Biraz Kitap

Mecburiyet

26 Aralık 2017

Pek çok insan rüyasında kendisini yüksek bir yerden düşerken görmüştür. Jack London “Adem’den Önce” adlı kitabında bu rüyanın sebebi olarak daldan dala atlayan maymunsu atalarımızı gösterir. Onların yaşadığı düşme korkusu bize miras kalmış ve rüyalarımızda kendisini göstermiştir.

Yine sık sık görülen rüyalardan biri de okul çağı çoktan geride kaldığı halde kendisini lisede ya da üniversitede öğrenci olarak görmek. Dönemsel kaygılardan kaynaklandığı söylenebilir bu rüyaların.

Şimdi ise asıl üzerinde duracağım konuya geliyorum. Rüyada tekrar askere çağrıldığını görmek. Askerliğini yapmış erkekler arasında zaman zaman görülen bir rüya bu. (Ben askerliğimi doğuda komanda olarak yaptığım için biliyorum.)(Şaka yaptım, Internetlerde okudum, oradan biliyorum.)

Stefan Zweig’in “Mecburiyet” adlı hikayesi işte bu rüyayı görenleri anlamımızı sağlıyor, çünkü o gerilimi net olarak yansıtıyor.

Üstelik burada karakterin gördüğü rüya değil. Ferdinand, karısıyla birlikte savaşın olmadığı bir ülke olan İsviçre’ye yerleşmiş. Ancak ülkesinde savaş çıkınca onu da askere çağırıyorlar. Karı koca için bu sürpriz olmuyor, bu emre hazırlanmışlardı, Ferdinand bu emri kabul etmeyecek ve gitmeyecekti. Çünkü bu savaşa inanmıyorlar ve insan öldürmek istemiyorlar.

Ancak Ferdinand üst mertebelerden gelen yazılı emir karşısında afallıyor. Bir yanda sorumluluğu bir yanda özgürlüğü arasında kalakalıyor. Karı kocanın bu konudaki tartışmaları bize de neyin daha önemli olduğunu sorgulatıyor. Gerçi karısının son derece mantıklı ve haklı argümanları karşısında ben çok da sorgulamadım. Açıkçası Ferdinand’ın yerinde olsam “Haklısın karıcığım!” derdim. Çünkü karısı diyor ki: “Vatanın ne demek olduğunu ben de biliyorum, fakat bugün ne anlama geldiğini de biliyorum: Cinayet ve esaret! İnsan bir halkın üyesi olabilir, fakat halkı çıldırdığında kendisinin de çıldırması gerekmez. Sen onlar için bir rakamdan, bir sayıdan ibaretsin, bir alet, anlamsızca ve vicdansızca ölüme gönderilen bir askersin yalnızca, oysa benim için kanlı canlı bir insansın, bu nedenle onlara katılmana izin vermeyeceğim.”

Buradan kısaca başka bir kitaba değinmek istiyorum.

Peyami Safa, “Mahşer” adlı romanında Çanakkale’de savaşmış ve gazi olmuş bir askerin memleketine dönerken kahraman gibi karşılanacağını umup nasıl hayal kırıklığına uğradığını anlatır.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu da “Yaban” adlı romanında yanı başında bombalar patlayan köylülerin vurdumduymazlığına değinir ve o da sorgular bu savaş kimin için diye. ”Eğer, bize zafer nasip olsa bile kurtaracağımız şey, yalnız bu ıssız toprakla, bu yalçın tepelerdir. Millet nerede?” diye üzüntüsünü de belirtir hatta romandaki gazi Ahmet Celal. O da savaşta kolunu kaybetmiştir, ancak uğruna kolunu kaybettiği millet nerededir?

Mahşer’de millet rüşvetçilik ve hırsızlık yapmakta, bu yolla zengin olanlar hürmet görmektedir. Yaban’da ise millet “yontulmamış taş devrindeki insanlar gibi” yaşamakta, malı mülkü kendi çocuklarından bile değerli görmektedir.

Ferdinand’ın değerli karısı Paula’ya tekrar dönersek; Paula Ferdinand’ı ikna etmek için haklı argümanlarına devam ediyor: “İnsanlık adına gideceksen, inandığın bir şey uğruna gideceksen seni tutmam. Fakat canavarlar içinde bir canavar, köleler içinde bir köle olmak için gitmek istiyorsan, karşında olurum. İnsan bir amaç uğruna kendinden vazgeçebilir, fakat başkalarının çılgınca fikirleri uğruna değil.”

Seni çok sevdim Paula.

Ferdinand karısının haksız olduğunu düşünmüyor, ancak korkuyor. Çok korkuyor. Kimse de kınayamaz onu bu yüzden. Haklı bir korku. Ayrıca kaçak mı yaşasın?

“İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir.”

Ferdinand ile birlikte okuyucu da geriliyor. Biz de tekrar anlamış oluyoruz ki gerçekten savaşa hayır!

Saygılarımla
Hülya Erarslan

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz