Uykusuz Klavye

Sıradan Bir Gün

9 Ağustos 2018

Sıradan Bir Gün

O gün yine sıradan hayatımın sıradan kahvaltılarından biri ile güne başlamıştım. Sıradan olduğuna emin olduğum bir ineğin sütünden elde edilmiş beyaz peynir, sıradan bir Ege kasabasının zeytinliklerinde hiç dikkat çekmeyen bir zeytin ağacından toplanmış etsiz, lezzetsiz zeytinler ve dalından zamanından önce koparılmış zavallı bir domates. Benim gibi. Ben de dalımdan önce koparılmışım gibi hissediyorum çoğu zaman. Beceriksiz ve kayıp bir ruh gibi.

Öyle imreniyorum ki bazı insanlara.

Hani hiç telaşsız, kendiliğinden, doğal bir karar ve eylem silsilesi içinde her şeyin en güzelini, en doğrusunu seçen insanlara. Soframdakileri benim seçmiş olduğum gerçeği ile birlikte yaşadığım hayatı da benim seçmiş olmam bu eksikliği daha da kesif bir hale getiriyor. Ne kadar dikkat edersem edeyim yine de doğru veya güzel olanı seçmeye yarayan o iç görü bende yok. Kopyalamak da işe yaramıyor çünkü seçimlerini kopyalayacaklarımı da yanlış seçiyorum. Bu dünyaya neden ve hangi utkuyla getirildiğimi çözemeden toprak olmaktan korkuyorum. Mortingen Straße’ye gitmekten. Gerçi ben kim Mortingen Straße’ye gitmek kim? Benim gibi sıradanlar gitse gitse Tahtalı Köy’e gider.

Fakat o sabah korkumu tetikleyen ve sinsi bir istila taktiği ile zihnimi kuşatan önemli bir olay olmuştu. Henüz kahvaltıma başlamamıştım. Aslında başlamakla başlamamak arasında bir yerdeydim. Genelde öyle oluyor. O zaman da kendime koyu bir kahve yapıp keyfimin daha doğrusu hayata tutunma isteğimin gelmesini bekliyorum. Hayata tutunmak benim için önemli bir mesele. Öyle sadece nefes alıp vermekle olacak basit bir eylem değil. Her sabah bunu duyumsamak, yaşam denen coşkuyu iliklerime kadar hissedebilmem önemli. Yemek yeme isteğini bile onun var oluşuna dayandırmam bu yüzden.

İnsanın varacağı bir yer olmadan, gideceği yolun anlamsızlığını yolun güzelliği ile dayanabilir kılmaya çalışan dahası insanları buna inandırmaya çalışan beyhude çabalar çocukça bir kandırmacadan ibaret bana göre. Ben inanmıyorum. İnananı da küçümsemiyorum elbet. Ama ben her sabah bir türlü sebebini çözemediğim varlığımın bu dünyada kapladığı kütleyi yataktan kaldırırken, hayattan bezmişlik duygusuyla dolduğumu hissediyorum.

İşte o sabah ilk defa, uyandığımda o duyguyu hissetmedim.

Yataktan doğrulduğumda bahçedeki begonvil ağacının feveran dalları odamdaki açık pencereden içeriye doğru uzanmıştı. Beni kucaklamak ister gibi. İçimde inanılmaz bir coşku ve aynı zamanda korku duydum. Delirdiğimi düşündüm ilk. Ya da garip bir rüyada olduğumu. Sonra bahçeden içeri süzülen o yumuşak, tatlı baygın kokuyu duydum. Hanımeli. Zihin ummanıma her dalışımda bir türlü çıkarmaya kıyamadığım hazine niteliğindeki anılar kendiliğinden yüzeye çıktılar. O anıları, o anda ve zihnin o sakin sularında yüzeyde tutabilmek için kalkıp yüzümü dahi yıkamadan hemen kahvemi hazırladım. Sofraya oturduğumda her şey yerli yerindeydi. Sanki bir başkası gelmiş ve bana hissettirmeden sofrayı hazırlamıştı.

İşte böyle sıradan hayatımın, sıradan bir gününde, sıradan bir kahvaltı sofrasında sıra dışı anıların, geçmişten gelen hayaletlerin, incir ağacının, boş vermişliğin ve hayatımda iz bırakanların uzak çağırışlarına bağladım zihnimde dolaşan kayığı. Anneannem. Datça. Yaz. Kumdan hayaller. O hayalleri sarmalayan begonvil ağacının bembeyaz duvarlarda dolaşan pembe gölgeleri. Hanımeli kokusu. Aylin.

Ergenliğimin en mahrem ve en naif yıllarına kumral saçlarını adak yaptığım Aylin.

O zamanlar hayatımın en büyük amacıydı. Aylin’le geleceğe uzanan ortak bir yaşamın utkusunu paylaşmak. Aynı şeyleri hissetmenin, aynı yolda yürümenin, onun da beni benim onu sevdiğim gibi seviyor olma ihtimalinin gerçekleşeceğini bilmenin verdiği dipsiz huzur.

Sonraki yıllarda bir daha aynı huzuru hissettim mi, hatırlamıyorum. Muhtemelen hayır. Anneannemin bahçe duvarının üstünde, patlıcan kızartması kokusunun eşlik ettiği konuşmalarımız, eşli saklambaç oynarken alın yazısı gibi hep onunla eş olmamız ve hatta diğerlerinin bunu olağan karşılamasında hep aynı huzur ve coşkuyla dolardı içim.

Bu sabah, yine o eski zamanların duygularını kaldıkları yerde sanki üzerinden hiç bu kadar zaman geçmemiş gibi bulmam olacak iş değildi. Üstelik Aylin’in hayatımda olma ihtimali sıfırlandıktan sonra bir daha Datça’ya adımımı atmamışken. Kalp kırıklığımı her erkek gibi öfke ve intikam duygusu ile onarmaya çalışmışken. Ve unutabilmişken. Öfkemi bastıramadığım için cinsel hazzı daha kıymetli kılmışken. Yolumu kaybetmişken…

Aklıma düştü işte.

Okkalı bir kahve gibi dilimin üstünde dönüp dolaşan kelimelerle birlikte. Kaçınılmaz olanla karşılaşan her insan gibi ben de o anda anın farkındalığını yaşamakla, inkâr etmek arasında bir yerdeydim. Evden çıkıp Aylin’lerin evine gidip, hala orada yaşayıp yaşamadıklarına bakıp bakmamak… Sorup soruşturmak. Onu bulmak. Hatta belki kendimi de. Yıllarca gelmediğim bu yere beni getiren sıradan bir olayın kendi olağanlığının içinde belki de büyük bir olay saklıdır diye düşünerek. Umut. Her şeye rağmen bir umut.

Sonunda net bir karar veremesem de giyinip dışarı çıkıp yelkenimi rüzgârın estiği yöne doğru açmanın iyi olacağını düşündüm. Anneannemin ölümüyle bu asırlık evin iyice yaşlanan, sessizleşen koridorları, cüssemin yettiği ölçüde gıcırdayan ahşap merdivenleri inerken; yine geçmişin anılarına dolandı ayağım.

Eylül’dü. Anneannemin merdiven başındaki sesi heyecanla cıvıldıyordu.

“Mehmeeeet, Aylin geldi yavrum.”

Geldi demek. Gelmeyeceğini söylemişti oysa ki. Ona inat, beni yavaşlatan kırgınlığıma teslim olup ağır ağır inmiştim yine bu merdivenlerden. Attığım her adımda basamakların farklı bir yeri gıcırdıyor, duvardaki siyah beyaz fotoğraflar, cilası yer yer dökülmüş tırabzanlar anneannemin ihtiyarlığını daha da belirgin kılıyordu. Yıllar sonra, aynı merdivenlerden inerken sadece ayağıma dolanan ve zamanla çoğalan kırgınlığımı değil, adımımı her attığımda daha da fazla gıcırdayan merdivenlerin canhıraş yakarışlarından ağırlaşan cüssemi, taşıdığı boş kalbi, bir türlü onaramadığım ruhumu, karanlık taraflarımı, onurlandıramadığım yalnızlığımı da beraberimde taşıyordum.

O gün o uzun merdiven yolcuğumun ve Aylin’e inat yavaşlığımın sonunda vardığım yerde Aylin’in kıpkırmızı bir deryaya bulanmış kumral saçlarından başka bir şey yoktu. Anneannemin dehşet içindeki bedeni, kaskatı kesilmiş, gözlerine sanki perde inmiş gibi karanlığa gömülmüştü. “Ne oldu? Ne ara oldu? Nasıl oldu?” diye mi sormalıydım. Bağırmalı mıydım? Yardım mı istemeliydim? Koşup o hayalimde parmaklarımın arasında gezinen saçların kana bulanmış tutamlarını mı öpmeliydim? Ne yapardı bir insan en sevdiğinin canı böyle yandığında?

Ben hayatımın en gerzekçe ve en aptalca hamlesini o anda yaptım.

Korkup kaçtım. Evet. Korkup o ağır ağır indiğim merdivenleri hızla çıkıp, odama kapattım kendimi. Aylin’i, kaskatı kesilmiş ve neredeyse kalp krizi geçirecek anneannemi öylece orada bırakıp kaçtım. Ambulans sireni, komşuların bağırışları, Aylin’in anne ve babasının isyan, endişe, öfke, suçluluk dolu haykırışları ve beni suçlayan bakışlarından kaçtım. Neden bilmiyorum. Belki gerçekten onu kaybedeceğim olasılığı ile yüzleşmek istemediğim için, belki ben de kendimi suçladığımdan…

Aylin birkaç gün sonra çıktı hastaneden. Beni beklerken üzerine oturduğu duvar çökünce başını çarpmıştı. Beyin travması geçirme ihtimaline karşın gözlem altında tutulmuş, sonra da kolunda bir kırık ve alnında on üç dikişle dikilmişti karşıma. Bu sefer yalnız değildi. On on beş metre gerisinde annesi bir gölge gibi izliyordu bizi.

Artık seni görmek istemiyorum diyordu. O değil de sanki annesi seslendiriyordu, annesinin kelimeleriyle konuşuyordu. Oysa gerçekten istediğinin bu olmadığına emindim. Yine de erkeklik gururu mu, yoksa ergen inadı mı bilemiyorum; onaylar bir sessizlikte dinledim söylediklerini.

Sonra bir kez daha gördüm onu.

Bir sonraki yaz. Boyu uzamış, saçlarını o zamanın moda kesiminde küt kestirmişti. Sezen Aksu şarkılarının buram buram melankoli pompalayan sözleriyle hayatımın ilk yalnızlığını ve pişmanlığını yaşamıştım. Ve ilk kıskançlık. Artık eşli saklambaç oynanmıyordu. O görevi bizden daha küçüklere devretmiştik. Sitenin çay bahçesinde akşamları çalan Sezen Aksu şarkıları eşliğinde okey, pişti ve Americano’ydu yeni alışkanlıklarımız.

Kış boyunca Aylin’i tekrar göreceğim günü, onun beni tekrar göreceği, beni ne kadar sevdiğini hatırlayacağı, onun da pişman olacağı anı iple çekmiştim. Ama hayalini kurduğum o an, hiç de benim düşündüğüm gibi olmadı. Aylin el ele başka bir oğlanla çay bahçesine girdiğinde, dahası yanaklarının al al olduğunu, gözlerinin içinin güldüğünü ve bana bir kez dahi bakmadığını görünce içimde derin bir öfke ve kıskançlık hissetmiştim. O andan sonra hep onun mutsuzluğunu, pişmanlığını dileyerek geçirdim yazı. Ve bir sonraki yaz, ondan sonraki yaz, ondan sonraki yaz… Bir daha Datça’ya adımımı atmadım.

Anneannemin her yaz başı özlemle yaptığı çağrılara mazeret bulamam kaygısıyla çift dikiş tamamladım eğitim hayatımı. Yaz okulları, yazın “işten izin alamıyorum, yoğunum”lara dönüştü. Anneannemin kırgın, yaşlı sesine tıkadım kulaklarımı. Sonra bir gün, yine bir Eylül vaktiydi. Annemi anneannemle konuşurken duydum. Akşam düğüne davetliymiş. Annemin haddinden fazla iyelik içeren endişesini, dile gelmekten korkan kelimelerin yokluğuyla kabul ettirmeye çalıştığını duyunca dikkatimi başka bir yere odaklamaya çalıştım. Ama Aylin’in ismini duyunca tekrar geri döndüm anne kızın konuşmalarına. Mutluluklar dilediğimi ilet diyordu annem. Ömür boyu mutluluklar. Doğru mu duydum? Aylin mi evleniyordu? Evet dedi annem. Oysa hakkı olan ömür boyu mutsuzluk ve pişmanlık olmalıydı. Benim gibi. Ben onu unutamamıştım da o beni unutmuş muydu yani?

Kapattım o defteri. Bitti.

Ben bittiğini düşündüm. Ta ki o sabaha kadar. Yaşlanınca insan daha mı duygusallaşıyor? Kaybettikleri neden bu kadar can yakıyor? Bir kuşun kanat çırpışına saklı bilgi sadece kuşun gövdesi ile kanadı arasındaki mesafede mi saklı? Yoksa onu gören gözün daha önce gördüklerinde mi?

O gün çıktım, Aylin’lerin evine doğru yürüdüm. Begonvillerle kaplı yol boyunca düşündüm gördüklerimi. Öyle bir umut doldu içime. Tatlı hanımeli kokusu, Aylin’in saçlarından yayılan deniz kokusunu da getirdi beraberinde. Evlerinin önüne geldiğimde yine o eskimiş kızartma kokusu, çocukluğum, anneannemin bahçe duvarı ve Aylin’in saçları geçip gitti önümden. Artık kumral değildi saçları. Yine aynı o küt kesim. Sanki o yılda tutuklu kalmış dış görünüşü. Bahçede bir adam mangal yakma telaşında.

“Ayliiiin” diye seslendi. Sevgiyle. Sanki yıllardır sevdiğini görmeyen bir aşık gibi. Ve Aylin’i gördüm. Aynı o çay bahçesindeki gibi yanakları al al, gözleri ışıl ışıl sevdiğine bakarken.

Bir Yeşilçam filminin mağdur, aşık esas oğlanı gibi gülümseyerek uzaklaştım oradan. Arkamdaki sese kulağımı tıkayarak.

“Mehmet?”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 9 Ağustos 2018 at 19:32

    Bir solukta okudum 💫 Dalından erken koparılmış domates 🍅 çok sevdim

    • Cevapla Beril Erem 10 Ağustos 2018 at 13:41

      ♥️♥️♥️ Çok teşekkürler ♥️♥️♥️

    Cevap Yaz