Uykusuz Klavye

Terapi

23 Ağustos 2018

“Merhaba, gelebilir miyim?”

“Tabi, buyurun lütfen.”

“Buraya mı oturayım?”

“Nasıl isterseniz. İsterseniz şöyle rahat koltuklara geçelim beraber.”

“Olur.”

“Evet, dosyanıza baktım da isminiz Ayşe Melike. Siz hangisini kullanıyorsunuz?”

“İkisini de kullanıyorum”

“Anladım ama size hangi isminizle hitap etmemi istersiniz?”

“İkisiyle de. Sakıncası yoksa?”

“Hayır, elbette yok. Ama genelde iki isimli insanlar tek isim kullanırlar ya o nedenle sordum.”

“İki isim koymuşlar, neden tasarruf edeyim?”

“Uzun diye.”

“Kime göre uzun?”

“Yahu ne bileyim işte, size hitap edeceklere göre, size göre…”

“Bana göre uzun değil, dediğim gibi. Bana hitap edecekler de sanırım iki isim tercihime saygılı davranırlar.”

“Peki. Konu biraz uzadı. İsterseniz başlayalım Ayşe Melike Hanım.”

“Size de her şey uzun geliyor.”

“Anlamadım?”

“Size de her şey uzun geliyor diyorum.”

“Ayşe Melike Hanım isterseniz biz devam edelim. Zamanımız da kısıtlı malum.”

“Biliyor musunuz insanoğlunun sorunu bu işte.”

“Neymiş o?”

“Zamanının fazla olmaması.”

“E, evet… Ne diyorduk?”

“Zamanımız az diyordunuz.”

“Aynen öyle. Şimdi dosyanızı okudum. Kendinizle evlenmek istiyormuşsunuz.”

“Evet.”

“Neden peki?”

“Çok seviyorum”

“Aşk peki? Hani insanlar âşık olduklarında evlenirler ya, o yüzden soruyorum.”

“Bakın Mine Hanım, psikiyatr olabilirsiniz ve ben de sizin hastanızım ama rica ediyorum bana deli muamelesi yapmayın! Tabi ki kendime aşık değilim. Böyle saçma şey olur mu? Duyulmuş şey değil. Benimkisi mantık evliliği.”

“Mantık evliliği?”

“Evet. Aynen öyle. Sorunuzda bir kinaye mi seziyorum?”

“Hayır, hayır kinaye yok kesinlikle. Doğru mu anladım diye tekrarladım söylediğinizi sadece. Hem size deli muamelesi de yapmıyorum. Sözlerimi yanlış anladınız. Aslına bakarsanız sizi anlamaya çalışıyorum. Evlilik için iki kişi gerekir ki; bu işin sosyolojik ve hukuksal boyutu. Diğer taraftan da duygusal anlamda bir bağlılık oluşturacak duygular gerekir; bu da psikolojik boyutu. Sizin kendinizle evlenmek istemeniz bu koşulları içermiyor. O nedenle gerçekten merak ediyorum sizi böyle ütopik bir şeye yönlendiren sebebi.”

“Şimdi ben size; beni tanıdığım herkesten daha çok anlayan, daha çok seven, her zaman yanımda olacak, iyi yönlerimi olduğu kadar kötü yönlerimi de aynı sevgi ve bilgelikle kucaklayan, her istediğimi yapan, zaman veren, zorlamayan, ataerkil yaşam biçemlerini hayatımıza empoze etmeyecek, kaynana, görümce gibi akrabalık ilişkileri ile enerjimi bulandırmayacak, hali vakti yerinde, beni dilediğim gibi yaşatacak birini buldum desem; ne derdiniz?”

“Hiç kaçırmayın hemen evlenin dememi bekliyorsunuz sanırım ama yanılıyorsunuz. Ben böyle bir şey söylemezdim.”

“Tabi ki söylerdiniz. Herkes söyler.”

“Üzgünüm ama o zaman size gerçekten değer vermeyen ve sizin duygularınızdan çok evlenmek istediğiniz insanın özelliklerinden etkilenerek konuşan biri olurdum.”

“Nasıl yani?”

“Şöyle; bu anlattıklarınızın hiçbiri sizin duygularınızı anlatmıyor. Hep evleneceğiniz kişiden bahsediyorsunuz. Sanki sadece o varmış gibi. O sizi herkesten çok anlıyor. Ya siz onu anlayabiliyor musunuz? O sizi herkesten çok seviyor. Peki siz seviyor musunuz? Mutlu bir evliliğe giden yol karşılıklı anlayış ve sevgiden geçiyor. Oysa siz tek taraflı bir ilişkiden bahsediyorsunuz.”

“Kendimle evlenmek istediğim için olabilir mi ACAABAA?”

“Ayşe Melike Hanım bakın burada ciddi bir konsültasyon için bulunuyorsunuz. O nedenle siz de durumun vahametine uygun bir tavır takınırsanız iyi olur.”

“Durum vahim diyorsunuz yani.”

“E pek normal sayılmaz.”

“Size normal gelmeyen şeyleri tehlikeli mi bulursunuz?”

“Yine konumuzdan çıktık. İsterseniz siz anlatmaya devam edin.”

“Ne diyordum? Hah, kendimi seviyorum diyordum. Aşık değilim elbette ama bence sürdürülebilir bir duygu da değil aşk. Çok içgüdüsel ve insanoğlu içgüdülerini zamanla hayatın hızlı akışında daha bilinçli davranış ve hareketlerle ikame ediyor. Sevgi mesela. Mutlaka bilinçli bir eylem silsilesi gerektiriyor. Özen göstermek gibi. Ben o açıdan kendimle çok mutluyum. Kendime özen gösteriyorum. Uzun lafın kısası, bir yuva kurmak için de bunların yeterli olduğunu düşünüyorum.”

“Daha önce evlendiniz mi peki?”

“Tabi ki hayır!”

“Neden tabi ki?”

“Daha önce evlenmiş olsaydım şu an burada olmazdım değil mi?”

“Anlayamadım?”

“Anlamayacak ne var? Daha önce kendimle evlenmiş olsaydım ayrılmazdım çünkü. Biliyorsunuz bu teknik olarak mümkün değil.”

“Hayır yani başkasıyla evlendiniz mi?”

“Kendim dururken niye başkasıyla evleneyim ki?”

“Neyse peki biz devam edelim. Yuva kurmaktan bahsettiniz. Yuva kurmak, daha doğrusu bir şeyler yaratmak, inşa etmek, kurmak… Bunlar aslında içinde ya da sonunda mutlaka sosyal etkileşim barındıran eylemler. Yani sizin kendinizi sevmeniz elbette çok güzel. Ancak yuva bir paylaşımı da içerir ve hatta paylaşmak eyleminin en hakiki coğrafyasında yer alır. Halbuki insan kendisiyle bir paylaşımda bulunamaz. Sadece yapar. Ama paylaşmanın hazzını, aklınızdan geçeni kendiniz için yaptığınızda hissedemezsiniz.”

“Katılmıyorum.”

“Tam olarak hangi kısmına katılmadığınızı söyler misiniz?”

“Söylerim. Ben bir yuvanın illa paylaşmakla tamamlanacağına inanmıyorum. Aslında ayırmak daha önemli”

“Ayırmak mı? Açar mısınız lütfen?”

“Şimdi mesela siz kendi yuvanızda – ki evli olup olmadığınızı bilmiyorum ama öyleymiş gibi farz ediyorum- eşinizle ve belki de çocuklarınızla birçok şeyi paylaşıyorsunuz ve bunu yapabildiğiniz için şükran duyup mutlu oluyorsunuz. Oysa, o paylaştıklarınızı kendinize ayırırsanız daha da mutlu olursunuz.”

“İlginç, devam edin lütfen.”

“Mesela fazladan boş vaktim var ve ben bunu bir başka insanla paylaşmaktansa kendime ayırıyorum. Sizin dediğiniz gibi sadece yapmıyorum. O anı içselleştirip, kendime bu vakti ayırdığımın farkındalığıyla daha dolu ve doyurucu vakit geçiriyorum. Bunun bana hem ruhsal hem fiziksel birçok katkısı oluyor.”

“Ne gibi?”

“İç huzur, tatmin ve tabi en önemlisi de sıfır pişmanlık.”

“Sevdiğiniz biri ile zamanınızı paylaşmak neden pişman edici olsun ki?”

“Bu her zaman bir risk. İlişkilerin olgunluk dönemlerinde, çan eğrisi gibi, paylaşmanın da trendinin azaldığı dönemler oluyor. Paylaştığınız anı mahveden ve sizden kaynaklanmayan ruhsal dengesizlikler, kaprisler, memnuniyetsizlikler… Bunlar hem kişiyi hem de ilişkiyi zedeliyor. Oysa insanın kendisi için yaptığı bir şeyden memnun olmaması söz konusu değil.”

“Bakın burada da ben size katılmıyorum. İnsan bazen kendisi için yaptığı şeylerin sonucu beklediği gibi olmadığında da pişman olabilir. Söz gelimi uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıktınız ve tüm bu zahmete değecek tatmini yaşamadınız. Üstüne bir de o yolculuğa dair olasılık dahilinde bulunan ne kadar risk varsa hepsi gerçekleşti. Sonuçta paranızla rezil oldunuz. Hatta belki bir de hastalandınız. Olur ya… O yolculuğa çıktığınız için pişman olmaz mısınız?”

“Bu pişmanlık değil. Seçimini sizin yaptığınız hiçbir şeyden pişman olmazsınız.

Pişmanlık da aynı paylaşmak gibi bir başka insanın varlığına muhtaçtır.

O nedenle de insan pişmanlıklarını bir ömür potasında eritemez. Ben, o yolculuğa çıktığım için belki yapmış olduğum seçimin kötülüğü nedeniyle kendi kendime öfkelenirim. Ama geçer. Sonrasına tatlı bir anı olarak kalır. Kendime kırılmaz, öfkelenmez ve bunu egosantrik bir kavgaya dönüştürmem. Oysa pişmanlık ömür boyu yapışır insana.”

“Peki tatmin dediniz? Cinsel yönden nasıl bir tatmin beklentiniz var? Ya da şöyle sorayım; evlenirken sadakat yemini de ediyorsunuz, evlendiğiniz kişiye sadık olacağınıza söz veriyorsunuz. Kendi kendinize tatmin mümkün ancak bir ömür boyu bu kadar tekdüze bir cinsel yaşam sizi korkutmuyor mu? Kendinize nasıl sadık kalabileceksiniz?”

“Evlenirken herkes sadakat yemini ediyor. Doğru. Ancak bu yemini edenlerin %40’ı boşanıyor. İsterseniz bakın istatistiklere. Boşanmayıp sadakat yeminini, saadet zincirine dönüştürenleri saymıyorum bile. Karısına şiddet uygulayanları, yalan söyleyenleri, aldatıp aptal yerine koyanları, kapı dışarı edenleri, kendini saklayıp evlendikten sonra bambaşka birine dönüşenleri… Yani sadakat sadece uçkuruna hâkim olmakla olmuyor. İçten bağlılık ruhun çıplaklığını da ister ki bu sadece insanın kendisi için yapabileceği bir şey. Ötekisi sadece bedensel aldatmamaktır. Başka bedene dokunmamak, başka kalbi sevmemek, bencilce tek bir insana mahkûm olmak benim dünya görüşümde samimiyetsiz, klişe ve totaliter bir dayatma. Ben kendime her zaman sadakatle bağlı olacağım çünkü kendime yalan söyleyemem. Bedenimi başka erkeklerle paylaşacağım elbette. O da canım isterse.

Karılık vazifemi yerine getirmek için mecburiyetten ayda birlere inen pilates dersine döndürmeyeceğim cinsel hayatımı en azından.

Ve en güzeli de bunların hepsini evlendiğim kendimle de paylaşabileceğim. ”

“İlginç bir yaklaşımınız var.”

“Ailem de öyle söylüyor ama siz kibarca dile getirdiniz.”

“Öyle mi? Aileniz ne diyor?”

“Kafayı yedin gibi şeyler.”

“Ne hissediyorsunuz peki onlar böyle söylediklerinde?”

“Üzülüyorum tabi. Kendim için değil ama. Onlar için.”

“Neden?”

“Onlar için evlilik bir düzen. Köşeleri belli bir geometrik şekil gibi asla esnemeyen bir kafes. Ailemle birlikte yaşadığım zamanlarda hem annemin hem de babamın o düzeni korumak için heyecanlarından, hayallerinden nasıl da mutsuzlukla vazgeçtiklerini gördüm. Birbirlerinin heyecanını baltaladıklarını veya hayallerinin diğeri tarafından çocukça ve saçma bulunduğu için unutulduğunu. Bunu söylediğimde; birbirlerini sevdikleri için fedakârlık yaptık derler. Oysa özden verilen her şey saygı bekler. Onların her vazgeçişi beraberinde öfke, nedamet ve kayıtsızlık getirdi.”

“Anladım. Acaba sizi kendinizle evlenmeye, gördüğünüz bu çarpık evlilik modeli itiyor olabilir mi? Yani anne ve babanızın evliliği gibi olmayan, sevgi ve saygıya dayalı, bireylerin özgürlüklerinin kısıtlanmadığı birçok evlilik örneği de var.”

“Öyle mi? Örnek verin mesela?”

“Benim örnek vermem doğru olmaz ama toplumda uzun ömürlü evlilikleri olan, gözlerinin içine sevgiyle bakan birçok çift var. Mutlaka yolda yürürken dahi denk gelmişsinizdir.”

“Kaçınılmaz olandan zevk almaya bakanlar yani”

“Anlamadım?”

“Freud diyorum. Sizin mutlaka biliyor olmanız lazım. Freud’a göre; insanoğlu zaten çok zor olan yaşamı içinde bir de çok fazla acı ve hayal kırıklığı yaşamakta, üstüne bir de toplumsal dayatmalarla imkânsız görevler edinmekte. Mesela evlilik bu görevlerden biri. İşte bu zor şartlar altında her insan mutlaka hafifletici çareler üretmekte, yardımcı kurgular geliştirmekte. Freud bunun için üç adet yoldan bahsediyor: İçinde bulunduğumuz durumu az düşünmemize sebep olan güçlü ilgi sapmaları; hayal kırıklıklarını azaltarak onun yerine geçen doyumlar ve bizi vazgeçtiklerimize duyarsız hale getiren alkollü maddeler.”

“Bunun ne alakası var benim bahsettiğim konu ile?”

“Çok alakası var. Hani o sizin bahsettiğiniz tonton amcalar teyzeler var ya, hani birbirlerinin gözlerine hala ilk günkü gibi aşkla bakanlar?”

“Evet?”

“Yalan o. İnsanoğlunun büyük bir kısmı için hayat bir tiyatro. İnsan su gibidir. İçinde olduğu kabın şeklini alır hemen. Çabuk adapte olur. Tabi bunu, kendisin bile isteye girdiği durumlar için söylüyorum. Evliliğin başında, hatta bu kararı alırken, insanlar sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek riskleri hesaplayarak evlenmezler. Hep ömür boyu süren saadet temennileri vardır ceplerinde. İllüzyon. Dünya tarihinin en büyük illüzyonu hem de. İnsanlığın devamı için tasarlanmış bir projedir evlilik.”

“Yani size göre mutlu bir evlilik yok?”

“Özgürleştirilmiş bir mutluluk yok evlilikte. Şartlandırılmış bir süreç ve şartlandırılmış beyinler var. Dünya düzeni, toplum, aile kısacası tüm çevresel faktörler kadın ve erkeğin bu projeyi gerçekleştirmesi için çalışıyor. Farkında mısınız bilmem ama küresel boyutta bir özendirme stratejisi yürütülüyor. İnsan doğumundan itibaren bu dış uyaranlara maruz bırakılarak, hayatının bir yerinde kendini bir başka insana adaması gerektiğine inandırılıyor. Kadın erkek ilişkisinin doğasından ve aslında tüm yaşamın dinamiğinin bu karşıt kutupların etkileşimi ile şekillenmesinden bahsediyorum. İki kutup, iki ayrı yaradılış, Yin ve Yang. Çatışmadan doğan bir düzen. Duyguların, fikirlerin savaşı. Ben ise kendi yaşamımı daha sakin ve daha basit kılmak istiyorum. Kendimi adayacağım tek kişi ise niye bu yine ben olmalıyım?”

“Bu söylediklerinize katılabilirim ama yine de insanın kendisiyle evlenmek istemesi için bunlar sebep değil. Siz, evlilik ya da toplumun kadın erkek ilişkisi üzerinden pompaladığı düzene karşı duruyor olabilirsiniz. Ancak bunu protesto etmek veya buna karşıt bir duruş sergilemek için kendinizle evlenmek niye? Hiç evlenmezsiniz, olur biter.”

“Mine Hanım, siz galiba başka bir dünyada yaşıyorsunuz. Biraz önce söyledim ya, tüm dünya benim hormonlarıma karşı acımasız bir kampanya yürütüyor. Tik tak, tik tak. İçimde gerçekten bir saat varmış gibi, iliklerimde bile duyuyorum o kunt sesleri. Şu anda sizinle konuşurken bile aklıma sesleniyorlar.”

“İlginç. Ne diyorlar?”

“Saçmalama. Saçmalama. Saçmalama.”

“Saçmaladığınızı siz düşünüyor musunuz?”

“Hayır. Kafamı bulandırıyorsunuz şu anda. Söylediklerimin saçma olduğunu düşünmüyorum. Aksine bir mantık silsilesi içinde tam da olması gereken sonucu savunduğumu biliyorum. Toplumun tamamının benimle aynı fikirde olmaması, benim yanlış düşündüğüm anlamına gelmez. Galileo’da dünya yuvarlaktır derken, tüm dünya onun dümdüz bir tepsi olduğuna inanıyordu.”

“Ayşe Melike Hanım içinizdeki ses size tek başınıza biyolojik saatinizin alarmını susturamayacağını da söylüyor mu?”

“Saçmalama”

“Efendim?”

“Ben demedim.”

“İçinizdeki ses mi?”

“Evet.”

“Sustunuz?”

“……..”

“İçinizdeki sesin vicdanınızın sesi, iç sesiniz olabileceği hiç aklınıza geldi mi peki? Kuvvetle muhtemel inançlarınızın karşıtlığı hormonlarınızı değil ama muhakemenizi harekete geçirmiş olabilir. Bu ne zaman olur biliyor musunuz?”

“Hayır.”

“Düşüncelerinizin, bir inanç ve fikir birlikteliği oluşturmak için gerekli iç ve dış faktörleri absorbe edecek temellerden yoksun olduğunda. Sizin durumunuzda ise; evlilik ile ilgili fikirlerinizin mantığını sağlam temellere dayandıramadığınız ve sizi kendinizle evlenmek eylemine iten sebepleri akıl ve vicdan süzgecinden geçiremediğiniz zaman olur.”

“……….”

“Ayşe Melike Hanım? İyi misiniz?”

“Melike…”

“Efendim?”

“Melike deyin lütfen. En çok bu ismimi seviyorum.”

“E, tamam. O zaman biz bugünlük ara verelim. Yarın yine aynı saatte görüşeceğiz. Ben arkadaşlarıma haber vereyim, size odanıza kadar eşlik etsinler.

“Tik. Tak. Tik. Tak.”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

10 Yorum

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 25 Ağustos 2018 at 22:48

    Çok zekice 💫

    • Cevapla Beril Erem 1 Eylül 2018 at 22:09

      ☺️🙏💕

  • Cevapla Ayhan İPEK 12 Ocak 2019 at 22:41

    Bayıldım. Tam da istediğim tarzda bir yazı buldum derken bitiverdi.

    • Cevapla Beril Erem 13 Ocak 2019 at 13:49

      Teşekkür ederim Ayhan Bey 🙏

  • Cevapla Şükriye Ünal Erdoğmuş 12 Ocak 2019 at 22:54

    Emeğinize, kalemize ve o güzel yüreğinize sağlık… Yazılarınızın devamını beklerim. Saygılarla…

    • Cevapla Beril Erem 13 Ocak 2019 at 13:50

      Teşekkür ederim Şükriye Hanım 🙏

  • Cevapla N.Patır Yılmaz 14 Ocak 2019 at 00:17

    Tam şu anki ruh halime ilaç gibi gelen bir yazıyı tasadüf olarak okudum. Elinize, kaleminize sağlık.
     
    Sevgi ve SAĞLICAKLA KALINIZ..

    • Cevapla Beril Erem 15 Ocak 2019 at 09:03

      Çok teşekkürler ♥️

  • Cevapla Günay Aydın 15 Ocak 2019 at 21:26

    Beynin kıvrımlarından atmış filizler gibiydi diyaloglar. Zevkle okudum. Kutlarım.

    • Cevapla Beril Erem 16 Ocak 2019 at 20:19

      Çok teşekkürler 🙏

    Cevap Yaz