Martan'ın Sepeti

Altı Dolunay

13 Ekim 2018

Altı Dolunay

Son geçişle bugün arasında altı dolunay vardı.

Açlık ve çaresizlik inatçı bir bit gibi, eprimiş ve ters yüz edilmiş gömleğinin yaka dikişlerine kadar yerleşmişti. Kuşlara bile saklanacak çalı doğurmayan ağaçsız ve kurak iklim bize ekmek parasını başka nereden verecekti, diye düşündü. Sarma sigarasını yaktığı kibriti yağlı akan derenin taşları arasına atarken, kafasında yarın geceki geçişin son kontrolünü çoktan bitirmişti. Topal bir eşek, sırtı bebeli bir avrat, zayıf bir sürü, bir dolu umut…

Başka umarı olsaydı, bu son demeyi ne kadar çok isterdi. Sigarasından çektiği derin nefesi burnundan veriyordu ki sesi duydu;

“Vazgeç! Biliyorum sensin o. Vazgeç, git buralardan.”

Yuttuğu duman mı, söylenen sözler mi bilinmez boğazında düğümlendi. Öksürük nöbetinin arasında bağırarak sordu;

“Nasıl? Babam ve hatta onun babasının babası bile bu toprakta ağanın kuluydu, nasıl, komutan nasıl?”

Tel örgünün öte yanından bağırdı komutan;

“Git buralardan. Müsademede ölenler ağa çocukları mı? Vazgeç!”

Koşarak uzaklaştı köye kadar, ancak o zaman farketti başka bir dilde hâlâ “Nasıl?” diye bağırdığını.

Her yerine sinekler konmuş, sümükleri umutları gibi yüzünde donmuş çocuklar karşıladı onu köyün girişinde, oynadıkları oyundan bir saniye başlarını kaldırıp, bakımsızlıktan irin akan gözleriyle baktılar aldırmadan. Onları, adeta itekleyerek köyün tepeyle kucaklaştığı yere kadar koşmaya devam etti.

Oradaydı, yarın gece geçiş yapacak sıska koyunların, dudaklarıyla kendileri gibi sıska otları yoluşunu izliyordu.

“Korkma” dedi kadın sessizce, “Bir şey olmayacak; koyunlar az, dolunay yok” Öteleri gösterdi; “Bulut burada olacak, korkma.”

“Bebe” diyecek oldu. “O” dedi, “O, bari burada kalsa”

“Olmaz.” dedi kadın, sustu sonra.

Elli yıl sonra, mayına basan topal eşeğin geceye karışan feryadını, “Dur” diye defalarca haykıran komutanı, mitralyözün parıltısını ve yerden kaldırılan en sevdiğinin, göğsünden boşalan ılık kanın oluk gibi sesini yeniden ve yeniden duydu.

Şimdi, geçtiği kapının çok ilerisinde onu yitirdiği yere son bir kez baktı, vedalaştı, kendisini zor taşıyan ayaklarıyla yürüdü gitti.

Ne garip, bir zamanlar izinle dahi giremediği topraklarda yaşayacaklardı artık.

Savaş hep öldürecek değildi ya, bu kez de yaşam için yol açmıştı ona ve ailesinden geri kalan üç beş yitirik boynu büküğe.

Altı dolunay süren kamp hayatının sonunda yerleşik hayata geçebilmişlerdi. Oğlu bir iş buldu, çocuklar okula başladı, gelini ise ara sıra geçici bulduğu işlerde çalışıyordu.

Bu kente geleli garip ama tam altı dolunay daha geçmişti ki bir akşam oğlu, çocuklar için okula gitmesi gerektiğini söyledi, o dil biliyordu. “Peki” dedi, gidecekti.

“Okul!” diye düşündü kapıdan içeri girerken, 70 yıl önce yolu düşseydi yine böyle yalnız bir çalı mı olurdu?

Zil çalana dek tahta bankta oturup bekledi, kapıdaki görevli haber vermişti torunlarının hocası onu görmeye gelecekti.

Gözleri kapıda, kulakları zilde beklerken aniden bir şey takıldı gözüne, yüreği ağzına geldi, bin yıl geriye gitti. Başı dönüyor, kulakları uğulduyordu, görevli ona bir şeyler söylüyor o hiçbir şey duymuyordu. Gözleri, gamzesinde karabiber saklayana kilitlenmişti. Gün tüm karanlığıyla göz kapaklarına çöktü ve bilinci tamamen yitti.

Gözlerini açtığında evindeydi, herkes bir şey sordu, o sustu…

Bir iki gün sonra tekrar gidecekti…
Ne olduğunu bilmiyordu…
Öyle dedi.

İki koca hafta geçti, okula gidecek cesareti bir türlü bulamadı. Sonra birgün kapı çaldı, açtı kapıyı.

O, evet o karşısındaydı, elli yıl…
Elli yıl sonra o…

Gülümsüyordu. Gamzesi yanağındaki bene yatak olan anasının suretiyle, bin dolunaydır her duasında andığı, şimdi tam karşısındaydı. Nasıl olabilir bu benzerlik, yoksa gerçekten o muydu?

Öğrenecekti. Yüreği avucunda içeri buyur etti öğretmeni.

“Yok” dedi öğretmen, “Sizi çok merak ettim. İyi misiniz? Çocuklar evden hiç çıkmadığınızı söyledi. Karşıdaki parkta bekliyorum.”

Sonra elindeki kocaman termosu işaret etti; “Çay da getirdim. Hazırlıklıyım, sohbet edelim.”

Yüreğinin sesi çağlayan bir su gibi kulaklarında uğulduyordu, zorlukla başını salladı, gidecekti…

Üç koca saat konuştular; çocuklar, savaş, anneler, babalar, aile, yitirilenler, geçmiş ve gelecek…

Oydu, müsademeden sonra sağ kurtulan ve “Artık sınırı geçti, kurtulsun” diye geri almadığı bebesiydi, karşısında duran…

Günlerce tel örgünün ardından bağırıp, haber yollayan komutan demek onu büyütmüş bakmış, kimselere vermemişti. Ona baba diyordu, bilmiyordu. Kendisi söylemezse hiç bilmeyecekti gerçeği çünkü ölmüştü anne babası…

Bir oğlu vardı öğretmenin, “Demek” dedi, “Başka topraklarda büyüyen iki filizim daha var.” Oysa elli yıl önce başkasının koyunlarına dökecek ot uğruna yitirmişti fidanını…

“Sizi çok sevdim” dedi öğretmen, “Neden bilmem bana babamı anımsattınız…”

Altı dolunay düşündü.

Şimdiye dek düştüğü uçurumların biri hariç hiçbirinden çıkamamış, sırtında uçurumlarıyla gezen kanadı kesik çöl kartalları gibi yaşamıştı.

Bu topraklar ona, ailesinden artakalan yitiriklere umut olmuştu. Bunca yıldan sonra kesik kanatlarının uzayacağı yoktu ama uçurumların sayısı azalmıştı. Artık akıllı olacak, büyük hayretinin gayretiyle sırrını kimseyle paylaşmıyacaktı. En azından şimdilik…

Muhtemel altı dolunay daha geçti

Öğretmen iki gündür okula gelmeyen çocukları iyiden iyiye merak ediyordu, tam o sırada çalınan sınıf kapısında çocukları görünce merakla neden gelmediklerini sordu, büyük oğlan boynunu büküp cevap verdi; “Dedem öte dünyaya göçtü öğretmenim, gitmeden az evvel gizlice bu zarfı size vermem için beni tembihledi…”

Zarf dört bir yanından koli bantlarıyla sıkıca kapatılmıştı. Üzerindeki daracık alana titrek bir yazıyla “Kanatları uçurumlara yetmeyen bir kartalın yuvasından düşürdüğü fidanın öyküsü” yazıyordu…

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Aylin Çakır 9 Kasım 2018 at 13:41

    Hikayelerin giriş, gelişme, sonuç mevzuatına, endişesine cok da takılmadan, yaşamın ortasına öyle bir dalış yapmışsınız ki su gibi akmış, yerini bulmuş her şey. Kartalın vedası gibi…
     
    Yüreğinize sağlık 🌷

  • Cevapla Zeynep Mete 29 Ocak 2019 at 19:15

    Çok teşekkür ediyorum.

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan