Uykusuz Klavye

Hayaller

12 Temmuz 2018

Hayaller

Ne zamandır içime çöreklenen bıkkınlığa teslim olduğumu hissediyorum. Aslında tam teslimiyette denilemez; daha çok yapacak bir şey kalmayınca istemsiz bırakmak gibi. Gönülsüz bir pasif direniş. Düşüncesiz bir eylemsizlik hali. Halbuki o da bir eylem. Böyle olunca da mutlaka bir fikir, düşünce kırıntısı bulup, ona tutunmak istiyor insan.

Aylardır bu haldeyim.

Günler, geceler manasını kaybetti. Zaman içime daldırılan koca bir kepçe gibi. Sırası ve bir düzeni olmadan içine hangi anları alıyorsa onu çıkarıyor karşıma. Ortaokul. Kokulu silgiler. Ucu yenmiş kalemler. Sınavlar. Sözlüler. Okul forması. Kara tahta. Tebeşir tozu. Floresanlı kantin. Ergen teri kokan spor salonu. Teneffüs zili. Bacakları kıstıra kıstıra beklenen tuvalet sırası. Fayansa sıçrayan çişler. Aybaşları, ağrılı, kanlı, kokulu, iç bayan. Yeni patlayan kız memeleri. Sutyen takmakla geçer sanılan ergen öfkesi. İlk aşk. Sıralara kazınmış duygular. Altan. Kahverengi kıvırcık saçları. Yaşından büyük erkeksi yüzü. Hayaller. Hayaller. Çılgınca. Fütursuz.

Sanki önümüzde kocaman bir gelecek yok da o ana hapsolmuşuz gibi istikrarsız duyguların peşinden koştuğumuz, hayat o andan ibaretmiş sandığımız günler. O zamanlar böyle yılgın hissetmiyordum. Oysa çabuk sıkılan bir insanım. Annem hep maymun iştahlısın derdi. Hayatında hiç maymun görmemiş bir insanın, maymunların beslenme alışkanlıkları ile ilgili böyle ahkam kesmesi komiğime giderdi. Zekiydim. On üç yaşında bunu sorgulayabildiğime göre. Keskin kenarlarım olmadı hiç. Hep bir soru işareti dolandı durdu kafamda. Neden? Nasıl? Kim? Belki de bu yüzden hep cevaplar arayan bir mesleğin erbabı olmayı istedim.

Avukat oldum. Sevdim. Ayrıldım. Aldattım. Aldatıldım. Büyüdüm. Gerçeklerin peşinden koştum. Bilime inandım. İnsan ne zaman büyür diye sorsalar… Hayallerinden uzaklaşmaya başladığı an derdim.

Altan da büyüdü. Ya da biz öyle sandık. O hayallerinden çok uzaklaşamadı çünkü. Anadolu lisesi sınavlarına hazırlanırken herkesin bir hayali vardı. Üniversite o zaman çok uzaktı ama giriş bileti elimizdeydi. Altan zaten hep ordaymış da zaman yolcuğu yapıp beni bulmaya gelmiş gibi davranırdı. Yalnız yüzü erkeksi değildi, hayalleri, geleceğe dair planları da hep yetişkin bir erkeğe aitti.

En çok baba olmak istiyordu. Pardon! En çok iyi bir baba olmak istiyordu.

Aradaki ayrımı o zamanlar için bir ergenin anlayabilmesi, garipsemesi mümkün değildi tabi. Benim gibi zeki bir çocuğun dahi duyguları ve libidosu beyninin önüne geçtiği bir dönemde bu garipliğin ayrımına varması zordu. Zaten her şey ondan, o andan ve benden ibaretti. Gerisini düşünmek, ucu tıkanmış bir yağdanlıktan yağ akıtmaya benziyordu.

Yıllar geçti. Yollar gidildi. Araya ayrılıklar girdi. Başka erkekler. Başka kadınlar. Başka aşklar. Yeni duygular. Yeni heyecanlar. Hırslar. Kaygılar. Yüksek lisans. Daha da yükseği. En yükseği. Adalet. Paran varsa. Büyümek. Büyümek. Hayvanlar gibi. İstediğin gibi. Koşulsuz. Sevişmek. Özgürlük. Kadın olmak. Kendin olmak. Olabilmek. Her şey kazanmak üstüne. Kazanırsan hayat senin. Kazanamazsan hayatını başkaları kurgular. Yeni ayrılıklar. Yeni alışkanlıklar. Yeni yine yeniden. Hayat bir döngü. Olduğunu unutuyoruz çoğu zaman ama gerçekten öyle.

Hayata tutunmak bilinçli bir eylem değil. Mücadele. İçinde hayvansal bir içgüdü var. Erdem. Görgü. Zarafet. İncelik. Empati. Onlar hep sonradan ediniliyor. Altan. O hiç değişmedi. Hep iyi bir baba olmak istedi. Benim önümde koca bir hayat. Üniversiteden sonra. Özgürlüğüne koşan yılkı atları gibi doyumsuz koşuverdi hayat beni. İstemedim. İyi bir baba olmak isteyen erkeğin iyi karısı olmayı. Araya bu ülkü girdikten sonra sevişmek de manasını yitirdi. İyi bir baba. İyi bir anne. Sıkıcı bir sevişme. Öyle olmak zorunda değildi elbet. Ama neyin başına “iyi” koyarsan o sıradanlaşır. Üstelik hala hayallerim vardı benim. İyi bir anne olmanın ötesinde. İyi bir savcı olmak istiyordum mesela. Daha çok kazanmak. Daha büyük kazanmak. Bana sunulan hayatın, imkanların ötesine taşmak.

Otuzlu yaşlar.

Bekar evim. Taptaze kadınlığım. İş hayatı. Gece hayatı. Gece tanışıklıkları. Online sohbetler. Online alışverişler. Kimsede yok bende var. Heves. Marka ayakkabılar. Çantalar. Saatler. Araba. Son model teknoloji. Sosyal medya. Beğeni. Beğeni. Takip. Takip. Kişiliğimi, kim olduğumu takipçi sayımla eşleştirdiğim dönemler. En güzel fotoğraf. En iyi kare. En yakışıklı boyfirend. En kaslı karın. En fit. En şık. En ünlü gece kulüpleri. En gastronomi meraklısı. Her şeyin en’i. Ama en büyük aşk!

Sonra bir gün Altan çıktı yine karşıma. Değişmiş. O gür kıvırcık saçlardan eser yok. Genç kızlık hayallerimin yarısı onun saçlarına gömülüp, kokusunu doya doya içime çekebileceğim anlardan oluşuyordu oysa.

Boşanıyorum dedi. Boşadım. Anlaşmalı. İki yıllık evliliklerinde hiç anlaşamayıp, ayrılıkta anlaşan bir çift daha. İnsan neden anlaşamayacağı biriyle evlenir ki? Erkeksi yüzü erkek olunca sıradanlaşmış. Yine de çok yakışıklı. Keşke hiç ayrılmasaydık. Kopmasaydık birbirimizden bunca yıl. Keşke hayat böyle saçma, aşk böyle alışılır olmasaydı. Alıştık da sıkıldık. Sıkıldık da ayrıldık.

Gülümsedim. Sarıldı öptü beni. Gülüşüme dokundu. “Keşke”lerine cevap vermedim. Benim yoktu çünkü.

Hayallerim vardı.

Altan. Ben. Bir sahil kasabasında bembeyaz kumlar üzerinde. Uçuşan tüller. Lavantalar. Biz bize. Can cana. Birlikteliğimizi kutsamak için bunlar yeter de artardı bile. Ama öyle olmadı. Biz bize değildik. Aileler vardı. Sorumluluklar. Bizim değil. Onların. Hep başkalarına adanmış mecburiyetler. Olmazsa olmazlar. Yapmazsak ayıp olur. Çağırmazsak darılırlar. Kum olmaz. Bata çıka. Kimin umurunda. Yalınayak olsak. Yaz düğünü. Kır düğünü. Olmaz. Kız isteme önce. Sonra kına. Yapış yapış. Gelin bohçası. Danteller. Gecelikler. Hayatımda hiç gecelik giymedim ben. Olsun. Kocana giyersin. Evlenirken yalınayak olmak isteyen ben, kocamla yatarken de çıplak olmayı istiyorum. Artık Altan ve ben değiliz. Hatta biz hiç yokuz bu hikâyede. Annelerimiz var. Bir alışverişin iki tarafı gibi alıp veriyorlar.

Anlaşıyorlar. Bizim için en hayırlısını istiyorlar. Yemek takımı. Çay takımı. Koltuk takımı. Pike takımı. İkisi bir takım. Annem ve kayınvalidem. Oyuncak bebek eviyle oynayan çocuklar gibi hırsla takıp takıştırıyorlar hayatımızı kuracağımız yuvaya.

İnsan hayallerinden uzaklaşmaya başladığı anda büyüyor.

Kocaman oluyor. İçi boş. Koftan. Beklentiler yaptırımlara, hayaller yapılması gerekenlere dönüşüyor. Ben bu anın hayalini hiç kurmamıştım. Gelinliğimin modelini, çiçeğimin nasıl olması gerektiğini hiç düşünmemiştim. Nasıl tabakta yemek yiyeceğimizi, üzerimize ne örteceğimizi, ne renk bir koltuk takımında oturacağımızı… Altan’ın yanında, bedenimi onun çıplak bedenine yasladığımda, kokusunu içime çektiğimde, avuç içlerini öptüğümde, onunla güldüğümde, güldürdüğümde, aynı yemeği paylaştığımda, onun hep orada olacağına inandığımda düşündüğüm, hayal ettiğim tek şey vardı. O an. Ömür boyu.

Hayallerimden uzaklaşıyorum. Hissediyorum bunu. Aynı mecburiyetleri paylaşan iki insana dönüşeceğimizden korkuyorum. İyi bir baba olmak istiyor o. Sadece. Tek hayali. Ben. İyi bir baba ile evli iyi bir anne olmak istemiyorum. İstemiyorum.

İstemiyorum.

İstemiyorum…

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz