Sentez

Çekmece – 3

23 Eylül 2018

Öykü Çekmece | Mektuplar

Ofiste pencerenin önünde dikilmiş boş gözlerle dışarıyı izliyordu Sude. Mektupları yıllar sonra yeniden okumanın yarattığı duygu karmaşası ruhunu alt üst etmişti. Boğaz turu yapan feribotları izlerken içinde açık kalmış çekmece eski yeni anılarla ruhunu o anların içine çekiyordu.

Mert, mektuplarında bahsettiği arkadaş grubuyla o yaz İstanbul’a gelmişti. On günlük ziyaretin rehberliğini üstlenmişti Sude. Avrupalıları İstanbul’a hayran bırakmaya kararlıydı. İçten içe hissettiği kıskançlık duygusunu bastırmaya çalışarak, gelişmekte olan ülkesinin adeta zümrüt bir gerdanlık gibi parlayan kadim şehri İstanbul’u tanıtacaktı.

Gezinin ilk gününe boğaz turunu koydu. Feribotla gezerken önce bir resim oluşturmayı planladı. O resmin içinde gezintiye çıkmayı diğer günlere yaydı. Her bir konuk için kendi dillerinde tanıtım kartları hazırladı. Türkçeyi de altına eklemeyi unutmadı. Tanıtım kartlarına bölgenin en eski tarihinden başlayıp, efsaneleri de ekleyerek bir dizi bilgilendirme notu düştü. Bu yolla gidecekleri yere ulaşmadan kafalarında bir hayal oluşturup, hayalin fazlasıyla karşılılaştıklarında gözlerinde oluşan hayretle karışık hayranlığı büyük bir keyifle izledi.

Ayasofya, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe, Yerebatan Sarnıcı, Galata, Pierre Loti, Adalar turu, İstiklal derken on gün dolu dolu geçti.

Sude tüm bu zaman içinde konukları yakından inceledi, Mert’in onlarla iletişiminde kadınca bir hisle bir şeyler aradı. Fransız kız Belle ile daha yakındı Mert. Daha manalı bir iletişim içindeydi. Üstünde durmak istemedi içinde büyüyen duyguyu yok sayarak bir çekmece içine hapsetti. Bu duygunun çekmeceyi kırarak dışarı çıkacağı günü hiç tahmin etmemişti.

Zihnine akın eden anıları kovmak ister gibi elini başının üstüne savurdu Sude. Hızlı adımlarla masasına geçti. Masasının üzerinde dağılmış broşürleri topladı, hırsla çekmeceye attı. Kurduğu turizm acentesinde güzergâhları kontrol ediyor, tanıtım broşürlerine onay veriyor, acentede oluşan ekiple güven içinde işlerini yürütüyordu. Kendi işi dahi olsa arada boş vererek işleyişten kendini kurtaramıyordu. Bugün bir ilk olabilirdi.
Minimalistliği tercih ettiği odasında, düzene aykırı duran tek şey pencerenin önüne yerleştiği limon ağacıydı.

Çocukluğundan beri vazgeçemediği bir bağ vardı arasında. Bodur ağacın dallarında henüz rengi sarıya dönmemiş limonların dönüşümünü izlemek terapi gibi geliyordu.

Yerinden kalktı, ağacın yapraklarını parmaklarıyla ufak çaplı ezdi, eline sinen kokuyu çekti içine. Gözüne masasındaki fotoğrafı takıldı. Kendiyle göz göze geldiği anda, aklına Mert’in mektubundaki satırlar geldi; “Sende de bir İngilizlik sezinlemiyor değilim.”

Çerçeveyi eline alıp yüzünü inceledi. Soğuk sert hatlar, gülümsemeyle tebessüm arasında belli belirsiz bir dudak kıvrımı, gözlerinde çivi gibi buz bakışlar. Çatıklıkla ifadesizlik arasında kalmış kaşlar. Yüzüne inmiş bir duvar gibi duran ifade. Ulaşılmaya müsaade etmeyen soğukluk. Mert tam da bundan dolayı İngiliz olmakla yaftalardı Sude’yi. Keşke bu duvarın ardını görebilseydi diye hayıflandı.

Günün koşturmasını tamamlayıp evine atmak istiyordu kendini Sude. Yeniden minderine kurulmak; mektuplar, fotoğraflar, kartlar arasında o eski anılara dönmek, hayatının akışındaki dönüm noktalarına ulaşmak istiyordu.

Günü yarıda bırakıp eve döndü Sude.

Ayine döndürdüğü mektup okumalarına hemen sarılmadı. Heyecanını kontrol etmeye çalışarak başka işlerle oyaladı kendini. Önce kitap okumaya çalıştı. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i eline aldığında yine mektuplara düştü aklı. Ne Apdi ağanın zulmüne odaklanabildi, ne de Memedin kahramanlığına.

Kitabı bıraktı, mutfağa yöneldi. Belki yemek yaparsa dağılırdı aklı. Çekmece içlerinde aradığını bulamadı, dolapları karıştı bulamadı aklını toplayamadığından zihnindeki tüm düzen alt üst olmuştu.
Bir kahve dedi, iyi gelecek. Sert bir americano hazırlayıp kendine, fincandan yayılan kokuyu içine çekti.

Bazı telefon görüşmeleri ve bir takım araştırmalarla kısa bir süre oyalanabildi.

Kendini yeniden toprak renginin hüküm sürdüğü odada buldu.

Her şey bıraktığı gibiydi. Açık kalmış çekmecelerden göze çarpan kartlar, yerde dağılmış mektuplar, üzerinden kenara attığı şalı. Plakların bulunduğu çekmeceye uzandı ilk.

Dağınıklığı bir süre görmezden gelebilirdi. Nasılsa içindeki bütün çekmeceleri açık duruyordu. Pikaba Ayten Alpman’ı yerleştirdi, ‘Ben Böyleyim’ odayı doldurdu.

Ayine çevirdiğinin farkında, odaya yerleştirdiği mumları yaktı.

İlk önce fotoğrafları aldı çekmeceden. Yıllarının dökümünü önüne serdi. Birer birer kendini inceledi önce. İç hesaplaşmalarının geçtiği yüzü inceledi. Her bir yıldaki dönüşümü ve dönüşmeyen bakışları. Her fotoğrafta aynı donuk bakışları. Oysa insanlar en çok bakışlarından ele verir içinde bulunduğu ruh halini. Mutluluğu, enerjiyi, suçluluğu, masumiyeti, neşeyi, acıyı, hüznü ilk anda bakışlardan anlaşılır. Sude içinse bu durum her zaman donuk ya da hissiz diye adlandırılabilecek haldeydi.

Kendi bakışlarındaki duygusuzlukla hesaplaşmaya çalıştı. Fotoğraflardaki anlarda neler hissettiğini bakışlarından bağımsız hatırlamaya çalıştı. Vücut dilini anlamaya çalıştı, belki gülümsemesine gizlenmiş mesajı. Bir bütünü oluşturuyorlardı, birçok karede ama bütünlük hissini zedeleyen hissiz bakışları, donuk gülümsemesi duygularını hatırlamakta yanıltıcı olabiliyordu.

Pierre Lito de çekilmiş fotoğrafta kaldı bir süre. O anın hissettirdiklerini herhangi bir yanılgıya teslim olmadan o kadar net hatırlıyordu ki kendi bile şaştı bu kadar net anımsamasına. O anın içinde bir süre kaldıktan sonra içindeki çekmeceyi yumuşak bir hareketle kapattı. O çekmece tamamdı artık, herhangi bir soru işareti bırakmayacak şekilde kapatılabilirdi.

Fotoğrafları olduğu yere bırakıp, mektuplara uzandı.

“Evet Sude, ben artık Trekkingciyim. Okulun kulüp başkanı benim. Belle ile organizasyonu yaptık, gerekli tüm yazışmalar ve duyurulardaki dil bilgisi eksikliklerimi, Belle kapattı. İlk yürüyüş rotamızı da Belle belirledi. Bölgeyi tanımasının büyük avantajını yaşadık. İlk rotamız ormanda dik bir yokuştu. Yaklaşık olarak 10 km kadar bir mesafeyi aşıp bir doğa harikasına ulaştık. Doğal yaşam alanı olduğundan dolayı sadece yürüyüş parkurları düzenlenmiş, çevrede hiç bir noktaya insan elinin ve fikrinin temas etmesine izin verilmemiş. 23 kişilik bir gruptuk. Üye sayımız şu anda sadece 23, bu yürüyüşten sonra artacağını umuyorum.

45 derecelik bir eğimde 10 km yürümek pek akla yatkın görünmese de birazdan anlatacağım güzellik için inan ki değerdi. Yürüyüş boyunca ilerledikçe değişen bitki örtüsünün içinde başka başka bölgelerde gezide gibi hissediyor insan kendini. Yukarılara çıktıkça ağaçların rengi çeşidi değişiyor ve inanılmaz bir görsel şölen yaratıyor. Gökyüzünün tonunun bile değiştiğine and içebilirim. İnanılmaz bir maviliğin içinde parıldayan bulutlar, hızlıca daha yukarı çıkarak dokunma hissi uyandırıyor.

Zirveye vardığımızda bir kaç kayalık üzerinde dinlendik. İşte tam da orası tarifi mümkün olmayan bir mekan.

Ağaçların yapraklarının arasından sızan güneş ışığı, aşağıda yemyeşil bir deniz hissi uyandıran orman. Aşağıdan yukarıya değişen ton farklılıkları, karşıda yükselen dağların insanı içine çeken yapısı, gökyüzünün deniz mavisi.

Büyülenmiş gibiydik hepimiz ve kimseden çıt çıkmadı. Orada ne kadar dinlendik hatırlamıyorum ama o süre içinde rüzgarın ağaç yapraklarına çarparak çıkarttığı hışırtılı sese eklenen kuşların ötüşleri bambaşka bir rüyada olmanın hazzını yaşattı bana.”

“Nasıl başıma geldi bilemiyorum? Düşerken hissettiğim adrenalin bacağımda kırılan kemiklerimin ağrısını hissettirmedi bana. Çarpılmıştım o zirvede, o manzara o dinginlik, doğanın o muhteşem ahengi karşısında gözlerimi kapattığımı, o muhteşem kokudan başımın döndüğünü sonrasında ise vücudumun çarptığı kayaların ani irkilmesini hatırlıyorum sadece. Şimdi şiddetli bir ağrım yok ama maalesef 3 ay alçıda kalacak bacağım. Tam anlamda yatağa bağlı olmasam da yürüyüş etkinliklerimiz, Avrupa gezi turlarımız sekteye uğrayacak. Bu arada bir süre okuldan uzak kaldığım için dil kaybına da başladım. Neyse ki Belle gönüllü öğretmenim olmak istedi. Bu sürede ben de ona Türkçe öğretmeye çalışacağım. Böylece Fransızcam da zayıflamamış olacak.”

Elindeki mektubu okumayı bıraktı Sude.

Dışından konuştuğunun farkında olmadan ünledi;

“Başlıyoruz…”

>> 4. Bölüm

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz