Uykusuz Klavye

Mavi Kelebekli Kız

26 Temmuz 2018

Mavi Kelebekli Kız

Acılarımı hatırlamayacak kadar küçüktüm. Bir kelebek gibi ömrünü kısa vadelere hapseden bir bebek. Her bebek ağlar ya hani… Ben acıdan ağlarmışım. Uyurken, uyanıkken, açken, tokken… Annem hamileyken bir doktorun yanlış bir iğne tedavisi uygulaması sonucunda bacaklarımda doğuştan kalıcı bir hasar oluşmuş.

Bazen acılarımı hatırlamadığım için şanslı sayıyorum kendimi. Bu benim imtihanım diyorum kendimi avutmak için. Ama annemle babamı düşününce kısa sürüyor avuntum. Onlar kuşkusuz benim kadar şanslı değiller. Hayata getirdikleri o minicik bedenin her gece acıyla ağlayarak uyanışını izlemek kim bilir ne kadar zordur bir anne, baba için? Kim bilir kaç defa çaresizce kucaklarında salladılar, ya da kaç kez öptüler acıklı bir tatlılıkta tombullaşmış, boğum boğum olmuş işlevsiz bebek bacaklarımı? Minik parmaklarımı?

Hep geçecek diye kulağıma fısıldardı annem. İnanırdım. Anneler asla yalan söylemezdi. Sonra büyüdüm. Aklım biraz ermeye başladığında, annemin odamdan her çıkışında arkasında bıraktığı hüznün yankısını duydum içimde. Sırf ağladığını saklamak için evde ne kadar soğan varsa doğrardı. Yine de o çocuk aklımla ifadesindeki mutsuzluğu, gözlerindeki kızarıklığı yadırgamaz, içimden ona sımsıkı sarılıp, seni seviyorum demek gelirdi.

Sonra dünyayı keşfetmeye başladım.

Önce dört duvarın içinde. Dizlerimin üstünde. Sonra sokaklarda. Akülü arabamla. Hayat bu işte derdim. Diğer çocuklara bakıp onların da doğduklarında bacaklarının benimkiler gibi olduğunu düşünürdüm. Mutlaka öyle olmalıydı. Yoksa benim ne farkım var ki onlardan? Hatta günün birinde uyanacak ve diğer çocuklar gibi benim de üzerinde durabileceğim bacaklarım olacaktı. Kozasında sabırla bekleyen bir tırtıl gibi kanatlarıma kavuşacağım günü beklerdim.

Buna inandırmıştım kendimi. İnsan kendi acısını, başkalarının ona duyduğu sempati oranında hissetmiyor. Çaresizliğinin içinde saklanan isyana sığınıyor. Ondan güç alıyor. Aslında bedenime ağır gelen tek yük kendi gövdem değildi. Görüp de sahip olamadıklarımın yükü daha fazlaydı. Biriktiremediğim çocukluk anılarım gibi mesela.

Odamın penceresinden karşı boş arsaya yığılmış kalasların arasında saklambaç oynayan, üzerlerinden atlayan çocukları görünce oyunlarına değil de düşünce dizlerinde oluşan yaralara imrenirdim. Annem aklımdan geçenleri okur gibi, gelir başımı okşar; bak yine düşüp yaralandı haytalar, diye yalandan kızardı onlara.

Eve gelen komşular, akrabalar sinir bozucu kısık sesleri ile anneme akıl verir, samimiyetsiz merhametlerini yarıştırırlardı aralarında adeta. Sessizce dinlerdi annem, bazen ne diyeceğini bilemez, bazen de kalbindeki üzüntüyü, suçluluk duygusunu atmak istercesine konuşmaya, anlatmaya çalışırdı. “Şükret” derlerdi hep. Haline şükret. Ya ölü doğsaydı? İhtimallerin korkutuculuğu ile onu başlarından savmak, dinlememek, canlarının sıkılmaması için yaparlardı bunu.

Hep derim; adalet duygusu insanda ilk Tanrı ile öz benliği arasında oluşuyor diye.

“Bunu hak edecek ne yaptım?”ın cevabını kulda ararken; hepimiz içten içe biliriz aslında soruyu evrene gönderdiğimizi. Ben bu soruyu sorarken; cevabın ne annemde, ne babamda, ne de o yanlış tedaviyi uygulayan doktorda olmadığını biliyordum. Bunun tek cevabı ilahi kudrette. Yine de isyanım hiçbir zaman O’na olmadı.

On beş yaşındaydım. Yaşadığımız ilde tanındık bir profesöre götürdüler beni. Tetkikler yapıldı. Sonunda bacaklarımın hiçbir şekilde beklenen işlevleri gerçekleştiremeyeceğine emin olundu. Birkaç gün sonra aynı hastanede beni bembeyaz bir odaya aldılar. Yanımda annem. Elimi sıkı sıkı tutmuş. Yüzünde kırık bir gülümseme. O an anladım.

Kuşkular yüzeye ne de kolaylıkla çıkıyor. Umutsuzluk ne de kolay belli ediyor kendini. Kendimi güçsüz, eksik bir çocuk olarak onların aşırı güçlü iradeleri karşısında nasıl savunmaya çalıştığımı size anlatamam. Bacaklarımı alacaklardı benden. İşe yaramasa da dizlerimin üzerinde durmaya çalışırken arkamdan da sürüklenseler, benimdi onlar. Bana aittiler.

Doktorum, iki ölü et parçası gibi bahsediyordu bacaklarımdan. Onların yerine üzerinde durabileceğim protez bacaklar vereceklerdi. Asla var olmamış gibi, hiçbir yerdelik ve hiçbir şeylik duygusunu ilk defa o anda hissettim. Üzerinde duramasam da beni yürütemeseler de bacaklarımı seviyordum. Yatakta yatarken, onların yan yana duruşlarını, annemin ara sıra da olsa oje sürdüğü tırnaklarıma bakmayı, hayal kurmayı, bacaklarımın birbirine değişini, üzerlerinde biten ergen tüylerine dokunmayı seviyordum. Ama yürümeye karşı duyduğum özlem, annemin bana dair kurduğu hayaller, beni yürütebilme utkusu galip geldi sahip olduklarımı sevmeme. Bir kapanın aynı zamanda bir sığınak olduğunu o zamanlar anlayamamıştım. Bacaklarımdan vazgeçerek, sığınağımı da terk etmiş oldum.

Kusura aşina olmak diye bir şey var hayatta.

Kusuru, eksikliği görünmez kılan.
Yok sayan hatta. 

Bana yeni bir hayat vadeden protezlerim takılmıştı. Ancak ailemin imkanları ile paramız ancak en basit ve hantal olanına yetmişti. Rahatça yürümeyi bırakın, protezlerin dizlerimde oluşturduğu acı dayanılacak boyutta değildi. Yine de bir kez olsun şikâyet etmedim.

Bir gün okula geç kalmıştım. Annem kendisi işe yetişme telaşında, protez bacaklarım umuttan çok korku ve endişe taşıyor. İlk ders zili çalmış, arkadaşlarım okulun bahçesinden koşa koşa içeri giriyorlardı. Onlara yetişmek için var gücümle ileri itiyordum bedenimi. Okulun merdivenlerine geldiğimde durdum. Öyle yorulmuştum ki…

Değil o merdivenleri çıkmak, bir adım atacak takatim kalmamıştı. İstedim ki biri görsün beni. Gelsin kolumdan tutsun. Kimse gelmedi. Ne kadar bekledim bilmiyorum. Gururuma yediremedim orada bana yardım edin diye bağırmayı. Öğlen zili çalıncaya kadar okulun dış kapısında oturup annemin beni almasını bekledim. Sonra ertesi gün öğretmenim; bana neden geri döndüğümü sordu. Sınıfın penceresinden görmüş beni. “Madem gördünüz beni neden yardım etmediniz?” diye soramadım. Ama o an anladım.

Kusurlarımı bir tek ben görüyordum.

Sonra sınavlarda yüksek puan alarak kazandığım o bol basamaklı ve yüksek merdivenli lisenin kapısında durduğumda, o görünmezliği bir kez daha hissettim. Benim için hazırlık sınıfı ile birlikte zorlu geçecek dört yılın henüz başlarındaydık. Bütün sınıfın son paydos zili ile birlikte nasıl da heyecan ve coşkuyla sınıfı terk ettiklerini, benimse o merdivenleri inebilmek için annemi beklemek zorunda kaldığımı unutamam.

Öyle yoktum ki… Kaç kez sınıfın kapısı üzerime kilitlendi. Kaç kez unutuldum. “Aaa sen burada mıydın?” diye şaşıran hademeler, “Ay hiç fark etmedim” diyen öğretmenler…

Şimdi bunları okurken üzüldüğünüzü tahmin edebiliyorum. Farkında olmadığınız bir gerçeğin varlığını yeni idrak etmiş, anlamış insanların şaşkınlığını yaşıyorsunuz belki de. Aynı okulda okuduğum sınıf arkadaşlarımdan biri dahi olabilirsiniz. Öyleyse sizin için daha da üzüldüğümü bilmenizi isterim.

Duyarsızlığınız, hoyrat şaka anlayışınız, inceliksiz merhametiniz ve vicdani körlüğünüz için size acıyorum. Biliyor musunuz lise yıllığımda bana ait olan sayfadaki tek yazı anneme ait. Günlerim, bütün güzel anılarımın en hakiki yoldaşı. Annem. Bana sahip olduğu için ne kadar şanslı olduğunu yazmış. Senin gibi bir annem olduğu için asıl şanslı olan benim.

Şimdi bunları Münih’deki özel bir hastaneden yazıyorum size. Annem ilk defa yanımda değil. Bazen rüyamda görüyorum onu. Beni yanına çağıran sesini duyuyorum. Öyle canlı. Yavaş yavaş uzaklaşıyoruz birbirimizden. Bacaklarım oluyor birden. Mavi kelebekler uçuşuyor üzerimde. Hepsi bileklerime konuyor. Sanki kanatlarım çıkıyor da birlikte uçmaya başlıyoruz.

Son zamanlarda sıklıkla görüyorum aynı rüyayı. Heyecandan belki. Çünkü bugün yeni protezlerim takılacak. Gerçek kanatlarıma kavuşuyorum sonunda. Sayenizde. Mavi Kelebek kampanyasına destek verdiğiniz için hepinize sonsuz teşekkürler. Şimdi buradan her birinize birer mavi kelebek uçuruyorum. Hayata. Görünmez olduğunu sananlara konsun bu kelebekler ve hepinizi görünür kılsın.

Sevgiyle, Birlikte Yürüyerek…

Derya Çetin

2018, Münih

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Sevgi Sak Tetik 27 Temmuz 2018 at 15:39

    Berilciğim gönül tellerimizi nasıl titrettin böyle. Daha duyarlı insanların çoğalması dileğiyle, sana çok teşekkür ediyorum.

    • Cevapla Beril Erem 1 Ağustos 2018 at 00:44

      Sevgi teyzecim yine güzel yorumun için çok teşekkür ederim ❤️

  • Cevapla Emel Erem 28 Temmuz 2018 at 13:28

    Bir hata hem de yetkin bir elden, tarumar edilen, basit yaşam hakları doğuştan elinden alınan bir insan, yüreğe saplanan bir hikaye…

    • Cevapla Beril Erem 1 Ağustos 2018 at 00:48

      Canım benim ne güzel yazmışsın öyle 😍 Prologları sen mi yazsan acaba artık?😁🙈

  • Cevapla Murat 1 Ağustos 2018 at 00:26

    Ne kadar farkındalık yaratan bir yazı. Kalemine sağlık arkadaşım. Gözlerim doldu. Zor tutuyorum kendimi ağlamamak için. Ya da tutmayım boşver….

    • Cevapla Beril Erem 9 Ağustos 2018 at 15:19

      Murat çok teşekkür ederim 🙂 Çok mutlu oluyorum senin bu güzel, içten yorumlarını görünce 🙂

    Cevap Yaz