Uykusuz Klavye

Kadifeden Kabuk

28 Haziran 2018

Kadifeden Kabuk

Kadife eşofmanının paçalarını sıyırıp odanın baş köşesindeki koltuğa bağdaş kurup oturdu. Kapıyı açtığımdan beri anlatıyor da anlatıyor. Çoğunu dinlemiyorum ben. Ara sıra kafamla onaylıyorum. Bu yetiyor ona. Dinlendiğine kanaat getirip, başka bir konuya geçiyor hemen.

“Neymiş efendim? Sarkastiklerin bam teli olmazmış. Nah olmaz!”

Şırraak! O malum hareket. Konuşurken tükürükleri bulaşıyor dudağına.

“Bak Nilay’a. Kocası olacak o yavşağa ya herro ya merro dedi gördü anasının… Neyse, neyse hadi yap kahveni hemen sen.”

“Sen de içer misin?” diye sordum.

“Ay yok kız, sabahtan beri içim dışım çay, kahve oldu zaten.  Necla ablalara da uğradım. Gün yapmışlar. Ayol koca koca kadınlar, gıdıları olmuş koyun götü gibi. Böyle yağlı yağlı, konuştukça bir sağa bir sola sallanıyor. Hala daha aşna fişne peşindeler. Ulan kim bakar size?”

İçeriden sesi iyice yükseliyor.

“Hele o Saliha yok mu, o Saliha? Tutturdu illa bana da bak diye. Geçen sefer olanları biliyorsun. ‘Yeminliyim, bir daha sana bakmam’ dedim. Vallahi billahi dedi. Oğlunun, kızının üstüne yeminler etti. İki gözü önüne aksınmış. Ulan o şaşı gözlerin aksa bana ne? Ama oğlanın adı geçince tabi içim eridi. Öyle yarım yamalak bakıverdim işte.”

Feyyaz. Saliha’nın oğlan.

Üzerine yeminler edilen, kezzaplar dökülen Feyyaz. Cız etti içim hatırlayınca. Cezvedeki kahvenin kabarmasını beklerken tutamadım kendimi. Ağlamaya başladım.

“Manyak karı!” deyip sustu. Bana dedi zannettim. Kısa bir sessizlik. Sigara yaktı kesin. Devam etti sonra.

“Ben annedir, belki merhameti ile sarıp sarmalar, korur yavrusunu dedim. O ne yaptı? Gitti bütün anlattıklarımı o psikopat kocasına ispikledi. Bugün de bana onun falını baktırıyor. Af çıkacak mıymış? Kocası ne zaman dönecekmiş evine? Beni de günahına ortak etti orospu. Ay bak konuştukça sinirlerim tepeme çıkıyor yine.”

Sesi mutfağı doldurdu. Dönüp baktım arkamda küllük aranıyor. Pencere pervazında duran küçük küllüğü uzattım. Sonra annemden tek hatıra kahve fincanına doldurdum kahvemi. Niyet ettim hatun kişiye. Âmin. Annem görse çıldırır. Fincanının bende olduğunu bilmiyor. Bozdum onun o güzel takımını. “Defol git, gözüm görmesin seni” demişti en son. Senin gibi bir oğlum yok benim! Yok! Hiç oldu mu? Sen kendini bensiz bırakabildin de ben sensiz olamıyorum işte anne. Al bak şu kahve fincanına doladım kokunu. Her kahve içişimde senin kokunu içiyorum.

“Üzülme be abla! Sen söylemesen bakkalın çırağından duyacaktı zaten herkes. Ağzında bakla ıslanmıyor ki ibnenin. Sen yine Saliha’nın analığına güvenmişsin ama onda o da yokmuş.”

Diz dize oturduk salondaki kanepede.

Ben annemin kokusunu içtim, o Saliha’yı anlattı. Dışarıda mermer gibi bir gök. Bulutlarla alacalı. Yağacak desem değil, güneş açacak desem, o da değil. Benim gibi arada sıkışmış, sıkılmış, her an patlayacak.

“Hadi bittiyse kapat da açık soğumasın telvesi” dedi birden.

Bitimsiz fallarım benim. Her defasında farklı biçimlerde ama aynı hevesle yorumlanan, sonu hep beklenene ya da özlenene çıkartılan fallar. Bunun öyle olduğunu bilir de insan, yine de o küçücük fincanın içinden çıkarılacak anlamlara dayandırır ümitlerini.

“Kız Gizem daldın gittin yine. Ver hadi şu fincanını, bak daha kafeye gideceğim. Çok müşteri varmış bugün. Anam herkes fal derdinde.”

Uzattığım fincanı özenle kaldırırken sanki bütün geleceğimi, sırlarımı bir bir açığa çıkaracakmış gibi ciddileşti yüzü.

Sonra fincanın içindeki telvenin tabağa akmasını hevesle beklerken bir şey oldu. Telve, kalıp gibi fincanın dibinde kaldı. Fala ne hacet? İşte benim hayatım. Kendimi bildim bileli gelecek zamanla kurduğum cümlelerle dolu hayatımın en boktan evresinde, işte aynı bu telve gibi yapışıp kaldım kendi kabıma.

“Aaaaa! Bak tatlım şu ince uzun yolu görüyor musun? Bak, bak sonunda apaydınlık bir yol var. Çok güzel, ferah.”

“İnşallah”

“Ayy! Yüreğini ve aklını iki parçaya bölmüşsün kız. Birinde herkesin bildiği sen, diğerinde ise kimseye açmadığın; kendi içinde tuttuğun tüm duygusal birikimin. Ah güzelim benim, hiç kimseye anlatamıyorsan bile, bir bardak suya anlat derdini, sonra dök. İnan rahatlarsın.”

Anneannem yapardı hep.

“Orçun çok içine kapanık” derdi annem. Suya okuyup üfleyeyim. Hiç erkek arkadaşı yok, hep kızlarla oynamak istiyor. Suya okuyup üfleyeyim, bir şeyciği kalmaz. Orçun olmaktan nefret ediyorum. Ben Gizem olmak istiyorum. Suya okuyup üfleyeyim, hemen geçer. Geçmedi. Geçmiyor. Hastalık değil ki bu geçsin.

“Her konuda kendini eleştirmeye çok müsaitsin. Senin bu durumundan istifade etmeye çalışan art niyetli insanlar var. Her şeyden önce kendine güvenmeli ve kendini sevmelisin.”

“İnsan en çok kendinden nefret ediyor be abla. Kim veya ne önüne geçebilir ki bunun? İnsana kendinden daha büyük bir düşman mı var? Asla kazanamayacağın savaşların er meydanıdır vicdan çünkü. Bir açık kapı bırakır insana, o da gider kendini o aralıktan yaralar. Ne çok aralığım var benim bir bilsen. En ağırıma giden ne biliyor musun? Hiç pişman olmadım. Ama hep bir şüphe duydum. İçimde hep başka türlüsü mümkün olur muydu sorusunu sorduran, aralıklarımdan sızanlar oldu. Ve onlar en güvendiklerimdi.”

“Aaaa bak, bak burada bir asa veya değnek var.” işaret parmağı ile kahve fincanın içinde uzun bir çizgiyi işaret etti.

“Eline büyük bir güç veya imkân geçecek kız senin! Bir, bilemedin iki vakte kadar seni bir yol bekliyor. Bu yollardan birisinde de bir erkekle yolların kesişiyor. Bak burada da V harfi çıkmış. Zafer işareti gibi.”

Kolunu kaldırıp eliyle zafer işareti yaptı.

Gülümsedim. Oysa içim ağlıyor günlerdir. İçine doğduğum bedeni terk edeceğim, yeni bir bedene, kimliğe kavuşacağım gün geldi çattı. En çok istediğim, en hayalini kurduğum, duasını en çok ettiğim gün bugün. Uğruna ödediğim bedellerin, terk ettiğim insanların, kovulduğum evlerin, içinde istenmediğim hayatların sabahına kurdum tüm saatlerimi.

Aklımdan geçenleri okumuş gibi sarıldı bana.

Çocuk gibi ağlamak isterdim ama yapamadım.

“Her şey çok güzel olacak” dedi bana.

Bunu biliyordum ama yine de bir çocuk naifliğinde, ardını düşünmeden inanmak isterdim ona.

“Niye üzgünsün?”

“Hiç bu kadar canlı hissetmemiştim daha önce. Sanki bir mucizenin, yeniden doğacak olmanın heyecanı doldurdu içimi” diye cevapladım.

En çok acı çektiğinde yaşadığını anlıyor ya insan. Benimki de o hesap aslında.

Sehpaya uzanıp bir sigara daha alıp yaktı. Uzun uzun çekti içine. Aynı yollardan geçmiş bir insanın bilgeliğiyle bir şey diyecekti ki vazgeçti. Gözlerinden anladım. Dışarıda hava iyice bozmaya başlamıştı. Güneş de kaybetmişti bulutlarla verdiği savaşı belli ki.

“Hava bozuyor. Hadi yağmura yakalanmadan ben kaçayım” deyip ayaklandı. Kalkarken kadife eşofmanına değdi elim.

“Abla” dedim. Biraz daha kal. Çok ihtiyacım var şefkatli bir dokunuşa. Ne olur biraz yatayım dizlerinde.”

Sanki bunu söylememi bekliyormuş gibi itiraz etmeden yaslandı arkasına. Yatırdı başımı dizlerine ve saçlarımı okşamaya başladı.

“Ah be yavrum hiç kaybetme olur mu içindeki çocuğu” diye fısıldadı kulağıma.

“Ben sadece içimdeki çocuğu öldürmedim abla” dedim.

Annemin oğlunu, babamın geleceğe dair hayallerini de öldürdüm.

Ve bunu söylediğim anda gözlerimden yaşlar boşaldı.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz