Sentez

Küçük Kız

22 Nisan 2018

Küçük Kız

Elini çenesine dayamış, en az kendisi kadar dört çocuğun daha rahatça oturacağı pencere pervazında, yağan karı izliyordu küçük kız. Ev üstüne ev yapılmış kerpiç evlerin en tepesindeydi evleri. Köye yukardan bakabiliyor; yolu, karşı dağları izleyebiliyordu.

Arkasından gelen seslere aldırmadan, kendi dışında on çocuğun daha yaşadığı tek odada, sobanın ısıttığı karanlık dünyasını, bir tek karşı dağın yamacındaki Ermeni kilisesine bakarken kurduğu hayaller aydınlatıyordu.

Küçük kız çevresindeki tüm çocukların aksine hüzünlüydü her zaman.

Düşüncelerini anlamayacak kalabalık ailenin içinde kendini iyi hissetmenin yolunu ararken, hayallere sığınmıştı küçücük yüreği.

Önceleri bilmediği bir dilde yayınlanan televizyon programına merak sarmıştı. Oradaki renkli hayat onu içine çekmişti. Dilleri, akustik bir ahenkle geliyordu kulağına. O dilde konuşan kimi görse hiç bıkmadan dinleyebilirdi. Ailesinde, çevresinde, tanıdığı yirmi haneli, yüz altmış nüfuslu köyünde, kendi içinde, daha sert bir dil vardı. Farklılıklar herkesi çektiği gibi onu da çekmişti.

Daha annesinin karnındayken duymaya başladığı bu ses kaderiydi!

Dil, insanın kaderini çizerdi, öyle söylemişti öğretmeni o çok sevdiği ahenkli dil ile. Okula gitmeyi en çok da o dil sayesinde istemişti. Öğretmeni evlerine gelip, o ve kardeşlerinin ismini yazarken, muhtarla konuşurken, anlayamamıştı onları ama sevmişti, sevinmişti. O sihirli dünyadaki insanların dilinden konuşuyordu öğretmeni, onlar gibi giyinmişti, onlar gibi bakıyordu, kendininkiyle aynı renk zeytin karası gözleriyle gülümsüyordu.

Okula giderse en çok da o sihirli dünyada yer alacağını düşünerek heyecanlanmıştı.
Önce bu dili öğrendi, sonra okumayı. Öğretmeninin ona verdiği kitaplarda tanıdı başka hayatları. Kendininkinden çok uzak olan evleri, aileleri, başka çocukları tanıdı. Dedelerinin dizlerinde oturup masal dinleyen çocukların hayatlarını.

Onun dedesi masal anlatmazdı. Ailenin erkekleri bir araya geldiğinde hep bir savaştan konuşurlardı. Çözümlenemeyen her gün, birilerinin öldüğü savaştan. Ölüm, evlerinin baş konuğuydu. Duvarlarında asılı silahlarla barışık yaşamayı o başarmıştı, ama ne köyü, ne de ülkesi başarabilmişti bunu.

Öğretmeni okulda; sevgiden, barıştan, insanlıktan bahsedip, sevginin her şeyi aşacağını anlatırken, evde sevgisizce, nefretle dolu cümlelerin içinde doğruyla yanlışı karıştırır olmuştu. Oysa ki, hiç tanımadığı arkadaşları vardı sevgiyle ona kitaplar yollayan. İsmini televizyondan duyduğu, izlediği o kentte kardeş okulları vardı. Oradan tanımadığı arkadaşlarından kitaplar geliyordu, içinde gülümseyen fotoğrafların olduğu, mektuplar yazılmıştı. Sevgiydi bunu yaptıran uzakta ki arkadaşlarına…

Kiliseye baktı!

Oraya ilk gittiğinde daha küçüktü, köyde oynarlarken oraya kadar çıkmışlardı arkadaşlarıyla. Farklı taşlarla örülmüş, üzerinde değişik işaretlerin olduğu bir yerdi kilise. İlgiyle incelemişti duvarlarını, orada çok uzun yıllar önce yaşamış insanlar vardı. Cami onlar için neyse, Emeniler için de kilise o demekti. Yine öğretmeninden öğrenmişti bunu da.

Köyün camisine Kur-an öğrenmek için giderlerdi yalnızca, orada dua edildiğinde kabul olacağını söylemişti cami hocası. Sonradan kendi mantığıyla kurduğu fikirle, kilisede de dua edildiğinde kabul edileceğini düşünür olmuştu. Böyle böyle duaları hayallerine, hayalleri gerçeklerine karışmıştı küçük kızın…

Gözlerini pencere kenarından kiliseye dikip, kendi dünyasını unutup başka bir dünyaya, hayalleriyle karıştı küçük kız. Yeni dünyasında gökyüzüyle denizin mavisinin karıştığı bir deniz kenarında, herkesin mutlulukla kahkahalar attığı, sevgi dolu gözlerle birbirine baktığı renkli bir hayattaydı. Gülümsedi, renkli rüyalarının hayalleriyle karıştığı tatlı bir uykunun kapısında kaldı. Uykuya yenik düşmüş gözleri, gülümsemeyle kapandı küçük kızın.

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz