Sentez

Sözün Sükutu

14 Ocak 2018

Yüzü avuçlarının içinde masaya dayanmış, bir binanın teras katındaki mekanda göğe bakıyordu kadın. Telaşlı halinden sıyrılıp, dingin bir mavilikte huzur bulmaya çalıştığı belliydi. Güneş kızıllığa ermiş, yerini karanlığa bırakmaya hazırlanıyordu. Karşı binanın camından yansıyan güneşin ışıltıları yüzünde pırıltılar uçuşturuyor, bir tabloya resmedilip, dekoratif olarak yerleştirilmiş bir hava veriyordu.

Çalışanlar, aşina oldukları kadına ilişmeden, ne istese getirip bırakarak çekiliyor, dilediği bir şarkının yeniden çalınmasını talep ettiğinde hemen yerine getiriyorlardı. Ahşap masalarla sonbahar yumuşaklığında dekore edilmiş mekanda, Sezen albümleri istisna olarak, 90’lar popu dışında bir şarkı çalınmazdı. Kitap rafları ile çevrelenmiş duvar aralarında soyut tablolar asılmış, vazolar kurutulmuş çiçeklerle süslenmiş, şehrin hayhuyu arasında kaçılabilecek sakin, hayatın akışına yön verecek kararlar (tabi böyle bir şey ne kadar mümkünse) alınırken tercih edilecek nadir mekanlardan biriydi.

Sezen “Hissedince sana vurulduğumu” diye söylerken kadın, ilk vurulma anına düştü.

Kalabalık bir ekiple Akdeniz kentlerinden birine geziye gitmişler, şehrin tarihi mekanları başta, en kalabalık caddelerini gezmiş, simgesi olan leziz mutfağından tatmışlardı. Gençliğin verdiği enerjiyle yorulmak nedir bilmeden, tüm günü gezerek geçirmiş, son durak olarak da sahile inmişlerdi.

Dönemin tüm gençlerinin dilindeki Akdeniz Akşamları’nın, bağır çağır hep bir ağızdan söylendiği bir mekanın yanında, denizin ılık suyuna ayaklarını sokmuş, akşamın nemine bırakmışlardı kendilerini. Gençlerin sevgilerinin duruluğu, havanın nemine, havanın nemi gitar sesine, gitarın sesi kahkahalara karışmıştı. Üniversite planları, meslek seçimleri, yaşamak istedikleri şehir isimleri çınlarken akşamın karanlığında genç kızın sırtında hissettiği bir temasla attığı çığlık tüm dikkatlerin kıza yönelmesini sağlamıştı.

Tüm bakışlar aynı anda ıpıslak bir köpek yavrusunun ürkek bakışlarına dönmüş, yardım çığlığı atarcasına kıvranan köpek yavrusu, sarımtırak tüylerinin arasında titreyerek kıza sokulmaya çalışmıştı. İki genç hariç, diğerleri anlık bir ilgi dağılmasından sonra yeniden konuştukları çok mühim gelecek hayallerine dönmüş, kaldıkları yerden, konuştukça gerçekleşeceğine iman etmiş şekilde birbirlerinin ağzından sözcükleri kapıyorlardı.

O iki genç; köpek yavrusuna dönmüş, ortamdan, konuşulanlardan uzaklaşmış, ürkek yavruyu anlamaya çalışıyorlardı. Yavrunun bu sıcakta neden titrediğini anlam veremiyor, profesyonel bir ele ihtiyaç duyulduğuna kanaat getiriyorlardı. Çevreden yardım isteyerek veteriner hekim kliniği bulmuş, ankesörlü bir telefondan veteriner hekimi arayıp, muayenehanesine getirtmiş, yavru köpeğe müdahale ettirmişlerdi.

Yavru köpeği emin bir ele teslim ettikten sonra yeniden arkadaşlarının yanına dönerlerken, sevgi ve merhametleriyle dünyayı kurtarmış bir havaya bürünmüşlerdi. ”Güçlü olan güçsüz olana yardım ederse, dünya iyi bir yer olacak” diyen çocuğa, kız gülümseyerek ”Kimin güçlü, kimin güçsüz olduğunu bilemezsin” diye cevap vermişti. ”Filozofça konuşmayı ne çok seviyorsun” diye çıkışınca çocuk, ”Düşünme yollarını açmanı sağlayan filozoflara saygı duruşu benimkisi” demişti kız.

Akşamın karanlığında birbirlerine ciddi ciddi bakıp durmuşlardı bir süre, gözlerinden bir mana geçmiş, ikisi de anlam verememişlerdi o an. Kız o sıcakta içinin üşüdüğünü hissedip, kaybolacağı duygudan kendini çıkarıp, sevgiye sığınıp, teşekkür ederek arkadaşına, ”Merhametlisin, sevgi dolu bir kalbin var. Tek başıma yapamazdım, iyi ki varsın” demişti.

Kadın o anın hatırasıyla, ilk vuruluşundan bu zamana geçen vakte şaştı.

Kalbinde, sevginin varlığını her hissettiğinde ilk fark ettiğin ana dönersin ya kadın da hayatında her vurulduğunda bu ana giderdi. Bu ilk anın duruluğu, sevginin evrene hükmeden hali taptaze duruyor oluyordu orada. Her daim aynı yerden vurulmaz insan, ama sevgi her daim aynı yerden sarar tüm ruhu.

Hayatında tüm kararlarını hissine güvenerek verirdi kadın ve yanılmamıştı hiç. Belki ön yargılı yaklaşmasına sebep oluyordu bu durum ama insan kalbine, varlığını teslim ettiği sevgiye güvenmeyip de neye güvenecekti?

Mekanda şarkı değişmiş, hava daha da kızıllığa ulaşmıştı. Adam içeriği girdiği anda kadını nerede bulacağını bildiğinden aranmadan kitapların önündeki masaya yöneldi. Kadının yüzünde fark ettiği pırıltılı bakış, huzurla ışıldıyordu. Göğün mavisinde başka bir dünyadaydı. Adam emindi; kadın ”Yeter ki benim olmayı dile, ben savaşırım senin yerine” diyen Oya-Bora’yı duymuyordu. Duysa başka bakardı, huzur olmazdı gözlerinde o zaman, endişeden, kaybetme korkusundan, mutluluktan mutsuzluğa düşeceğinin telaşıyla; aşkı sevgiye tercih etmenin yenilmişliğiyle kaybolmuş bakardı kadın.

Ne çok girdapta kalmıştı sevgileri, ne çok sınanmıştı.

Kaç kez kaybedip bulmuşlardı birbirlerini. Yaşama değer katanlar listesinin birincisiydi kadın. Her daim sürdürmüştü varlığını; uzaktayken, yok olduğunu düşündüğü anlarda bile. Hissederdi mutlaka, sevginin tılsımıydı belki bu hal, belki de kadının tılsımlıydı kim bilir? Bildiği tek şey bu kadını asla kaybetmemeliydi!

Usulca masaya yaklaştı, kadını izlemeye başladı adam. Garsonlardan biri yaklaşırken eliyle durdurdu, ânı bozmasına müsaade edemezdi. Kadının tablo edilmişe benzer halini zihninin en özel yerine resmedecek kadar izledi. Sonra masaya yaklaştı, kendine has işaret verme şekliyle masayı tıklattı.

Kadın düşüncelerine kendini kaptırmış, ne için orada olduğunu unutacak kadar dalmış, mavilikte başka bir dünyaya ulaşmış iken masaya vurulan parmak tıklatma sesi ile ana döndü. Gözünden geçen heyecanı dizginlemeye çalışarak ayağa kalktı, bir anlık kaybettiği kontrolünü geri kazanarak kendinden emin;

“Merhaba, hoş geldin” deyip adama sarıldı.

“Dalmışsın yine derinlere, zor çıkardım” deyip adam kadını kucakladı.

Gülümsedi kadın.

Gözünden, teninden, nefesinden ışıklar saçarak, güneşin pırıltılarını gözlerine yerleştirerek, şelaleler çağlatarak, durdurup dünyayı gülümsedi kadın.

Gülümsedi adam, aşkın sihrine tutulmuşça, kadının ışığından gözleri kamaşarak, rüzgara kapılmış yaprak gibi savrularak, durdurup dünyayı gülümsedi adam.

An zamana direndi, zaman kayboldu, sesler sustu, evrende bir zerre iken, evreni zerre ettiler gözlerinde.

Oturdular, konuştular, kahkahalar attılar, edebiyata, şiire, müziğe verdiler dillerini, biraz çevre dedikodusu, biraz ülke gündemi, biraz ailevi meseleler derken geceye sızdı sesleri.

Bir an sonra birbirlerinde durdu, durabildi gözleri. Söze dökülememiş ne varsa o anda gözlerinden aktı. Ya sonrasına gidecekti söz, ya da sözsüz kalacaklardı. Sözsüz kaldılar. Bir kelimeye bin anlam yükleyemedikten sonra sözün hükmü yoktu.

“Seni seviyorum” demediler birbirlerine!

“Güneşi doğarken gördün mü hiç, aydınlığın evreni ele geçirmeye başladığı ana tanıklık ettin mi, ben de etmedim, ama etmek isterim, seninle birlikte” dedi adam.

“Kara gözlü bir çocuğun ışıltılı gülümsemesiyle, gözünün karasından yayılan ışığıyla yıkandı mı ruhun, benim yıkandı, ruhumun çıplaklığa erişirkenki halinde yanımda ol isterim” dedi kadın.

“Sokaktan geçerken yayılan nergis kokularında sarhoş olurken, anındaki huzura ortak olan ben olayım isterim” dedi adam.

“Bir gün senin sesinle ünlenecek diye konulmuş adım bilirim” dedi kadın.

“Gözünden dökülen yaşta aksim olsun, elindeki nasırda izin, sözünde sözüm, kahkahanda sesim olsun isterim” dedi adam.

Söze yükleyemedikleri her anlamı göze yüklediler.

Baktılar, konuştular, kalplerinden sevginin bin bir hali gözlerine ulaştı. Dost, arkadaş, yaren, can her bir anlamın vücut bulmuş haliyle baktılar birbirlerine. Suyun derinliği, gökyüzünün sonsuzluğu, toprağın kokusu, sözün sükutu, anın anlamı, nefessizliğin soluğu hal aldı gözlerinde. Düşüp gözlerinden içeri düşe yazdılar düşlerini, sessizliğe düşüp, söze yazdılar dillerini.

Ömürlerinin hikayesini yazacaklardı birbirlerinin sözleriyle. Olmadı, söze değmedi dilleri.

Gözlerinden geçenlerle anlattılar sevgilerini. Sevgilerinin derinliğini, sözcüklerin sığlığına teslim etmediler. Yaşarken kaybedeceklerinin korkusuyla sevgilerine sahip çıkıp, aşktan kaçıp sevgiye teslim ettiler kendilerini.

Anlayışla çarpık bir gülümseme kondurdu dudaklarına adam. Kabullenmişlikle bakışlarına duvar ördü kadın.

Ana döndüler, çantasından bir kitap çıkardı kadın, zoraki bir tebessümle adama uzattı.

“Senin için, tüm savaşlarından kurtulmana yardımcı olur belki.”

“Okumadığın bir kitabı hediye etmezsin sen, kurtuldun mu peki sen kendi savaşlarından?”

“İçimdeki savaş kendimle, kendimden kurtulmak istemiyorum ki…” dedi kadın.

Kumral Ada Mavi Tuna’nın kapağını okşadı. Kitapları hediye paketiyle sarmalamayı sevmezdi kadın, duygu bir kalıba sığmazdı, duyguyla yazılmış bir kitap hediye edenin duygusuyla harmanlanarak verilmeliydi.

“Ah Mabel” diye ünledi kadın, “Kitap kahramanım kendisi, sen de seversin” dedi ve gülümsedi.

Yeniden gözüne yerleşen sevginin pırıltısıyla adama baktı, hissettiği sevginin gücüyle sırtını dikleştirdi,

“İyi ki varsın” dedi, ”Dostum, arkadaşım, yarenim, can’ım…”

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

10 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 14 Ocak 2018 at 14:02

    Sen ve Ben’in her geçen gün bünyesine harika bloggerları katmasını görmekten daha mutlu eden birşey yok beni. Yazdığın diğer mecralardaki yazılarını zevkle okuyan biri olarak, şimdi burada, bizlerle olmandan ötürü ne kadar mutlu olduğumu tarif etmek bile zor.
     
    Özgecim, aramıza hoş geldin ve umarım bizlerle çıktığın bu yeni yolculuk bize olduğu kadar sana da keyif verir.

  • Cevapla Deniz Yılmaz Yapal 14 Ocak 2018 at 14:38

    Güzel bir deneme yazısı okumak iyi geldi, fırsat buldukça okumaya devam edeceğim mutlaka. Yazı hakkında sadece şunları söyleyebilirim affınıza sığınarak; kadın, adam yerine birer isimlendirme olsa daha güzel bir düşünceye ve merak etme olasılığımız artabilir…
     
    Saygıyla, kaleminiz daim olsun.

    • Cevapla Özge Can 14 Ocak 2018 at 17:01

      Teşekkür ederim. Yorumunuzu dikkate alacağım, denemekte fayda var.
       
      Yorumlarınızı bekliyorum her zaman.
       
      Saygıyla

  • Cevapla Özge Can 14 Ocak 2018 at 14:41

    Teşekkür ederim Didemcim, hoş buldum. Sen ve Ben ekibinde olmaktan onur duydum. Keyifli paylaşımlarımız olsun.

  • Cevapla Kübra Mısırlı Keskin 14 Ocak 2018 at 14:55

    Yılların dostluğunu Sen ve Ben’de de yanyana sürdürmek harika bir duygu. Aramıza hoş geldin Özgecim. Güçlü kaleminin burada da en sıkı takipçilerinden biri olacağım. 🙏🏻☺️

    • Cevapla Özge Can 14 Ocak 2018 at 16:59

      Seninle her yere gidilir Kübram. Teşekkür ederim canım, daha nice guzelliklere birlikte yol alalım 😍

  • Cevapla Ayşen Arslangiray 14 Ocak 2018 at 23:01

    Özgecim, tebrik ederim. Beni alıp götürdün o ana. Yaşadım yazdıklarınla kadını, adamı, aşkı, sevdayı…
     
    Canımsın. Başarıların daim, kalemin avaz avaz olsun.

    • Cevapla Özge Can 15 Ocak 2018 at 00:04

      Ayşen ablacığım çok teşekkür ederim. Yorumunla onurlandırdın beni. Var ol…

  • Cevapla Emine Aykol 24 Temmuz 2020 at 23:12

    Hikayeleriniz ayrı ayrı fotoğrafların kolajları gibi. Her biri ayrı bir lezzet. Bazen tam bir gerçeklikte yüzerken, an geliyor duygular bulutlarda yüceliyor.
     
    Yüreğinize sağlık
     
    Kaleminiz her daim güçlü kalsın.
    Umarım roman da okuruz.
    Başarılar dilerim.

    • Cevapla Özge Can 25 Temmuz 2020 at 00:04

      Çok teşekkür ederim ne kadar güzel bir yorum böyle 😊
      Dilerim bir gün bir kitapta buluşuruz.
      Sevgiler Emine Hanım 💙

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan