Uykusuz Klavye

Yalelli

14 Haziran 2018

Yalelli

“Kafa bir dünya geldi bu dün gece. Ağzına doğru çakmak çaksan alev alır yemin billah. Öyle içmiş. Akıl desen yalelli, iki cümleyi bir araya getirip konuşamıyor. Sıkıcı bir şarkının nakaratı gibi aynı yerlerde dönüp duruyor.”

“Eeee?”

“Moralim çok bozuk, sende kalacağım, dedi.”

“İyi madem, dedim. Bir kahve yapayım, sen de duşa gir de kendine gel biraz.”

Az sonra çıktı banyodan.

“Yürü gidiyoruz, dedi.”

“Dur lan nereye böyle anadan üryan? Üzerine giy bari bir şeyler de öyle gidelim” dedim.

Bir taraftan da ne yapsam da dışarı çıkmaktan caydırsam diye düşünüyorum. Aklıma Hale geldi. Mehmet giyinmek için içeri gider gitmez, hemen Hale’ye mesaj attım. Gecenin o saatinde hiç umudum yoktu ama hemen cevap verdi. Yeliz de bende diye. Şaşırdım. Belli ki konu onunla alakalıydı. Hayırdır? Onlar ayrılmamışlar mıydı, diye sordum hemen. Uzun hikâye dedi. Gerisini anlatmadı. Neyse, ne yapalım diye sordum. Serdar’ı ara dedi. O da konuyu biliyormuş. Onu arayacağım aramasına da Mehmet benim Serdar’la konuştuğumu duyarsa fena bozulur. Yeliz’in antropoloji mastırı yaptığı dönemdeydi galiba yakınlaşmışlar bunlar, ondan mütevellit bizimki ne zaman görse terslenir Serdar’a. Halbuki iyi çocuktur. Kaç yıllık dostumuz. Alman Lisesi’nde bizden bir sınıf büyüktü ama 7.20 vapuru ile gide gele bizim tayfaya dahil olmuştu. Hatta bir keresinde Mehmet’in babası postayı koymuş buna, harçlık vermiyordu. Artık ne yaptıysa. Neyse Serdar bizden büyük tabi. Bizim okulda da ağabeylik önemlidir. Bilirsin sen de. İşte bu Serdar bizimkinin bir aylık ulaşım sponsoru olmuştu. Tabi Yeliz mevzusu daha yok o zamanlar.

Neyse ne diyordum?

Hah! Baktım Mehmet’in bırak giyinmeyi, önünü görecek hali yok. Pantolonuna galiz küfürler savura savura paçasıyla bacağını denk getirmeye çalışıyor. Hemen Serdar’ı aradım. Uzun çaldı. Tam kapatacakken nefes nefese açtı telefonu. Ulan şerefsiz! Maraton mu koşuyorsun diye tiye alacaktım ama ona zaman yoktu. Kısık sesle Mehmet’in burada olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu da telefonun diğer ucundan “Ne? Ne?” diye debeleniyor. Mal ya! Neyse baktım olacak gibi değil, mesaj attım.

“Mehmet geldi. Kör kütük sarhoş. Ne olduysa artık tekrar çıkmak istiyor. Hali hal değil. Hemen bana gel, yoksa ben bunu tek başıma zapt edemem.”

İki dakika sonra telefonum çaldı. Serdar. Mehmet’i sakın bırakma diyor. Kolaydı! Yoldaymış, geliyormuş. İyi bari dedim. Ama bir taraftan da tırsıyorum. Ulan bunlar bir araya gelince ortalık savaş alanına dönmesin! Alıştıra alıştıra Mehmet’e söylemem lazım ama nasıl? diye düşünürken Mehmet salona geldi. Pantolonunu neyse giymiş artık bir şekilde ama üstü çıplak. Gözleri desen…Onlar da çıplak. Bir anlam, ifade yok. Bomboş. Güya bana bakıyor ama gözler solumdaki kitaplığa kitlenmiş durumda. Benimle değil de Clive Cussler serisi ile konuşuyor sanki.

“Hadi ben hazırım” dedi.

“Oğlum üstünü giymemişsin.”

“İyi böyle! Çıkalım hemen.”

“Nereye çıkacağız?”

Kozlu’ya demesin mi! Şaka yapıyor diye düşündüm. Emin olmak için sordum tekrar.

“Hangi Kozlu?”

“Mezarlık olan” dedi.

“Lan siktir git! Bu saatte ne mezarlığı?”

“Öyle işte, gitmem lazım. Ya benimle gelirsin. Ya da ben tek başıma giderim.”

“Yahu bu saatte ne vapur var ne motor. Karşı taraf sonuçta, taksiyle gidelim desen gece tarifesi yazar. Dur bir otur, sakinleş de salim kafayla bir düşünelim.”

“Yahu amma dırdır ettin! Bende para var, geçeriz taksiyle. Ama götün yemiyorsa onu bilemem!” dedi. Elini de böyle beş parmağını açıp surat hizasında sabitleyerek.

“Senin ağzını gözünü…” demedim tabi ama içimden neler geçti neler… Onun yerine;

“Serdar aradı, bana geliyormuş.” dedim.

Serdar’ın ismin duyunca bu, önce bir afalladı. Sonra;

“Harbiden mi lan? Serdar mı geliyor?” diye sordu.

“Evet” dedim.

“Çok merak etmiş seni.”

“İyi madem o gelsin öyle çıkalım, hem daha iyi olur.”

Ulan ne tıynetsiz herifmiş bu! Daha iyi olur ne demek lan! Kaç yıllık dostumsun. Ta orta birden tanıyorum ha, yoksa şey etmem, yanlış anlama! Ama yani, gelmişsin zil zurna kapıma, açmışım, içeri buyur etmişim, ulan insan önce bir kere teşekkür eder değil mi? Hay Allah razı olsun der. Hoş onun saraylı hallerine pek yakışmaz ama.

Aaa tabi bak sen onu da bilmiyorsun. Bunlar Burgaz’ın en eski ailelerinden biri. Sait Faik’in evini al soluna, yürü yukarı, oradan sağa Çınarlığa döndüğün ara yol var ya, işte o sokağın içinde bunların köşkü vardı. Bembeyaz, önünde kocaman bir manolya ağacı, arkada dalları göğe değen asırlık çam, balkonlarında sardunyalar, küpe çiçekleri vardı. Ben pek anlamazdım tabi ama anneannesi rahmetli Hümeyra Hanım teyze, toprağı bol olsun, o çok anlatırdı. Ne zaman ziyaretlerine gitsem; bu sardunyadır evladım, o küpe çiçeğidir evladım, öğrenin bunları derdi. Bir kere yüzünü yere eğdiğini görmedim. Saraylı Hanım derlerdi onun için. Burnu yere düşse asaleti almasına müsaade etmezmiş. Yahu gülme! Vallahi öyle! Bizimki de anneannesine çekmiş mübarek!

Neyse biz bekledik Serdar’ı. Bu arada bana da tek laf etmiyor. Sonra Serdar geldi fakat onun da kafa aynı, gözler çakmak çakmak bakıyor.

“Vay kardeşim” diye sarıldılar birbirlerine.

Ben tabi şok. Ne ara kardeş oldunuz lan siz? diye geçiriyorum içimden. Meğer mevzu başkaymış.

Neyse biz Serdar’ın arabayla karşıya geçtik.

“Bir de o halde araba mı kullandı Serdar?”

“Yahu kullanmak ne demek kanka? Irzına geçti arabanın resmen. Ama dur şimdi geleceğim o kısma da. Önce asıl mevzuyu anlatayım ben sana.”

Biz işte sahilden Yenikapı, Zeytinburnu istikametinden yukarı dönüp geldik Kozlu’ya. Tabi o saatte mezarlık ziyareti mi olur? Bütün girişler kapalı. Bunlar iki sarhoş ne yapsak diye birbirlerine akıl danışıyorlar. Yahu kaç kere dönelim dedim, ne işimiz var bizim gece gece mezarlıkta. İşte o zaman döküldü Serdar.

“Bu bizim Mehmet, dün gece Yeliz’e evlenme teklif etmiş.”

“Yok artık! Ciddi misin sen? Ya bunlar hani ayrıldıydılar, hani bir daha bir araya gelmeleri mümkün değildi. Daha iki gün önce Yeliz Mehmet için şeytan görsün yüzünü demişti. Ne oldu da görüştüler tekrar?”

