Uykusuz Klavye

Neden?

22 Mart 2018

Neden?

“Nasılsın?” diye sordu ilk.

Bu sorunun altında aslında onlarca başka soru yatıyordu. Etraflarındaki insan kalabalığının farkında olmadığı, sadece ikisinin bildiği onlarca soru. Geçmiş zamanın hesabını sorar gibi değil de sanki başka türlüsünün mümkün olup olmadığının cevabını arayan sorular.

“İyi diyelim, iyi olalım.” diye yanıtladı.

“Hiç değişmemişsin, biliyor musun? Beş yıl önce bıraktığım Selin’sin hala.”

Bıraktığı Selin. Evet, tam olarak böyle olmuştu değil mi?

Geçmişte kafasında defalarca başa sarıp tekrar tekrar o anı yaşadığı, terk edilişine makul açıklamalar aradığı, kendisini suçlamasına sebep ne kadar sarf edilmiş söz varsa teker teker aklına hücum ediyordu o an.

“O taraftan bakınca öyle mi gözüküyor?” dedi. İstemsiz dökülüvermişti ağzından kelimeler.

“Oooo siz ikiniz önceden tanışıyor muydunuz yahu?” diye atıldı hemen Talin.

“Selin’le biz çok eski dostuz, fakülte zamanından”

“Murat bizim üniversitede doktorasını yapıyordu. Kadri Hoca’nın asistanıydı.” diye konuya açıklık getirdi Selin.

“Ay inanmıyorum Selin sana! Geçen sene gelmediğin Onkoloji Kongresi vardı ya, işte orada hani sana bahsettiğim konuşmacı Murat Bey’di. Kızım o kadar konuştuk, niye söylemedin ki tanıdığını?”

Sorusu havada asılı kalmıştı.

Kulakları sağır eden bir sessizlik, ışıksız gemiler gibi yavaşça sürükleniyordu aralarında. Sanki bir fırtına koptu kopacak, bütün kongre merkezi bu fırtınanın yaratacağı girdapta yok olup gidecekti.

Talin, bu ikisinin arasında garip bir şeyler olduğunu hissetmişti. Selin’in uzun zamandır bir erkeğin yanında böylesine telaşlandığına şahit olmamıştı çünkü. Büluğ çağındaki kızlar gibi dudaklarını saçma sapan büzüp, ayaklarını tedirgin bir öne bir arkaya hareket ettirip duruyordu. Ellerini ise sanki hayali bir eşyayı arıyormuş gibi ceketinin ceplerine sokup çıkarıyor ya da boynundaki inci kolyenin pendantını döndürüp duruyordu. Yanakları al al olmuştu.

Talin bunun sebebini Selin’e sormak için sabırsızlanıyordu ama akşamı beklemek zorundaydı. Son oturum anonsu da yapılınca hep birlikte içeri girdiler. Murat, toplantı salonunun kapısında başka tanıdıklarına rastlayınca Selin ve Talin onu beklemeyip öndeki masalardan birine oturdular.

Oturum bittiğinde Selin koşar adımlarla çıktı salondan.

Murat’la tekrar karşılaşmak istemiyordu. Silahlarını yeterince kuşanamamış bir asker gibi savunmasız, hazırlıksız hissetmişti kendini. Neyse ki kongrenin son günü diye düşündü. Yarın bütün ekip akşam uçağı ile İstanbul’a döneceklerdi. Sonra bir anda aklına aynı uçakta olabilecekleri geldi. İçinde bunun olmasına dair hem garip bir istek hem de korku hissetti.

Talin, Antalya’nın ılıman bahar havasından istifade akşam yemeğini kongrenin düzenlendiği otelde yemek yerine dışarıda yemeyi önerdiğinde düşünmeden kabul etti. Bir de akşam yemeğinde karşılaşmayı göze alamazdı.

Birlikte limandaki balık restoranlarından birine gittiler.

İkisi de rakı içecekti. Garson elindeki meze tepsisiyle geldiğinde, Talin hemen bir küçük rakı siparişi verdi. Ardından tepside beğendikleri mezelerle masayı donattılar. Patlıcan salatası, beyaz peynir, kavun, humus, kabak çiçeği dolması, hibeş, arnavut ciğeri… Hepsi harika görünüyordu. Garson yanlarından ayrılınca ilk Talin kaldırdı kadehini.

“Hadi bakalım. Bir kongreyi daha alnımızın akıyla bitirdik. Geçmiş olsun diyelim mi?”

“Diyelim.” diye gülümseyerek cevap verdi Selin ve kadehini Talin’in kadehine vurdu.

“Eeee? Anlat bakalım?” diye devam etti Talin.

“Neyi anlatayım?”

“Murat’ı tabi ki.”

Murat’ın ismini duyunca yüzü asıldı Selin’in.

Talin devam etti.

“Sizin aranızda bir şey var. Ya da varmış. Bunu anlamamak için aptal olmak lazım Selin. Onu gördüğümüzden beri sendeki haller hal değil. Hadi dökül bakalım.”

“Anlatacak pek bir şey yok.”

“Yahu nasıl yok? İkinizin arasındaki elektrik ülkenin enerji açığını kapatır cicim.”

“Hani sana birinden bahsetmiştim. Yıllar önce hayatımın içine eden biri. Fakülteyi onun yüzünden bırakmak zorunda kalmıştım.”

“Evet? Ay! Dur dur! Yoksa o?”

“Evet, Murat’tı o.”

“Vay adi şerefsiz!” deyip kadehinden büyük bir yudum alıp, sigarasını yaktı Talin.

“Peki siz sonra hiç görüştünüz mü?”

“Tabi ki görüşmedik.”

“İyi de adam sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşuyordu bugün. Sanki yaşadıklarında hiç sorumluluğu yokmuş gibi.”

“Öyledir o. Öyleymiş daha doğrusu. Gamsız. Tasasız. Tam dört yıl Talin, inanabiliyor musun koskoca dört yıl! Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Aynı evi, aynı ülküyü, aynı sofrayı paylaştık birlikte. Murat’ı ailesinden bile iyi tanıdığımı düşünürken meğer hiç tanımadığım biriyle evcilik oynuyormuşum.”

“Ah be kızım! Erkekler böyle işte! Değer bilmiyorlar. Onlara gerçekten değer veren, salt sevgiyle bağlı kadınları hele bir de akıllılar ve ayakları yere sağlam basıyorsa kendi kokuşmuş çürümüş değer yargılarına kurban ediyorlar. Hepsi egoist, hepsi kompleksli.”

Selin hayretle baktı arkadaşına.

Onun erkekler hakkında böyle kötücül fikirleri olduğuna ihtimal vermezdi. Talin erkekler konusunda kendisine göre daha rahat ve özgüveni yüksek bir kadındı. Erkekleri severdi. Hatta erkek arkadaşsız, yalnız bir hafta geçirdiğini bile görmemişti onun. O nedenle söylediklerinin gerçek fikri mi yoksa onu teselli etmek için söylenmiş içi boş düşünceler mi olduğunu anlayamadı.

İlk kadehlerini bitirmek üzereydiler. Garson ikinci kadehlerini doldururken Talin eliyle duble ölçüyü işaret etti.

“Bu gece içeceğiz arkadaşım.” dedi ardından göz kırparak.

“Talin, sana bir şey soracağım. Aslında geçen sene sormak istedim bunu ama sebepsiz yere kendimi geçmişin kör kuyularında boğmak istemedim.”

“Aman da aman, şiir gibi konuşmaya başladın kızım. Rakı sana bunu yapıyorsa, her gün içelim cicim. Neyse hadi sor bakalım, ne soracaktın geçen sene?”

“Murat’ın konuşmacı olduğu kongrede yanında biri var mıydı?”

“Nasıl biri?”

“Yani bir kadın?”

“Valla adamı biliyoruz işte. Biscolata erkeği gibi maşallah. Etrafından kadın eksik olmuyor ki. Yani ne bileyim? Öyle özel biri yoktu sanki.”

“Anladım.”

“Aaaa, dur ama biri vardı. Yani öyle sevgilisi gibi değil de sanki kankitosu gibi bir şey. Neydi adı? Ay valla hatırlayamadım. Ama böyle sarışın mavi gözlü fıstık bir kadındı.”

“Melek miydi adı?”

“Aaaa vallahi Melek’di. Onu da mı tanıyorsun yoksa?”

Selin başıyla onayladı Talin’i.

Restorandaki masalar yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.

Erken geldikleri için garson sundurmanın altında, tam falezlere bakan masaya almıştı onları. Güneş artık ısıtan aydınlığını yanına almış götürüyor, yerini onlara muazzam bir yakamoz manzarası sunan aya bırakıyordu. İkisi de üşümüşlerdi. Masalarını içeriye alabileceğini söyleyen garsona rağmen, iki tane şal isteyip bu muhteşem manzaranın tadını çıkarmaya karar verdiler. Selin ikinci kadehini de bitirmişti. Garson yanlarından ayrılırken kadehlerini de doldurdu tekrar.

“Biliyor musun Murat aslında öyle biri değil. Değildi yani.”

“Nasıl biri değildi?”

“Yani senin bahsettiğin erkekler gibi kompleksli, egoist değildi. Beraberken kavga etsek dahi, bir orta yol bulmaya hevesli olan hep o olmuştu. Ben çoğu zaman gemileri yakıp kaçmaya karar vermişken, beni durduran hep o oldu.”

“Evet de o zaman niye yaşandı bütün bunlar? Neden bir e-postayla ayrıldı? Amerika’dan dönüp onca yılını beraber geçirdiği kadına en azından yüz yüze bir açıklama yapabilirdi.”

Ben de bunu düşündüm ya hep Talin. Neden?

“Cevabını veremediğim, bize dair tek soru bu. Neden? Biliyor musun ben o e-postayı aldığım günden beri her gün evimizin tavanına monte edilmiş sabit bir kameranın bakış açısından izler gibi yaşadıklarımızı, kendi davranışlarımı, söylediklerimi, onun için yaptıklarımı, yapmadıklarımı an be an kafamda evirip çevirip bu sorunun cevabını arıyorum.”

“Ve tabi ki bulamadın. O yüzden bugün onu gördüğünde darmaduman oldun.”

“Nasıl olmayayım? Cevap karşımda ama benim onunla yüzleşmeye cesaretim yok.”

“Ah be kızım! Hayatımda tanıdığım en sağlam, en güçlü kadınlardan birisin sen. Hatta belki en güçlüsü. Neden cevap aramak yerine, bazı soruların da cevapsız kalabileceğini kabullenmiyorsun. Bazen kabullenmek en iyi ilaçtır.”

“Denemedim mi sanıyorsun? Üstelik bugüne kadar da başardığımı sanıyordum. Yanılmışım. Onu gördüğüm andan itibaren bütün o cevap arayan sorular, ikilemler teker teker geldi yerleşti aklıma yeniden. Sanki üstünden hiç zaman geçmemiş gibi. Sanki her şey dün yaşanmış gibi.”

“Peki şimdi ne yapacaksın?”

“Gerçekten bilmiyorum. Bir yanım git yüzleş, o zaman kaçtığın için soramadığın bütün soruları çatır çatır sor, diğer yanım boş ver ne gereği var aynı şeyleri yeniden yaşamanın diyor.”

Talin, uzanıp elini tuttu Selin’in.

Bir kadının bir erkeğe karşı savaşında hemcinsinden görebileceği en sıcak, en samimi dokunuştu bu. Senin yanındayım, bunları ben de yaşadım, sen haklısın, sen değerlisin demenin samimi bir yolu. O da aynı şekilde karşılık verdi. İki kadın el ele gülümsediler birbirlerine. Sonra bu duygusal anı Talin bozdu tekrar.

“Kızım ben iyice çakırkeyif oldum bak, duygusala bağladım yine.”

“İlahi Talin ya! İyi ki varsın! Eeee hadi kaldır bakalım kadehi, ne demiştin? Gece daha uzun.”

Kadehlerini tam havada tokuşturacakken arkadan tanıdık bir ses duydu Selin.

“Oooo afiyet olsun hanımlar.”

Murat’dı.

“Murat?”

“Naber Selin? Otelde akşam yemeğinde göremeyince resepsiyona sordum, acaba otelden ayrıldın mı, diye. Allah’tan sizi restorana bırakan şoför resepsiyonda başka misafirleri bekliyordu da denk geldim. O söyledi sizi buraya bıraktığını.”

“Veee siz de bizim burada olduğumuzu öğrenince geldiniz.” Talin’in sesi alaycıydı. Murat’ı dolaylı yoldan taşlıyordu.

“Evet” dedi Murat, atılan taştan hiç rahatsız olmuşa benzemiyordu.

“Umarım rahatsız etmiyorumdur.”

Sonra hiç teklifsiz, kendinden emin Selin’in yanındaki sandalyeyi çekip oturdu. Garson hemen gelip Murat’ın kadehini doldurdu. Tam buzu da koyacakken Selin buz istemez dedi. Der demez de Murat’la göz göze geldiler.

“Unutmamışsın”

“Aklımda kalmış”

“O zaman birlikte unutmadıklarımıza kaldıralım mı kadehlerimizi?” dedi Murat.

Talin Selin’e baktı. Az önce masada içini döken kadın gitmiş, gözleri öfkeyle parlayan bir aşk kurbanı gelmişti. Birazdan kıyamet kopacaktı.

“Kadeh kaldıralım tabi de” diye söze girdi Talin hemen.

“Yalnız benim anlamadığım…”

“Ne istiyorsun Murat?”

Selin’in sesi keskin bir bıçak gibi ortadan ikiye bölmüştü soludukları havayı. Bir yanda Talin’in güvenli hava sahası. Diğer yanda Murat ve Selin’in ancak tek kişiye yaşam hakkı tanıyan düello alanı. Talin artık oyunun dışında kalmıştı. Kadehini de alıp sessizce kalktı masadan ve içerideki bara gidip düelloyu oradan izlemeye karar verdi. Aynı savaş alanında yaraları sarmak için bekleyen sıhhiyeciler gibi o da arkadaşını orada bekleyecekti.

“Konuşmak istiyorum sadece Selin.”

“Konuşmak mı? Allah Allah? Sen konuşur muydun ya?”

“Ne saçmalıyorsun? Çok mu içtin sen?”

“Diyorum ki konuşmak yerine söyleyeceklerini e-posta ile gönder istersen. Hem böylesi tam Murat Tandoğan tarzı.”

“Dediklerinden hiçbir şey anlamıyorum Selin. Bana bir şey söylemek istiyorsan açık konuş lütfen. Çünkü ben bu gece seninle açık konuşacağım. Daha doğrusu yıllardır sormak istediğim soruyu sorup senden de adamakıllı bir cevap alıncaya kadar peşini bırakmayacağım.”

“Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Sen mi soracaksın bana soru? Bu ne yüzsüzlük ya! Nasıl bir adamsın sen? Asıl senin bana borçlu olduğun cevaplar var. Asıl ben sana soru soracağım.”

“Peki, öyle olsun. O zaman sen sor bakalım ilk.”

“Bak yine büyüklük taslıyorsun bana. Hiç değişmemişsin. Benimle artık böyle üst perdeden konuşamazsın, senin karşında öğrencin yok eskisi gibi.”

“Yahu, sor işte ne soracaksan. Yoksa ben soracağım.”

“……………………….”

Neden Selin?

“Neden terk ettin beni? Neden telefonlarıma çıkmadın? Neden bir açıklama yapmadan gittin? Neden? Neden?”

Selin, duyduklarına inanamıyordu. Murat karşısında gardı düşmüş küçük bir çocuk gibi yalvaran gözlerle onun ağzından çıkacak cevabı bekliyordu. Bütün bedeni ile Selin’e dönmüş, omuzları düşmüş, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Onu hiç böyle görmemişti Selin. Kısa bir anlığına aklını yitirdiğini, geçmişi hatırlamadığını ya da ona geri dönmek için böyle saçma sapan bir oyuna başvurduğu ihtimalleri geçti aklından. Ama sonra kendi yaşadıklarına tutundu. Kendi acılarına. Terk edilmişliğine. Kandırılmışlığına.

Neden mi? Sen mi soruyorsun bunu bana?

“Neden, ha? Bak ben o zaman senin hafızanı tazeleyeyim. Melek’le birlikte Amerika’ya o üç aylık seminerden dönmenize iki hafta kala bir e-posta geldi senden. Üç aylık ayrılığın kafanı iyice netleştirdiğini, artık eskisi gibi hislerin olmadığını, ciddi bir ilişkinin kariyerinin o döneminde sana göre olmadığını, benim daha iyilerine layık olduğumu, beni hak etmediğini hatta en acınası da sana beni bıraktığın için sonradan müteşekkir kalacağımı yazmıştın. İnanmak istemedim önce. Bir yanlışlık olmalı dedim. Seni defalarca aramaya çalıştım. Her defasında da telefonu meşgule aldın. Sonra Melek’le konuştum. Bana senin kendisine âşık olduğunu itiraf ettiğini ama arkadaşlığımızın hatırına böyle bir şeyi asla yaşanmamış kabul edeceğini söyledi. Bunları da nasıl bir adamı beklediğimi bilmem için anlattığını söyledi.”

Boğazı kurumuştu Selin’in. Susuzluktan değil, anlattıklarını yeniden yaşıyor gibi heyecanlanmıştı. Kadehindeki rakının hepsini bir dikişte içti. Anlatmıştı işte. Yüzleşmişti onunla. Murat’a baktı. Ağır bir dert tomurcuklanıyordu yüzünde. Karşıdan bakıldığında bile görülebilen kocaman bir soru işaretinin arkasında bekleyen devasa bir dert.

Etraftaki masalarda eğlenen insanların bıraktığı kırık dökük konuşmalar asılı duruyordu havada, bir tek onların sesi, bir tek onların kahkahalarının kayıp mezürleri dolduruyordu aralarındaki uzun, bitimsiz boşluğu. Murat’ın omuzları iyice düşmüştü.

“Ben değildim” dedi birden.

“Sana e-posta göndermedim ben hiç. Amerika’dan dönünce sana anlatacaklarım vardı, belki sen beni terk edecektin, belki de affedecektin bilemiyorum Selin. Ama ben senden ayrılmayı tek bir gün, tek bir dakika aklımdan dahi geçirmedim. Bir sürü şey geldi aklıma. Melek’le aramızda geçenleri sana anlatmaya fırsat bulamadan başkasından duymuş olabileceğin gibi mesela. Ama bu asla ve asla Melek’in sana anlattığı gibi bir aşk mevzusu değildi. Sadece alkol alınmış bir gecenin sonunda hatırlamadığım bir hataydı ve bir daha hiç tekrarlanmadı. Sonrasında seni aramak istediğimde cep telefonun kapanmıştı ve evi de terk etmiştin. Kendi telefonumun arama hafızasına bakmak istedim tabi hemen. Beni arayıp ulaşamadıysan diye ama telefonum doktor odasından çalındı.”

Tüm bunları neredeyse hiç nefes almadan anlatmıştı. Sanki duraklasa Selin elinden tekrar kayıp gidecekti.

Unutulduğu sanılan her şeyin ağırlığı iyice belirginleşiyor, daha da taşınmaz hale geliyordu artık ikisi için. Murat da Selin de anlamışlardı olanları. Kırılmış kalpler, çökertilen gurur, gizli gözyaşları, dize getirilmiş aşk ve ihtirasın mayaladığı kötü bir meleğe toslamıştı aşkları.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Emel Erem 22 Mart 2018 at 18:34

    Dünya var oldukça kötüler ve kötülük de olacak. Böylesi cadı Melekler de…. Ellerine sağlık, kutluyorum.

    • Cevapla Beril Erem 23 Mart 2018 at 16:35

      😊😘😘

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 22 Mart 2018 at 23:43

    Bir solukta okudum ✨✨✨

  • Cevapla Beril Erem 23 Mart 2018 at 16:35

    Teşekkür ederim😊

  • Cevap Yaz