ve sonra yapmam gerekenler ve en son tekrar baş sağlığı.

Ve yine sessizlik.

Ne garip? Ne yapacağım şeyi artık yapmayacak olmanın rahatlığı, ne çocuklarım, ne biriktirdiğim öfkelerim, ne de başka bir şey. Hayat diyorum hayat! Ne garip? Korkularından güç alan, kurtuluşunu korkuları ile besleyen ben, onları yedinci katın merdiven boşluğundan aşağı uçurmayı ve korkudan azat yeni bir “ben” doğurmayı düşlerken; şimdi bu olana ne denir?

Aynı akrebin gölgesinden güç alan yelkovanın sonu olmayan zamanın içinde tıkır tıkır yürürken peşinden o güç aldığı akrebi de gittiği yere sürüklemesi gibi, ben de kontrolümün dışında ama huzurlu bir teslimiyetle sürükleniyorum şimdi.

Telefonum elimde. Saat sabah iki otuz altı. Salondaki kokulu mumlardan birini yakıp üflemeli. Bugün benim doğum günüm. İyi ki doğdum. İyi ki…

İlk defa içten, ilk defa kendim için gülümsüyorum.

Meğer, sevinince gülüyormuş insan.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

3 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 16 Kasım 2017 at 09:58

    Tüm hikayelerinde olduğu gibi gene kahramanın tüm hislerinin; çaresizliğinin, korkusunun okuyucuya geçtiği bir öykü. Nefesimi tuttum, avuç içlerim terledi ve korkuyla attı kalbim kapının önündeki kadınla birlikte. Tebrik ederim arkadaşım, çok hoştu 👏🏼👏🏼

  • Cevapla Beril Erem 16 Kasım 2017 at 12:19

    Canım benim çok teşekkür ediyorum yine 🤩

  • Cevapla Deniz Tekindur 11 Ocak 2019 at 21:16

    Öyküyü çok beğendim. Çaresizlik ve umutsuzluğun, yeniden doğuş ve kendini buluşun öyküsü. Tebrik ederim.

  • Cevap Yaz