“Yok kanka mevzu öyle basit bir görüşme mevzusu değilmiş.”

Mehmet dün akşam bizim lise tayfasıyla Benusen’e rakı balık yapmaya gitmiş. Oradayken, Hale’nin Instagram hesabından Yeliz’le birlikte paylaştığı fotoğrafı görüyor. Ortalarında Serdar. Altına da yeni başlangıçlar diye not düşülmüş. Bizimki Serdar’ı görünce geçmiş mevzulardan dellenmiş haliyle. Vay birlikteyken de bunlar beni boynuzluyordu diye gaza gelip, onların olduğu mekâna damlamış hemen. Neyse gittiğinde bakmış Serdar bir tarafta, kızlar başka bir tarafta. Uzaktan izlemeye karar vermiş. O esnada Serdar fark etmiş bunu. Gitmiş yanına, orada bir hır gür. Kızlar da görmüşler tabi olanları. Neyse bunları yaka paça dışarı atmışlar mekândan. Bir süre de sokakta ağız dalaşı devam etmiş. Tabi sonra Hale araya girmiş de fotoğrafın altındaki yazının nedeni anlaşılmış.

“Allah Allah neymiş nedeni?”

“Biliyorsun, Hale geçen ay işten ayrıldı. Serdar da kendi çalıştığı ajansa önermişti bunu kreatif direktör olarak. Neyse dün işte olumlu cevap gelmiş. Hale de Yeliz’i aramış dışarı çıkıp ıslatalım diye. Serdar’la da tesadüfen karşılaşmışlar mekânda. Bir ara tebrik etmek için masaya gelince bu, hadi fotoğraf çekelim demiş Hale. Bilirsin pek sever bu işleri. Neyse işte fotoğrafın altına yeni başlangıçlar yazmasının sebebi yeni işiymiş.”

“Ee peki Kozlu ne alaka abi? Ben hala anlamadım neden mezarlığa gittiğinizi?”

“Ya dur kanka, anlatıyorum işte.”

“Hale, olanları anlatmış anlatmasına ama tabi Mehmet o kafayla kurulmuş bir kere. Sokakta boynuzladınız beni diye bağırıp durmuş Yeliz’le Serdar’a.”

“Rezalet!”

“Yahu sen rezalet görmemişsin! Bu ne ki?”

Asıl Serdar’ın yanında yeni sevgilisi varmış. Bunlar mekândan atılınca kız da masada kalan eşyalarını toparlayıp peşlerinden çıkmış. Bizimki Serdar’ın yanında görünce kızı afallamış tabi. Hemen Serdar’dan özür dilemeler, kıza yenge çekmeler falan. Bu arada Yeliz de Hale’nin yanında çökmüş kaldırıma, o da orada ağlıyor. Başlamış mı bizimki de hüngür hüngür ağlamaya. Serdar anlatırken; ben böyle bir şey görmedim kardeşim diye anlattı. Adam resmen çocuk gibi ağlamış sokağın ortasında. Serdar tabi akıllı. Bakmış Mehmet’in dili ayarsız. Hemen sevgilisini taksiye bindirip yollamış eve. Sonra da Mehmet’i sakinleştirmeye çalışmış. Yeliz seni seviyor, iyi kızdır, bak kaç yıl oldu, zaten aramızda bir şey yaşanmadı, ikiniz de benim kardeşimsiniz diye diye yumuşatmış bunu. Bizimki de artık vicdan azabından mı yoksa gerçekten istediğinden midir dedi Serdar, hızını alamayıp Yeliz’in önüne atmış kendini.

“Evlenme teklif etmiş yani.”

“Aynen öyle”

“Abi hala Kozlu meselesine gelemedik. Bağlantıyı kursan diyorum artık, bak toplantıya gireceğim birazdan.”

“Yahu tamam. Yeliz’i biliyoruz hepimiz sonuçta. Onca rezaletten sonra evet der mi hiç? Dememiş tabi. Üstüne bir de bunun bütün yaptıklarını bir bir yüzüne vurmuş. Sen böyle güvenilmezsin, sen şöyle adam değilsin, hayatımı mahvettin diye epey bir atar yapmış. Neler neler çıktı ortaya diyor Serdar bizim hiç bilmediğimiz. Mesela; Yeliz’in antropoloji mastırının bir yıl uzamasının sebebi buymuş biliyor musun?”

“Hadi ya? O neden?”

“Yeliz’le Serdar o dönem yakınlaşmışlardı ya. Bizimki de sırf gıcıklığına bir gün git Yeliz’in evine, kızın adli antropoloji sınavı için üzerinde çalıştığı kafatasını çal bunun evinden. Git sonra Kozlu’ya göm. Yeliz tabi verememiş sınavı. Sonra bunlar tekrar çıkmaya başladıktan sonra Yeliz adada Hümeyra Hanım teyzeden öğrenmiş gerçeği.

Bizim gerzek adadaki eve götürmüş kafatasını meğer, anneannesinin sandığına koymuş. Kadıncağız sandığı açınca, karşısında da kafatasını bulunca evde büyük olay kopmuş. İnandıramamışlar bir türlü kafatasını Mehmet’in eve getirdiğine. Yazık, kadıncağız iyi günlerde olsunlar getirdi bunu buraya deyip durmuş günlerce. Neyse sonra Mehmet’in annesi bir şekilde ikna etmiş Hümeyra Hanım teyzeyi ama bu sefer de kafatasının ne yapılacağı sorun olmuş. Düşünmüşler taşınmışlar Hümeyra Hanım teyze en sonunda “Bu kafatası Allah’ın inayetiyle madem bu eve geldi, mutlaka bir evliyaya ait olmalı” demiş ve rahmetli kocasının Kozlu’daki mezarına gömülmesini buyurmuş. Hatta hoca tutup kafatasına dua okutmuşlar falan.

İşte, dün gece de bu olay ortaya dökülünce tekrar Mehmet dayanamamış. Özür dileyip kendini affettirmeye çalışacağına; yıllardır kafama kaktın durdun, ne kıymetli kemiğin varmış. Getireyim o zaman onunla evlen diye karşılık vermiş Yeliz’e. Yeliz de getirmezsen adam değilsin demiş.

“Şimdi anlaşıldı konu. Yoksa mezarı kazarken mi yakalandınız polise?”

“Yok kanka. Mezarı kazarken yakalansak bırakırlar mıydı?”

Bu iki dangalak açık kapı bulamayınca, kendileri kapı açmaya karar verdiler. Merkez Efendi tekkesinin oradaki dar ara sokaktan indik arabayla. Mezarlığın en ücra köşesindeki duvara cephe alıp durduk. Ben tabi o an anlayamadım ne yapmaya çalıştığını Serdar’ın. Aynı filmlerdeki gibi kanka. Bu bir bağırdı kemerlerinizi bağlayın diye. Hassiktir ne oluyor lan dememe kalmadan gaza bir bastı. Küüüüt mezarlığın duvarına girdik arabayla.

“Yuh! Harbi mi? Ulan senin ne işin var böyle dangalak heriflerle? Kaç kere söyledim sana, dikkat et bunlara, başına iş açacaklar senin dedim, dinletemedim. Bak gördün mü?”

“Valla haklıymışsın.”

“E sen şimdi neredesin?”

“Hastanedeyim. Allah’tan ben son dakika da olsa kemerimi takmayı başardım da çarpışmada kaburgalarım da ezik oluşmuş sadece. Bugün yarın çıkarırlar. Asıl Mehmet fena. Kemerini de takmamış bu. O hızla duvara toslayınca camdan dışarı uçtu. Neyse ki öte tarafta yeni kazılmış mezarın tümseğine düşmüş. Tövbe tövbe! Az kalsın öte tarafa harbiden gidiyordu manyak. Serdar’ın da kafa travması var. Onları daha yatırırlar burada. Gerçi daha bir de mahkemesi olacak bu işin. Bakalım orada neye hükmedecekler?”

“Ulan ne adamsınız be! Kaç yaşına geldiniz hala başınızı beladan uzak tutamıyorsunuz. Neyse şimdi benim kapatmam lazım. İhtiyaç olursa ararsın yine.”

“Tamamdır. Sağ ol kanka. Çıkınca haberleşiriz yine.”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz