Uykusuz Klavye

Kapımda Ayrılık Var – 5

3 Mayıs 2018

6.GÜN | Kabulleniş

Midemdeki ağrı ile uyandım sabah. Saate baktım, altı on sekiz. Normal zamanlarda bu saatte kalkabilmem bir mucize olurdu. Hatta seyahate giderken; eğer erken saatteyse uçağım, o gece uyumazdım. Dört günün ardından yatağıma gelebildiğim için mutluyum, bu sefer rüya ya da kâbus görmedim. Gözlerimi kapatırken onunla birlikte gittiğimiz seyahatleri geçirdim aklımdan. Belki de o yüzden oldukça mutlu ve huzurlu uyudum gece. Uyandığımda hissettiğim acı da dünkü gibi değildi. Yumru midemden çıkmış çok şükür, kalbime baskı yapıyor artık. Yakında boğazımdan tırmanıp ağzımdan çıkacağına, yok olacağına işaret mi bu acaba?

Banyoda yüzümü yıkarken kendimle karşılaştım. Keşke karşılaşmasaydık der gibi bir hali vardı. Umursamadım. Seni de toparlayacağım yavrum. Hele önce şu midemi bir doldurayım. Beş gün sonra ilk defa kahvaltı yapmak için heveslendim. Ancak evde taze ekmek yok. Çaresiz buzdolabından günü geçmiş tost ekmeğini alıp onun yeni ev hediyesi olan ekmek kızartma makinesinde kızarttım. Buzdolabında sadece rokfor bulabildiğimden perişan bir asillikte yanık ekmek üstüne rokforlu bir kahvaltı yaptım.

Saat daha çok erken ve ben böyle erken saatte ne yapılır bilmiyorum çünkü tatil günlerinde hiç bu kadar erken kalkmamıştım. Kendime yine bir meyve çayı hazırladım, bu seferki çilek ve narlı. Meyve çayımı alıp bilgisayarın başına geçtim tekrar, kim bilir belki gece uyku tutmamış ve aklına gelmişimdir, belki özledim diye mesaj atmış da olabilir. Bin bir türlü olasılık geçti aklımdan. Onu bana geri döndüren. Benim onu affettiğim. Halbuki kocaman bir boşluk var artık hayatımda. Boşluğun bir ucunda ben, bir ucunda o. Görünmez bir umut ipliği ile çekiştirip duruyorum kendime doğru. Tekrar o boşluğa oturtmaya çalışıyorum Yaman’ı. O gittikten sonra fark ettim. Hayatımı en çok onunla doldurduğumu. Şimdi kendime ait tutunacağım bir dal bulamamam hep bu yüzden. Anladım. Artık beni sevmiyor. Ve bunu kendime itiraf ederken bile korkuyorum.

Dünden farklı hissettiğim şeyi buldum işte: Korku. İlk defa korktuğumu hissediyorum. Şu son birkaç gündür sadece olanların şok etkisindeydim ama şimdi kabullenmem gerektiğini fısıldıyor sanki biri. Kabullenmek istemiyorum oysa. Bu; okuldayken aşı olmaktan korktuğunuz ama istemeseniz de arkadaşlarınızla dolu o kuyrukta avuçlarınız terleyerek sıranın er geç size de geleceğini bilmeye benziyor. Elim ayağım kesildi. Vücudumu zar zor duvara dayayarak yere çöküyorum. Ellerim hissedilmeyecek kadar hafifleşti, onları görüyorum, hareket ettirebiliyorum ama hissetmiyorum. Karnımdaki yumru öyle büyüdü ki, boğazımdan yukarı doğru tırmanıyor.

Yarabbim! Kusacağım galiba!

Yerimden kalkıp banyoya gidemedim bile, üstelik kusmanın akabinde şiddetli bir ağlama krizi gelip kâbus gibi çökünce üstüme, uzunca bir süre duvarla kustuğum yeşilimsi sıvı arasına sıkışıp kaldım. Zaten ne kusacaktım ki, doğru dürüst katı hiçbir şey girmedi mideme günlerdir. Ağlama krizimin bitmesini bekleyemeden kalkıp mutfağa gittim. Havlu kâğıtla yeri temizledim sonra banyoda elimi yüzümü yıkadım. Hala ağlamaya devam ettiğim için yüzümü yıkamam hiçbir işe yaramadı. Çünkü gözümden nehir gibi akan gözyaşım nedeni ile suratıma çarpan soğuk suyu hissedemiyordum. İnanılmaz bir ağrım var. Kırmızı koltuğa uzandım.

“Bir gün yine beni sonsuz bir aşkla sevecek bir erkekle oturabilecek miyim bu koltuğa acaba?”

Saat on bir. Pencereden akan güneş ışığına uyanıyorum. Yüzümü nasıl da ısıtmış, okşar gibi adeta. Korkum hala olduğu yerde, yumru da dümeni kırılan bir gemi gibi boğazıma oturmuş.

İstediğim tek şey toparlanabilmek şu anda. Ayağa kalkmak. Ağlamayı kesip, kendimi suçladığım davaları zaman aşımına uğratıp yolumda yürümem gerek. Kendime söz veriyorum.

Bir daha asla ama asla…

İyi oldu aslında! Beni hak etmeyen ve onunla paylaşmayı umduğum hayat boyunca bana yalan söyleyecek ve beni aldatacak bir erkekten kurtuldum. Belki bu bir fırsat hayatımda. Yaman’sız da bir hayatın mümkün olabileceğini kendime ispat etmem için bir şans. Onun boşluğunu daha anlamlı kılacak şeylerle doldurabilirim. Kendimle mesela.

“Başımıza gelen her kötü şey, mutlaka başımıza gelecek iyi bir olay için gerçekleşir”

Yani bu ayrılık, belki de benim mucizemin gerçekleşmesi için bir sebeptir.

Bunları düşünürken, iyileştiğimi fark ettim. Kendimi telkin edebiliyordum. Kendi gücümün, özümün kapısında dolaşan kayıp bir ruh değilim artık.

Telefon çalıyor. Yine tanımadık bir numara. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi fırladım yerimden. Arayan o değil. O kadar telkinden birkaç dakika sonra bu hayal kırıklığını yaşamam garip.

“Alo?”

“Alloooo” her zaman uzattığı gibi.

“Merhaba Arzu ben. Ne yapıyorsun bu akşam? Sana geleceğim değil mi, konuştuğumuz gibi?”

İlk defa bir insan görmek geliyor içimden.

“Tamam gel ama yanında tribüşon da getir”

“Tribüşon mu? Seninkine ne oldu canım? Kime sapladın yine?”

“Aman Arzu! Ayşegül’e giderken götürmüştüm geçen akşam onda kaldı”

“Tamam, tamam getiriyorum. Hadi see you “

“Ha Arzu…Alo?”

“…………………………”

“Alo?”

Kapandı. Haberi yok kesin. Son arayan numaralara bakıyorum. Yok. Arzu’nun numarası değil bu. Ben dün Ayşegül’le konuştum mu? Ayşegül müydü bu yoksa? Rehberden Arzu’nun numarasını bulup arıyorum hemen. Çalıyor. Açılmıyor. Bir daha arıyorum. Meşgule düşüyor. İstemiyorlar. Niye ama? Yaman’ı onlardan ayırdığını düşünüyorlar çünkü. Orada kalsaydı hayatı mahvolurdu. Şimdi mahvolmadı mı peki? Kendi hırsların için harcadın kardeşimi. Oysa her şey daha farklı olabilirdi. Sen istemedin. Kafamdaki bu sesler. Deliriyorum galiba. Geliyorum dedi ama. Duydum. Konuştum. Gerçek olan bu. Akşama misafirim var. Duş almam lazım. Temizlenmem. Üç saat kaldım banyoda. Medeniyete hoş geldim!

Yalnız evi de toparlamak lazım. Mutfaktaki kokuya yapabilecek bir şey yok artık. Ne yaptıysam fayda etmedi. Yatak odası keza aynı şekilde, salon desem her şey her yerde. İşe yatak odasından başladım. Yatak üzerindeki havlu kâğıtları toparladım önce, sonra yatağı düzeltip yerdeki kıyafetleri dolaplara kaldırdım. Sonra salona geçtim, neyse ki orası çok büyük olmadığından daha kolay bitti. Ardından mutfak ve banyoyu da halledip kırmızı koltuğuma attım kendimi.

Tam gözlerimi kapatmışken telefonum yine çalmaya başladı.

“Buket, bak bu Eda. Senin kardeşin.”

“Kardeşim mi?”

“Evet öyle. Hadi bakalım somurtmayı bırak da gelip hoş geldin de kardeşine.”

“Benim kardeşim yok.”

“Buket, ne diyorsam onu yap!”

“Eda?”

“Naber Buket? Aklıma geldin, bir arayayım dedim.”

Neden böyle bu kız? Ya felaket haberi vermeye ya da almaya arar hep.

“Eh işte. Çok iyi değilim aslında.”

“Ne oldu?”

“Yaman’la ayrıldık.”

“……………”

Sessizliğinde bile alttan suçlayıcı bir ton var hoşuma gitmeyen. Sanki Yaman’la ilgili bütün pişmanlıklarımı itiraf ettirmek ister gibi. Hem de bunları daha ben kendime tamamen itiraf edememişken. Bir türlü adını koyamadığım bir yabancılık. Varlıklarının sonradan farkına varan iki kadının kardeş olmayı beceremeyen halleri.

“Bir şey söylemeyecek misin?”

“Ne söylememi istiyorsun ki Buket?”

“Bilmem. Mesela neden diye sorabilirsin. Ya da senin için zor olacak ama iyi misin diye de sorabilirsin. Hatta bir şeye ihtiyacın var mı? diye.”

“Bunların hiçbirini sormama gerek yok. Hepsi cevabını bildiğim sorular çünkü. Ama bütün bunları artık aşmamız gerekiyor. Öyle değil mi? Yaman, babam, annen, ben…Hepimiz senin hayatında senin için var olmak zorundaymışız gibi davrandın yıllarca. Teker teker hepimizin hayatını mahvettin. Şımarıklıklarınla, bitmek tükenmek bilmeyen isteklerinle bir tane insan bırakmadın etrafında. Aş bunları artık Buket. Kendine dön de bir bak!”

Ellerim mi titriyor benim? Yoksa üzerinde durduğum dünyanın çöküşüne mi tanıklık ediyorum? Haykıramadıklarım boğazıma kılçık gibi takılmış durumda. Hepsini dökmek, çıkarmak istiyorum. Hırıltılı bir ses geliyor sadece.

“Aşmak mı?” diye soruyorum. Ya da kendi kendime konuşuyorum yine. Çünkü Eda freni boşalmış tır gibi üzerime gelmeye devam ediyor.

“Sen hep böyle bencildin. Dünya senin etrafında dönüyor sanki. Zannediyorsun ki bir tek senin acın var, bir tek sen haksızlığa uğruyorsun. Sana bir şey diyeyim mi Buket? Ne yaşıyorsan hepsini hak ettiğin için yaşıyorsun!”

“Yeter! Sus artık!”

“Şimdi susmamı istiyorsun demek. Az önce sessizliğimden yakınıyordun halbuki. Ama madem söylediklerim hoşuna gitmiyor, öyleyse seni bir daha hiç aramam.”

“Yaman aradı.”

“Ne?”

“Geçen gün Yaman aradı diyorum”

“Delirmişsin sen. Olabilir mi böyle bir şey?”

“Delirmedim Eda. En azından henüz değil. Emin değilim ama içimden bir ses onun olduğunu söylüyor.”

“Peki, bak ne diyeceğim. Akşam sana geleyim. Çok gerildik ikimizde. Hem şu arama meselesini konuşuruz hem de aramızdaki meseleyi normal iki kardeş gibi oturur çözmeyi deneriz. Olur mu?”

“Tamam”

Aramızdaki meseleyi normal iki kardeş gibi oturur çözmeyi mi deneriz? Aramızda çözülecek mesele yok, kapatılamayan mesafeler, geri döndürülemeyen yıllar var oysa. Kabul etmedim. Doğru. Kardeşim olarak kabul etmedim. Ona değildi tepkim, babama idi. Onca yıllık sırrını paylaşmak yerine, bana o sırrı dayatmaya çalışmıştı çünkü. Ben kimdim ki Eda’yı kabul etmeyecek? Hayatım beni sevecek insan bulmaya çalışmakla geçti. Hangimiz daha yalnızdık acaba? Varlığın içinde yoksunluk çeken ben mi? Yoksa yokluğun içinde anne ve babasının varlığını, sevgisini hissederek büyüyen Eda mı?

>> Sonraki Bölüm

<< Önceki Bölüm

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz