Sentez

Çekmece – 1

25 Ağustos 2018

Öykü Çekmece | Mektuplar

Çekmecenin önüne bağdaş kurarak oturmuş, kutuları birer birer çıkartıyordu Sude. Düzen takıntısının en net örneğiydi çekmece içleri. Mumlar, kablolar, fotoğraflar, mektuplar, kokular, süsleme malzemeleri, ilaç kutusu her birinin üzerine etiketle belirtilmiş, çekmece içerisine öyle yerleştirmişti. Herhangi bir şeyi ararken zaman kaybetmeyi sevmiyor, yerlerini, kodladığı zihninde hızlıca hatırlıyor, kutuların içinden ulaşıyordu.

Eve yerleşmeden önce, bir iç mimarla anlaşmış, kafasında kurduğu düzeni yaratması için kendi elinden çıkmış eskizleri mimarla paylaşmıştı. Eskizde belirtilen alanlara dış müdahaleyi asla kabul etmeyeceğini anlatmada biraz zorlansa da mimarın anlayışlı ve aynı düzlemden hayata baktığı bir kadın olması işini kolaylaştırmıştı Sude’nin.

Oluşturduğu raf sistemlerine ek, bütün alanlarda göze batmayacak şekilde çekmece ve dolaplar kurdurtmuş, ayrıca dolap içlerinin raf yerleriyle bile teker teker ilgilenmesi gerekmişti. Her şey bittiğinde yarattığı düzen içinde huzurla hayatın akışına bırakmıştı kendini.

Ofisteyken aklına düşmüştü mektuplar.

İş temposunun içinde koştururken kulağına çalınan bir müzik, alıp eski yıllara götürmüştü zihnini.

İnsan zihnini çözümleyebilecek bilim insanları henüz ortada olmasa da o kendince bir çözümleme geliştirmişti. İnsanın yaşamını bir ev, her yılını da oda olarak tasarlamıştı zihninde. Odalar içerisindeyse günler bir çekmece, çekmece içerisindeki kutular da yaşanmışlıklar olarak imgelenmişti. Zihin çözümlemesine benzer olarak ev düzenini de buna göre uyarlamıştı, adeta Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan bir insana dönüşmesine ramak vardı.

Dinlediği müzik, içindeki çekmecelerden birine götürmüş, çekmece içindeki kutuya uzanmaya ofis ortamında cesaret edememişti ama kutu karanlık içerisinde gözünü açamayacak kadar net ışık huzmesiyle kendini sürekli hatırlatıyordu.

Mesaiyi sonlandıran Sude, evine zor atmıştı kendini. Toprak tonlarının hüküm sürdüğü evinde, her odaya bir renk hâkimiyeti vermiş, kendince arınma yöntemlerini renklerden bulmuştu. Yeşil rengin huzuruna teslim ettiği odaya gitti önce. Plakların önünce bir süre oyalandı, aradığını bulup pikaba yerleştirdi. Hardal rengi minderini alıp, çekmecenin önüne bağdaş kurdu. Özenle kutulara dokundu. Her birinin içerisindeki yaşanmışlıklarla içindeki çekmeceler birer birer açılıyordu. Pikap çalmaya başladığında Zerrin Özer’in sesi bütün akustiğiyle odayı doldurdu.

Mektuplar yazan kutuyu çıkardı çekmeceden.

Kapağını açarken incitmekten korkar gibi yumuşacık hareketleri vardı. Sırça bir zarfa dokunur gibi, parmak uçlarıyla zemine bıraktığı kutudan mektupları çıkardı. Her kişi için özel bağlarla ayırdığı mektup demetini aldı. Eski mektupların kendine has bir kokusu vardı. Belki mürekkeple etkileşiminden belki de hammaddesinden kaynaklıydı. Ormanın içinde hissettiren, adeta esintiyle genzine dolan ferahlatan bir koku. Kokunun etkisiyle bir süre gözlerini kapatıp, ruhuna değmesine izin verdikten sonra mektupları bağından çözüp, ilk sıradakiyle hemhal olmaya geçti.

“Günlük yürüyüşlerimden birini daha yaptım bugün. Yanılmıyorsam bir saat kadar sürdü. Tüm hesaplaşmalarımı bu yürüyüşlerde yapıyorum. Hayır, kendimi sorgulamıyorum yine, anlamaya çalışmak diyebilirim, seni, kendimi, tercihlerimizi! Belki de konuşmaktan korktuklarımız bu düşüncelere itiyor beni. Konuşsak çözerdik belki ne dersin? Yokmuş gibi davranmak bize çıkış yolunu göstermeyecek bunu ikimizde biliyoruz.”

“Her mektubumda sözünü ettiğim parkın fotoğrafını gönderebildim sonunda sana. Kadraja sığmayan kısımlarını da anlatmam lazım. Gözümün gördüğünü sen de görmüş kadar ol istiyorum. Sana anlatmayınca, eksik yaşıyorum hissi tüm bedenimi sarsıyor. Birlikte olamadı madem, senli yaşıyor gibi olsun değil mi? Arkamda görünen yeşil alan şehrin ortasında bir park. Öyle park deyince bizim parklarımız gibi bir şey canlanmasın gözünde. Ormanlık alanı düzenleyerek park gibi kullanıma açmışlar desem anlaşılır olur sanırım. Hatta Adalardaki koruyu gözünün önüne getir, onun daha çok ağaçlı ve daha düzenli hali gibi. Yeşilin tonlarını saymakta başarısızım. Renkler konusundaki eksiğimi hep sen tamamladığından, bu eksiği gidermeyi hiç düşünememiş beynim. Senin eksikliğini yaşayacağımı da hiç düşünmezdim tabi. Sensizlik duygusunu tarif edecek kelimeler henüz lügatta yok. Ben bulup eklemezsem de olmayacak. Bu kelimeleri bulmak istemiyorum, sensizliği kanıksamak, bununla yaşamayı öğrenmek de istemiyorum. İçimde derin bir yarık gibi büyüyor yokluğun”

“Ah o kitapların dostluğu, her bir satırında senin izlerin. Nasıl mükemmel bir kadınsın sen Sudem! Teşekkür ederim kitaplar için. Fikirlerimi paylaşmak istiyorum seninle. Oğuz Atay biraz depresif geldi önce, ilerleyemedim okurken, sonra çağladı desem yeridir. Akışta yer yer duraklamalar olsa da duyguları kavradıktan sonra ruhunun derinlerine işliyor her bir satırı. Yaşar Kemal; o derya deniz anlatım, yurdun dağlarından ovalarına, kuşundan böceğine kadar bin bir renkli desen çiziyor. Nazım’ın insan manzaralarının romanlaşmış, resmin yazıya dönüşmüş hali. Bu arada Yaşar Kemal buraya geliyor bir söyleşi için, senin için de bir kitap imzalatmaya çalışacağım…”

“Bu kadar güzel gülümserken, nasıl odaklanacağım buradaki hayata. Yarımı orada seninle bırakmışken, nasıl dil öğreneceğim. Yarım insanım ben! Seninle kalan yarım olmadan hiç bir şey başaramam.”

“Eşsiz gülümsemen taçlandırıyor üç metrekarelik alanımı. Sana tekrarlıyorum kelimelerimi. Öğrendiğim her kelimeyle sana cümleler kuruyorum. Seninle yaşıyorum. Maalesef fotoğrafınla konuşmaya alıştım bile diyebilirim. Zaman zaman cevap da verdiğini düşünüyorum. Hatta uzun uzun bakınca göz kırptığını bile görebiliyorum.”

“Kelimelerin anlamlarını sorguladığın oluyor mu senin de? İlerde araştırma konusu olarak not aldım bu durumu. Sıla, gurbet, hasret, vuslat sadece sözlükteki anlamları değil. Her birinin içinde duygu var. Bir kelime duyguyla bütünleşirse başka anlamlarda ifade ediyor. Sıla; doğup büyüdüğü yere gidip ayrı kaldığı yakınlarına kavuşma. Böyle tarif edilince yetersiz bir anlatım çıkıyor ortaya. Buradaki yakından kasıt nedir? Kendin gibi bildiğin birini mi tarif ediyor yoksa her gün yüzünü gördüğün ama kalbinde yer kaplamayan birini mi? Bu kelimeler ve anlamları beni tatmin etmiyor.”

Sude, mektupları okurken geçen zamanın farkına varmamıştı.

Elindeki mektubu katlayıp yanına bıraktıktan sonra, mindere sırt üstü uzandı. İçindeki odada ışıkla göz kırpan kutular, beni de aç nidasındaki çekmeceler, açılıp ortalığa saçılmış çekmece içleri. Aklı, duyguları bir kaosun ortasında çığlık çığlığa bağırırken, çekmecelerin hangisini kapatacağını bilmeden dağınık bırakıp, odanın kapısını kapattı.

>> 2. Bölüm

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz