Martan'ın Sepeti

Ruh Üşümesi

29 Eylül 2018

Ruh Üşümesi | Çocuk Gelin | Çocuk Gelinler

Eylül bulutlarının her yeri sardığı, yağmursuz ikindi vaktiydi. Her köşesi incelik ve zerafetle döşenmiş, duvarları objektifiyle yakaladığı muhteşem anlarla dolu ofisinin penceresi önündeydi şimdi.

Son giden danışanının ardından bakarken camda gördüğü silüeti hoşuna gitmedi. Döndü, inatla ona eşlik eden ruh üşümesi ve yorgun ayaklarına aldırmadan çıktı. Köşedeki kahve dükkanının davetkâr kokusu bir an karmakarışık zihnine iyi gelse de aldırmadı. Ayakları, dudaklarına yapışan eski bir türkü gibi ezbere bildiği evinin yolunu çoktan tutmuştu bile. Oysa en son istediği şeydi bu. İlk kez; batan her günle birlikte, azgın bir köpek gibi daima yakasına yapışan yalnızlığını, nasılsa hapsettiği evine gitmek istemiyordu.

Evinin kapısına geldiğinde; “Hiç değilse biraz bahçede oturmalı; belki bahçıvanın yarı deli, yarı kahin Gamese’si ile sohbet ederim” diye düşündü.

Garip bir kadındı Gamese.

Bazen günlerce ortada görünmez, bazen sargılarla bağladığı kar yağmış yaşlı başını sallayarak ninniye benzer şarkılar söyler yine de koca evi görünmez bir elle çekip çevirirdi.

Doktor, kimbilir kaçıncı kez; kapının hemen yanında duran ve sırtını yüksek bahçe duvarına dayamış tahta banka oturdu. Bakımlı bahçesinin; sararan yapraklar ve yer yer kel kalmış ağaçlarıyla ‘Eylül’den tıpkı kendisi gibi nasibini aldığını düşündü.

“Eylül” dedi sessizce, “Bir ruh üşümesi…”

Tam o sırada elinde iki çayla bahçıvanın yaşlı yol arkadaşının yaklaştığını gördü. Gözleri hep telaşlı, hep soran, hep yarı gölgeliydi kadının. Sanki bin yıl ötede kalmış hevesleriydi yorgun, başını sallayarak sordu kadın;

“Hayrola doktorum! Gemiler ne yanda battı?”

Doktor umarsızca tekrarladı;

“Bir ruh üşümesi yalnızca, bugün ruhum üşüyor Gamese.”

Sesi yaşlı kadının beklenmedik ve gökgürültüsünü andıran gülüşünde kayboldu.

“Ahhh doktor! Dinle öyleyse, ben sana öyle bir mesel anlatacağım ki ruhun bir daha ‘üşüyorum’ demeyi unutacak.”

Dedikten sonra getirdiği çaydan ilk yudumunu aldı, gözlerine yine o bulut çökmüştü.

“Henüz altı yaşındaydım anam öldüğünde, benden küçük iki kardeşim daha vardı üstelik. İlk kez üşüdü ruhum. Babam yoksul bir adamdı, anamın yokluğunda bizlere bakmak için çorak tarlamıza da gidemez olmuştu. Bir zaman sürdük böyle. Önce kardeşlerime bakacak bir analık getirdi eve, sonra yakın köyde oturan teyzeme bıraktı beni, onun da üç çocuğu vardı oysa. Kapı aralığında konuşurlarken duydum; ‘Çaresizim, çok borcum var’ diyordu babam, gitmezden az evvel teyzeme. Ben artık orada kalacağımı sanarken, bir sabah teyzemin keselemekten kıpkırmızı ettiği bedenime ak bir fistan giydirdiler, henüz yedi yaşındaydım. Beni alan adam babama çok para vermiş, öyle dediler. O gece ve devam eden her gece bağırmaktan sesim, ağlamaktan nefesim kesilene değin ne kadar üşüdü ruhum bilmiyorum.

‘Hatçeee gene kanıyor bu’ diye seslenirdi en büyük yavuklusuna.

Kurtuluşumdu bu ses bir sonraki geceye değin. Sonra bir geceyarısı nasıl olduysa kaçtım, bacaklarımın arasında çağlayan kırmızı nehire aldırmadan. Koştum, koştum, taaaa evin aşağılarında, öte yakasında teyzemin evini saklayan dereye kadar. Dere soğuk, dere karanlık, dere kış yağmurlarıyla çoşkundu. Bir an bile düşünmedim atladım, karşı kıyıya vardığımda hiçbir noktamı hissetmiyordum, sadece ardımdaki acımasız güruhun içinden onun sesi geldi kulaklarıma; ‘Tohumuna para saydım, yakalayın orospuyu.’

Henüz yedi yaşındaydım. Teyzemin kapısına vardığımda herkes sokaktaydı artık, her yeri morarmış, kan revan içindeki çıplak bedenimi dastarıyla sardı teyzem, elinde kocaman bir çifte vardı;

‘Diyet bitti’ diyordu havaya ateş ederken.

Sonrası karanlık, uzun, soğuk ve kimsesiz. Üç koca ay yatmışım kendimi bilmeden. İyi oldun dediler.

İyi oldum, iyi oldum olmasına da yüreğimdeki soğuk hiç geçmedi. Buzları erimedi, üşümesi hiç bitmedi. Sonra yirmili yaşlarıma erişirken buna verdiler beni, aldı buralara getirdi. Çok sefillik, yoksunluk çektik ama bir kez ezmedi beni. ‘Ganadı yaralım’ diye sevdi.

Hiç bebem olmadı, uçamadım onlarla, uçuramadım onları yuvamızdan. Dediklerine göre içerisi bir bebeği değil kendisini bile taşıyamaz haldeymiş. Aldılar içerimi, olmazmış gayri benim bebem. Bir daha üşüdü ruhum.

‘Evlen’ dediğimde buna, dinlemedi beni, bir kez daha üşüdüm…

Ehhh kocadık gayri hepsi geçti. Yalnız bir tek, bir tek şey geçmedi, o gece derenin koynundan bir daha teslim aldığım ruh üşümesi hiç geçmedi…”

“Oooo doktor üşüttün çayını!” diye gülümsedi, derin bir nefes aldı. “Üzülme” dedi, “Hayat yalnızca bir rüya, bizim olmayan.”

“Her evde bir cehennem, her cehennemin ateşini ezelden beri körükleyen bir zebani var” diye düşündü doktor. Acaba ateş, hiçliği yoksunlukla var edebilmek için mi oradaydı?..

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

9 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 29 Eylül 2018 at 17:35

    Zeynepcim harika bir konu, kusursuz bir öyküleme 👌🏻👏🏻👏🏻

    • Cevapla Zeynep Mete 12 Ekim 2018 at 10:57

      Çok teşekkür ederim.

  • Cevapla Yasemin Yatıkçı 1 Ekim 2018 at 20:32

    Muhteşem, yüreğinize sağlık

    • Cevapla Zeynep Mete 29 Ocak 2019 at 19:12

      Teşekkür ederim.

  • Cevapla Elif Gonca Diker 6 Ekim 2018 at 12:44

    Çok güzel bir öykü. Çok güzel bir anlatım. Okurken iliklerimde tüm hücrelerimde hissettim. Gamese’nin ruh üşümesi, sanırım geçmişten bugüne değin sayılamayacak kadar çok çocuğun ergenliğinin ve yetişkinliğinin dile getirilmesi. Hala güncel. Çok insani.
    Tebrikler.

    • Cevapla Zeynep Mete 12 Ekim 2018 at 10:58

      Çok teşekkür ediyorum.

  • Cevapla Zeynep Mete 12 Ekim 2018 at 09:19

    Çok teşekkürler.

  • Cevapla Ruhsar Babür 26 Ocak 2019 at 16:10

    Kuzum yüreğine, ellerine, kalemine sağlık. Nasıl güzel bir anlatım, resmen okurken benim ruhum üşümeyi geçip, buz kesti.

    • Cevapla Zeynep Mete 29 Ocak 2019 at 19:11

      Çoook teşekkürler bir tanesini…

    Cevap Yaz