Kaş ve Ben

Benim Evim Neresi?

8 Aralık 2017

Kedim Pamuk – Kalamış – İstanbul – 2011

Geçen hafta ballandıra ballandıra anlattığım Kaş havalarını okuyup, bu hafta bir anda Kaş’a gelen olmuşsa arkamdan bir hayli saydırmıştır bana her halde. Çünkü hafta başında burada havalar buzuldu. Hayır yanlış yazmadım. Çünkü havalar bozuldu dersem ona haksızlık ederim. Hala alabildiğine güneşliydi, dolayısıyla camlardan ev çok güzel ısındığı için, hala ısıtıcı kullanmaya başlamadım. Tek bir tane gri bulut bile yoktu. Ancak dışarı çıktın mı hava buz gibiydi. Rüzgarla güneşin bilmediğimiz bir kavgasıyla karşı karşıyaydık sanki. İyi tarafından bakarsak, ki her şeye iyi tarafından bakmak gibi iflah olmaz bir alışkanlığım var, balkona astığım çamaşırlar bir iki saat içinde kuruyordu. Neyse ki güneş rüzgara üstün geldi ve bir iki gündür havalar yine gayet iyi. Havadan sudan yeterince bahsettiğimize göre artık biraz derinleşmemizin vakti geldi.

Kaş’a yerleşmeye karar vermeden önce çok ciddi kaygılarım hatta korkularım vardı. Ama tek bir gün bile, “Acaba sıkılır mıyım?” diye hiç düşünmedim. Sıkılma duygusu pek bana göre değil açıkçası. Bu “ruhun daralması” yani “sıkışma” duygusunu bilmediğim anlamına gelmesin. Onunla ilgili tez bile yazabilirim. O ayrı.

Kaş’ta kesinlikle dört mevsim yapılacak çok şey var ve sabırla okumaya devam ederseniz, zaman içinde hepsinden yavaş yavaş bahsedeceğim. Ancak bırakın Kaş’ı, ben Mars’ta olsam sıkılacak biri değilim. Her zaman yapmak isteyecek bir şeylerim var ve sürekli vakit bulamamaktan muzdaribim. Yapacak hiç bir şey bulamadığımda ise en kötü kitap okurum, ki bu zaten yapmayı en çok istediğim şey olur.

Yeşil Göl’de fotoğraf çekerken – Gömbe – Kaş 2013

Böyle bakınca gelmeden önce Kaş benim gibi biri için kusursuz bir yer gibi görünüyordu. Yapmak istediklerime bol bol zaman ayırabilecektim. Kitap okuyabilecektim. Yazı yazabilecektim. Her şeyden önce başladığım romanı bitirebilecektim. Diğer kazançlarım da bonusu olacaktı.

Bütün bunların yanı sıra, uzun zamandır çok iyi bildiğim bir şey vardı. Gittiğiniz yere ne kadar çok bavulla giderseniz gidin, yanınızda en çok götürdüğünüz şey kendinizdir. Mesela kötü hissediyorsanız; dünyanın öbür ucuna da gitseniz, sizi kötü hissettiren şeye çözüm bulmadığınız sürece o duygu sizi gene gelip bulur.

Eşimle kendimi oldukça iyi hissettiğim bir dönemde tanışmıştık. Kendimle ilgili gelişimler sağlama yolunda beni mutlu eden bir şekilde ilerliyordum. Aklımın ucunda evlenmek kesinlikle yoktu. Çok büyük işler yapmıyordum belki ama kendi yürümek istediğim yolda olduğumu hissediyordum. Bir yıldır düzenli olarak bir haber sitesinde yazıyordum. Bir web sitesinin yazılarını düzenliyor ve kitap çıkartmak isteyen birinin metinlerini oluşturmasına destek veriyordum. Yeni kurulmuş olan bir firmada Kurumsal İletişim Direktörü olarak çalışıyordum.

Eşimle tanıştıktan, aşık olduktan ve evlenmeye karar verdikten sonra ise, işler çok başkalaştı. Çalıştığım firma kapandı ve birden işsiz kaldım. Yazı yazdığım sitenin ortakları değişti, hiçbir açıklama yapmadan yazılarımı yüklediğim şifre değişti. Yeni yazılarımı giremediğim gibi, bir süre sonra daha önce yayınlanmış yazılarım yine hiçbir açıklama yapılmadan siteden kaldırıldı. Ayrıca kitap desteği verdiğim kişiye yeterince destek olamıyordum. Konsantrasyonum bozulmuştu. Evlenmeye ve Kaş’a yerleşmeye karar vermiştim. Kendi hayatımın direksiyonundaydım gel gör ki yönümü kaybetmiş gibi hissediyordum.

