Uykusuz Klavye

İncitmebeni

22 Şubat 2018

Kanser. İncitmebeni

Televizyonun sesini sonuna kadar açtı. Amacı kafasındaki diğer sesi susturmaktı. Ne var ki; o sesin başka bir gürültü ile bastırılabilecek gerçek bir tınısı, bir titreşimi yoktu. Yani tüm dünyanın bildiği şekliyle aslında bir ses bile sayılmazdı. Bedendeki tüm hücrelere bir kanser gibi sızan, teklifsiz, olur olmadık yerde beynine hücum eden istilacı, varoluşu herhangi bir nedenselliğe bağlı olmayan düstursuz düşüncelerdi onlar. O yüzden televizyonun gürültüsü ancak bir yere kadar bastırıyordu zihninde konuşan canavarı.

“Bir sene önce…”

diye başladı canavar. “İçine boşuna düşürmedim ben o kuşkuyu. Keşke…” Tavuk göğüslerini ilk önce iki parçaya ayıracağız. “Keşke, boşlamasaydın da gidip o mamografiyi çektirseydin.” Sonra da her parçayı sarımsak, soda, zeytinyağı, tuz ve karabiberle marine edeceğiz. Televizyonda yemek yapan genç adam, dünyanın en mühim işi tavuk göğüslerini iki parçaya ayırmakmış gibi bıçağını tavuk parçalarının kayış gibi derisi üzerinde bir ileri bir geri özenle hareket ettirdi. Nergis’in midesi bulandı. Banyoya koştu hemen. Filmlerde görürdü hep. Böyle kötü haber alan veya zor bir gün geçiren ana karakter ya sıcak bir banyo yapar ya da kendisi ile hesaplaşırmış gibi aynadaki suretine dikerdi gözlerini. Kendisini benzer bir film sahnesinde düşündü. Rolünün hakkını vermek istercesine kollarını açıp, avuç ayalarını lavabonun iki yanına koyup aynaya yaklaştı iyice. Kendisini aynada ilk defa görüyormuş gibi yüzünü incelemeye başladı. Gözlerine baktı.

Uzun yıllar önceydi.

Daha o zamanlar evli bile değildi. Annesi çok hastaydı. Kanser demişti doktorlar. Hayatında hiç duymadığı bir hastalıktı. Babasının hekim arkadaşlarından biri söylerken duymuştu, “incitmebeni” de diyorlarmış halk arasında. Geçmiş zaman, çaresi yok, gerçi şu anda da yok ya, ama o zamanlar umudunu tutundurabileceğin, “Bir de bunu deneyelim” denilebilecek bir teşhis, tedavi yöntemi de yoktu. Kanser demek zaten ölüsün demekti. İncitmebeni hastalığın adı olarak sadece samimiyetsiz bir temenni, bir alay ediş gibiydi. Şimdi bütün o tıptaki gelişmeler, yeni teknolojiler falan köprüden önce son çıkış gibi bir umut yolu olarak beliriveriyor insanın önünde.

Annesine kanser teşhisi konulduğunda, bütün aile daha o anda yatırmışlardı zavallıyı toprağın altına. “Elden ne gelir?” demişti babası. Annesi son nefesini, hastane koridorlarının umut yeşerten lizol kokusundan azade, kendi evinin, kendi yatak odasının kolonya kokusuna teslim köhneliğinde vermişti. Konu komşu kim varsa eve doluşmuş, hastalıktan iyice iğne ipliğe dönen bedenine partal bir çarşaf özensizce örtülmüştü. Karın bölgesinde annesinin emektar, yorgun ekmek bıçağı aynı irtihal ahrazlığında; sanki onunla birlikte ebediyete uğurlanacak gibi yatıyordu.

Hayatında ölü bir insanı ilk o zaman görmüştü. Tuhaf olan şu ki; o diğerlerinin aksine, çünkü zaten beklediği bir durumdu, annesinin bedenine sarılıp ağlamak yerine üstündeki çarşafı kaldırıp yüzüne bakmıştı. Ölgün göz kapaklarına, ölümle mühürlenmiş ağzının müphem çizgisine, avurtları çökmüş ve bir zamanlar öpmeye doyamadığı yanaklarına… Aklına kazır gibi, bir sanatçı mahareti ile uzun uzun incelemişti annesinin ölü yüzünü.

İşte, şimdi kendi yüzünü öyle inceliyordu. Hiç benzemezdi ya annesine. En azından o öyle bilirdi. Bugüne kadar. Demek annesinden de aldıkları varmış. Genetik. Gerçeğin yumruğu. Ağzını açıp kapadı birkaç kez. Bir sağa, bir sola dönüp profilden inceledi yüzünü. Kirpiklerine, kaşlarına baktı. Yaşamın gündelik koşturmacası içinde varlığı önemini yitirmiş eski bir tanıdıkla vedalaşır gibi vedalaştı aynadaki suretiyle.

”Kanser… Ne olacak şimdi? Ne yapacaksın?”

Zihnindeki canavar canlanmıştı tekrar. Cevabını bilmediği sorular soruyordu ona. Cevap veremedikçe başka şeyler fısıldıyordu. Lenf bezlerine sıçramış. Oradan da… Oradan nereye? Bir şey demedi bana doktor. Sadece o kadarını söyledi. Temizleriz dedi. Sıcak bir banyo. Aynı filmlerdeki gibi. Üzerini çıkardı. Yan gözle aynada bedenine baktı tekrar. Sol memesine dokundu sağ eliyle. Hissetmedi bir şey. Kanser demek zaten ölüsün demekti ya hani. O memesi de ölüydü artık işte. Annesinin geçmişten gelen hayaleti intikam alıyordu. “Ölmeden mezara koydunuz beni, gör bakalım nasıl oluyormuş.” diyordu belki. Buraya da bir radyo koymalı diye düşündü hemen. Zihninde konuşan canavar en çok burada ona huzur vermeyecekti çünkü.

Hızlıca girdi duşa. Suyun halden anlar kabullenişini hissetti tüm vücudunda. Ne olursan ol, yine bana döneceksin diyen Mevla bir yanda, ne olursa olsun bana gel diyen su diğer yanda. Döndüğüm Mevla, geldiğim evla.

Kapının zilini duymasa en az yarım saat kalırdı akan suyun altında. Ama zil, davarı güdülmüş celep gibi sabırsız çalmaya devam ediyordu. Çabucak kurulanıp, çıkarttığı elbisesini tekrar giydi üzerine. Saçlarını havluya sarıp diyafonun görüntü düğmesine bastı. Kocasıydı gelen. Kapı otomatına basıp beklemeye başladı. Televizyonun sesi hala sonuna kadar açıktı.

“Nergis’ciğim neredeydin? Kaç dakikadır ağaç oldum bak kapının önünde?”

Bunca yıl iyi alıştırdım kapıda karşılamaya tabi. Bundan sonra da anahtarını almaya alıştırmalı. Zihnindeki canavar altta kalır mı? Hemen fısıldıyor. “Kim bilir belki gerek kalmaz, o da senden sonra, senin acına daya…”

– Banyodaydım, duymamışım.

– Allah, Allah! Canım bu saatte ne banyosu? Hayırdır inşallah? Allah aşkına bu ne ses Nergis? Niye açık bu televizyonun sesi bu kadar?

– Aman Faruk banyonun saati mi olur? İçimden geldi, girdim işte. Sen ne yaptın? Kızı bıraktın mı eve?

Televizyonu kapatırken gözü ekrandaki yemek yapan adama takılıyor. Tavuk göğsünü rulo yapıp, ıspanak doldurmuş içine. Faruk konuşmaya devam ediyor. O kumandanın düğmesine basıyor. Ekran kararıyor. Gerçekte ise hayat kararıyor.

– Bıraktım, bıraktım. Nergisciğim aman bir dillenmiş bu, biz görmeyeli, bir lokum olmuş, sorma. Zeynep kızdı yine, çok şımartıyorsunuz diyor. Ne yapayım? Dedeciğim diye diye içimin yağlarını eritti velet.

– Torun işte. Her gün, her saat yanında olsa yine de özlüyor insan.

Özlemek…

Şimdi düşününce, yani durumlar değişince, bakış açısı da değişiyor demek insanın. Özlemek sadece canlılara mahsus bir bekleyiş diye geçiyor aklından. Acaba bir yerde mi okumuştu bunu? Geride kalan, gideni özleyeceği için mi ağlar? Yoksa onsuz kalacağı için kendisine mi ağlar? Zihni fısıldarken bu soruyu, o gözlerini yumuyor. Göz kapaklarının ardında bulacakmış gibi cevabı öyle kalıyor bir süre. Annesi geliyor yine aklına. “Ne kadar zamanım kaldı?” diye sorduğunu hatırlıyor doktora. Yine cevapsız bir soru daha. Arkasından gelecek olana ön hazırlık gibi. Nergis, düşünmek istemiyor artık.

– Faruk, bak ne diyeceğim. Hadi ara Zeynep’i de, akşama yemeğe bize gelsinler. Annen seni özlemiş dersin.

diyor.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 23 Şubat 2018 at 08:07

    Bu öykünüz çok ama çok dokundu ✨🦋

  • Cevapla Beril Erem 24 Şubat 2018 at 01:30

    😞 Hay Allah, üzüldüm tabi sizi üzecek şeyler hatırlattıysa ya da sadece imgeler yarattığı için böyle söylediyseniz ama diğer taraftan da yaratmak istediğim etki bu olduğu için memnun da oldum 😌
     
    Aslında içinde parça parça benim de kötü anılarım var, yine de o ayakkabıyı giyip de yazmaya çalışmak çok zor oldu.

  • Cevap Yaz