Kaş’ta yaşamaya başladıktan sonra da bu duygum devam etti. Dolayısıyla birkaç paragraf önce “yapabilecektim” diye öngördüklerimi gerçekleştiremedim. Çünkü tam anlamıyla kendimi bir türlü getiremiyordum. Bir tarafım hep İstanbul’daydı. Ayrıca kendi eksiklerimle uğraşıp duruyordum sürekli. Daha iyi bir ev hanımı ve daha iyi bir anne olmak sanki en büyük derdim olmuştu. Onlarda hiç bir zaman yeterli olamadığım için kendimi sürekli erteliyordum.

Güzel sayılabilecek bir hayatım vardı. Mutluydum da mutlu olmasına ancak aklım hep bedenimin olmadığı diğer taraftaydı. Aidiyet duygusunu bir türlü tam olarak hissedemiyordum. Uzunca saatleri, yıllarca aynı odayı paylaştığım ablamla ya da en yakın arkadaşımla internette sıkıntılarımı konuşarak geçiriyordum. Arkadaşlarım ya da kuzenlerim buluşsa aklım kalıyor onlara katılamadığım için üzülüyordum. İstanbul’a gezmek için gittiğimdeyse, herkesin yoğun bir yaşantısı olduğu için çoğunu göremiyor, bana vakit ayırmadıkları için kırılıyordum. Bir taraftan da Kaş’ta kaçırdığım güzel günlere hayıflanıyordum. İnternetten gördüğüm İstanbul festivallerinde ve gitmek istediğim eğitimlerde gözüm kalıyor, İstanbul’dayken de Kaş’ta gerçekleşen etkinlikleri kaçırdığım için gıcık oluyordum. Neredeysem yaşadığım anın doyasına keyfini çıkarıyordum çıkartmasına, çoğunlukla kendime de günü dar etmiyordum ne yalan söyleyeyim; ama hep komşunun tavuğundaydı gözüm. Odağım olanlardansa olmayanlardaydı. Gerçekten yapmak istediklerimi yapmamak içinse başka bir sürü şeyle uğraşıyordum. Her şeye aynı anda sahip olmak istediğim için de bir şeyler sürekli eksik kalıyordu. Kıyafetlerimin ve bazı eşyalarımın bile yarısı İstanbul’daydı. Bunları Kaş’ta kullanamam diyerek bir sürü eşyamı annemlerin evinde tutuyordum. Bir şeye ihtiyacım olduğundaysa ablamı arayıp, “Şu orda mı? Bana kargoyla göndersene sana zahmet?” oluyordum. Ta ki bir kaç ay öncesine kadar.

Yıllardır içimde olan durma hissi harekete geçmişti nihayet. Nasıl oldu bilmiyorum ama akış duygusuna bıraktığım beş altı ayın sonunda ait olduğum yeri sonunda bulmuştum. İşe bana ait olan bütün eşyalarımı Kaş’a getirmekle başladım. Her ne kadar eşyalar fazlalaşmış gibi dursa da bu duygunun beni ne kadar hafiflettiğini bilemezsiniz.

Kaş – Sokak – 2013

Hiç kedi ya da köpek besleniz mi bilmiyorum. Ben ikisini de besledim. Aidiyet duyguları farklıdır. Kedi mekana bağlanırken, köpek sahibine bağlanır. Kedi yaşadığı ortamla güven duygusunu sağlarken, köpek için ise en güvenli yer sahibinin yanıdır. Eşim ve ben bu anlamda kedi ve köpek gibiydik. Onun için nasıl yaşadığı önemliydi, benim ise kimlerle yaşadığım. Her iki tarafta da sevdiklerim olduğu için bir türlü tatmin olamıyordum. Ona da her an gidecekmişim gibi davranıyordum. Turist gibi hissettiğim dört yılın sonunda artık kendimi tamamen Kaş’a getirme vaktim gelmişti. İlginçtir; buna hazır olduğumu hissettikten kısa bir süre sonra, Kaş ve Ben köşesinde yazarken buldum kendimi.

Belki benden çok uzun süre önce buraya yerleşmiş olanlar ya da kendilerini bildiklerinden beri burada yaşıyor olanlar; benim yazılarımdan çok hoşlanmıyor olabilirler. Sizin bir yere ait hissetmenizin yanısıra, gittiğiniz yerde kabullenilmek de ayrı bir mesele çünkü. Bununla ilgili bir sıkıntı yaşamadım doğrusu, hatta aksine oldukça sevgiyle karşılandım; ama hala yeni tanıştığım birinden, “Siz İstanbullular da Kaş’a gelmeye pek meraklısınız,” gibi cümleler duyabiliyorum. Doğrusu biz İstanbullulara duyulan önyargılı bu davranışlara kızamıyorum. Ben bile Kaş’a İstanbullunun gelmesindense uzaylının gelmesini tercih ederim açıkçası. Yine de bu sözüme rağmen eğer bir gün Kaş’a yerleşmeye karar verirseniz, yanında kendinizi getirmeyi unutmayın.

Didem Elif

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz