Uykusuz Klavye

Lades

18 Ekim 2018

Lades | Büyükanne, Torun

“Ladesim lades olsun mu?”

“Olsun.”

“Tutmayan gavur olsun mu?”

“Olmasın.”

“Olsun diyeceksin kızım.”

“Gavur ne demek anneanne?”

“Müslüman olmayan demek.”

“Müslüman olmayanlar kötü mü oluyor?”

“Ne bileyim yavrum. Olmuyordur herhalde. Her Müslüman iyi mi sanki?”

“O zaman neden gavur olsun diyoruz ki? Başka bir şey diyelim.”

“Ne diyelim peki? Sen söyle.”

“Bozacı olsun diyelim.”

“Bozacı mı? Allah Allah!”

Son Allah’ı uzatarak içinden sanki bir nefes gibi söylemişti. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme asılı kalmış da düşmesi için uğraşıyormuş gibi titretti dudaklarını. O zaman küçüktüm. Bu hareketin dilinin ucuna kadar gelen bir sözcüğün çıkamadığı için dudaklarına vuran bir isyan dalgası olduğunu bilmiyordum. Öyleydi anneannem. Ne zaman biri ona mantığına toslayacak bir laf etse, aynen böyle titrerdi dudakları. Sonradan, biraz daha büyüyüp aklım ermeye başlayınca dudaklarını titretenin o çıkamayan sözcükler olduğunu, lafını esirgediği insan uzaklaşınca kıyılarımıza vuran dalgalardan anladım. ‘Ah ben şimdi ona şöyle derdim de… Böyle derdim de…’

Sözcük yutardı anneannem.

Nefes gibi. İçinde iyice yıllanıp, demlendikten sonra başka birine, sırf kendini iyi hissetmek için ya da karşısındakinden “Keşke diyeydin” lafını duymak için harcardı o sözcükleri.

“Peki. Tutmayan bozacı olsun mu?”

“Olsun.”

“Yerde ne var?”

“Toprak.”

“Gökte?”

“Bulut.”

“Sen bunu kırk günde unut!”

Ben unuturdum. O unutmazdı.

“Cereeen! Kızım al bakalım şu yoğurdu sofraya götür. Hadi benim kuzucuğum.”

“Aaaa?!”

“LADEEEESSS!”

Annem kızardı.

“Anne! Çocuk o daha. Bırakaydın da bir sefer de o kazansaydı.”

Bırakmazdı.

Biri hariç anneannemle girdiğim lades savaşlarını hiç kazanamadım.

Bir evin içinde üç buçuk kişiydik. Herkesin bana yarım akıllı muamelesi yaptığı evimizde o bana gerçek bir bireymişim gibi davranır ama yine de boyumdan büyük işlere karışmama müsaade etmezdi. Çocukluğum adeta anneannemin aşırı mantıklı hali tarafından kuşatılmıştı.

“Aklı yok mu onun? Unutmasın canım!”

Annem ve babam çalışırlardı. O zamanlar şimdiki gibi bakıcılık müessesesi ya yok ya da ona ayrılacak para yok. Anneanneler ya da babaanneler gelir kurulurdu torunlarının rikkatle örülen geleceklerine. Benim gelecek yolumun orta şeridinde seyreden güvenli araçtı anneannem. Annemdi ve babam. İkisi olamadığı zamanlarda anneannem. Yoldaşım. Büyümeyen çocuk yanım.

Ara sıra oturduğumuz muhitten uzaklaşırdık. Torun anneanne, iki suç ortağı. Annemle babam işte olurlar ve akşam beşten önce dönmezlerdi. Anneannem hep pür telaş. Arada da bana nasihatler edip, uyarılarda bulunurdu.

“Aman çocuğum sıkı giyin.”

“Aman kuzucuğum annene ya da babana söylemek yok, tamam mı? Zaten hemen gidip geleceğiz. Söylersen bir daha beraber kalamayız.”

Bu son söylediği öyle canımı acıtırdı ki; sonunda annesiz ve babasız kalmayı dahi göze alabilecek bir çocuğun içtenliği ile susardım. Sonra akşam olur, annemle babam eve gelirlerdi. Anneannemle ben ise çoktan dönmüş olurduk. Ben Yakari’nin peşinde, anneannem Yalan Rüzgarı’nın. Bir odanın içinde iki sırdaş, iki arkadaş birbirimizin güvenilir sıcaklıklarına saklanırdık.  Sonra, ilk okul ikinci sınıfta o yaştaki bir çocuk için asla kötü sayılamayacak bir alışkanlık edinmiştim. Günlük tutmak. Elbette o zamanlar için annemin merakını gideren bir araç olduğunu bilmeden. Anneannemle yaptığım her şeyi ayrıntılı bir biçimde yazdığım, o güzel anlara yazarken beni geri götüren bir hayal gemisiydi günlüğüm.

Sabahçı olduğum yıl, anneannemle haftada bir öğleden sonraları Kadıköy’e giderdik. İşte böyle bir günün sonunda annem, o gün yaptıklarımızı (minibüse binip Kadıköy’e gitmiş, Maide’ye uğramış, sahlep içip bir de peynirli tost yemiştik, anneannem şiir okumuştu…) ben tüm zihnimi boş sayfalara döktükten ve uykuya teslim olduktan hemen sonra öğrenmişti.

Anneannem ertesi akşam kendi evine döndü. Aramız minibüsle sekiz dakika. Ben sekiz yaşında. Pişmanlık yaşımdan büyük. Ayrılık bir ömür bana. Hayatımda yazmaktan, yazıdan, kalemden sadece o zaman nefret ettim. Yazabildiğimi söyleyen aklıma, yazan elime, kalem tutan parmaklarıma… Sözcüklere, kelimelere.

Nedametle isyan etmenin ilk canlı hayali o gün çimlendi zihnimde.

Artık okuldan sonra annemin iş yerine gidiyordum. Bir köşeye itilmiş, içindekileri kimsenin umursamadığı yalnız bir dosya dolabı ile aynı sessiz kederi paylaşan bir çocuktum. Önüme yığılan uzun maaş bordrolarının arkasına, devlet malzeme ofisinden alınmış kalemlerle özgürlüğü çiziyordum. Her ayın kalanında anneannem olurdu. Kuşlarla. Öyle mutsuz, melankolik bir ruh halindeydim ki; anneannemden biraz daha ayrı tutulsam kesin büyük bir sanatçı olabilirdim. Ama babam dayanamadı. Anneannemle ayrılığımızın onuncu gününde bana bir ömür gelen o sekiz dakikalık minibüs yolculuğunu, tam sekiz dakikada yaptık birlikte. Anneanneme bıraktı beni. Annem küsmüş müydü? O yoktu yanımızda.

Anneannem…

On günlük ayrılığın ardından.

Bana karşı ladeste alacağı gönüllü hatta şikeli yenilgiyi dahi benim aklıma bir hakaret kabul eden anneannem bensiz bırakılma tehdidine yenilmişti.

Oysa ben pişmandım. En çok da küskün. Bireysellik algım farklı bir boyuta ulaşmışken, bana başkalarının eşyalarını karıştırmamam öğretilirken, bu çelişki, bu ikiyüzlü ahlak anlayışı…Şimdi harika ifade ediyorum. O zaman öyle değildi. İçten içe bunları bilip, anlatamamak, savunamamak… Ağlamıştım. Sadece ağlamıştım.

Hafta sonlarını anneannem ile geçirmeme izin verildi. İyi bir çocuk olmam karşılığında. Oldum. Ben hep iyi çocuk oldum. Büyümedim. Büyüyemedim.

Anneannem öldü.

Dizkapaklarım ağrıdı.

O gün. Gönüllü suç ortaklığı. Minibüsteydik. Kalabalıktı. En önde oturuyorduk. Şoförün yanı. Dizlerim değiyordu minibüsün ön paneline. Dizlerim acıyordu.

“Off dizlerim acıyor anneanne.”

“Dayan kuzucuğum az kaldı.”

“Müsait bir yerde şoför bey.”

“Geldik mi?”

“Geldik.”

‘Dizlerim sıkıştı anneanne.”

“Tamam yavrum dönüşte yan yana otururuz”

Çok severdim kitapları. En çok Reşat Nuri Gültekin’i. Çalıkuşu’nu. Feride’ye benzetirdim kendimi. Hırçınlığımı. Kafaya koyduğumu yaparımlığımı. Sonra derin bir utanç duyardım içimde. Ben kim Feride olmak kim? Anneannem anlar gibi sahafların olduğu sokağa götürüp başka karakterlerle durulmamı beklerdi. En çok Maide’de dururduk. En çok oradaki kitapları sevdirmeye çalışırdı anneannem. Anladığım kitaplar yoktu halbuki. Kapaklarına baktığımda bilirdim bunu. Ruh ve Ruhlar Dünyası, Sinan Onbulak. Denemeler, Montaigne. Bu iki yazarın, iki farklı dünyanın aynı sepette olmasına şaşırırdım. Çoğunlukla Maide’nin sahibi İlhan Amca ile derin bir sohbette olurlardı. Hatta o gün, anneannem şiir bile okumuştu. Eski plakların dizili olduğu bir rafın arkasında, Cem Karaca’nın burnunun tam üzerinden seyretmiştim onu. Sanki gizli bir şeyler yapıyor gibi utangaç, yanakları al aldı.

Gözlerim maviliğin ruhudur.
Fecirlerin tebessümü içer.
Berraklığında ilah çocukları uyur
Ve emer sükutu beyaz gölgeler.”

“Ahmet Arif değil mi?”

“Bildiniz.”

“Terk Etmedi Sevdan Beni. Benim en çok sevdiğim.”

“Yaa? Onu da biliyordum aslında ama unuttum şimdi. Çok oldu okumayalı diyeceğim ama yaşlılık da var tabi.”

“Estağfurullah Hanımefendiciğim, hala gonca bir gül gibisiniz maşallah!”

Bu ve buna benzer abartılı teşbihlerle dolu konuşmaların arasında, sanki dışarıdan mutluluk hormonu verilmişçesine doygun bir neşeyle saatler geçirirdik Maide’de. Kitaplar ve plaklarla örülmüş bu duvarların içinde zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmezdik. Gitme vaktimizin yaklaştığını, anneannem siyah, ince deri kayışlı saatine sık sık bakmaya başladığı zaman anlardım ben. Bir de İlhan Amca’nın yüzüne düşen gölgelerden.

Hayal kırıklığı, abartılı bir vodvilin ince tarizleri gibi otururdu yüzüne.

Sonra hep aynı soru gelirdi:

“Gitme zamanınız mı geldi Maide Hanımcığım?”

Anneannemin ismi, cesaret kırıcı bir biçimde samimi, içten dururdu İlhan Amca’nın dudaklarında. Ekmek teknesinin ismi ile anneannemin isminin aynı olmasının sunduğu tesadüfi bir rahatlık olarak düşünürdüm ben. Belki anneannemi kimseyle paylaşmak istemediğimden ya da belki de onların o iki kişilik dünyalarına tecahülüarifte mahir bir çocuk olarak tanık olmama izin verdiklerindendi. Bu gidip gelmeler ben on iki yaşıma gelene kadar sürdü. Sonra anneannemin romatizmaları İlhan Amca’ya duyduğu ilgiye galip geldi. Uzun bir süre gidemedik Maide’ye. Telefonlaşıyorlar mıydı bilmiyorum. Ama ben hiç denk gelmedim.

Orta son sınıftayken ailem beni Kadıköy’deki bir dershaneye yazdırdı. Bir gün, sanki yakın geçmişimin özlenen hatıraları kendilerini hatırlatmak ister gibi bir his düştü içime. Çıktım dershaneden ve Mühürdar’ın o bilindik telaşlı sokaklarında, kendimi içimdeki hisse teslim ederek yürüdüm. Ve Maide’nin ışıklandırılmış levhası, sıcak bir yol gösterici, güvenli bir liman gibi ileride ortaya çıktı. Koşarak girdim içeri. İlhan Amca’ya bakındım. O yoktu ama onun kopyası başka bir genç adam fark etti beni. Aynı gülümseme ve aynı tez canlılıkla yaklaştı yanıma.

“Buyurun küçük Hanım, ne arıyordunuz?” diye sordu.

“İlhan Amca’ya bakmıştım ben.”

Gözleri kederlendi genç adamın.

Dudakları incecik bir çizgi halini aldı ve yanlarında iki küçük gamze belirdi. Neşesiz hatta küskün iki küçük çukur. ‘Babam maalesef iki hafta önce vefat etti.’ derken bunu bana söylemiyor, sanki kendine hatırlatıyordu. Sonra ben yaşlarda birinin, çocuk kitapları satmayan yetmiş yaşındaki bir kitapçıyı tanımasındaki absürtlüğü merak ederek sordu:

“Siz nereden tanırdınız babamı?”

“Anneannemin arkadaşıydı. Çok gelirdik birlikte buraya.”

“Yaaa? Anneannenizin ismi ne peki?”

“Maide.”

Maide ismini duyunca şaşırmıştı. Hiçbir şey söylemeden hızlıca arka tarafa gidip beni orada yalnız bıraktı. Ve aynı hızla geri döndü. Elinde bir defter vardı. İnce, çirkin bir don lastiği ile sıkı sıkı bağlanmıştı.

“Bunu alın lütfen.” dedi.

“Babamın yazdığı şiirler. Anneannenizde durması sanırım daha doğru olur.”

Akşam dershane çıkışı anneanneme gittim. Eski düzen aynen devam ediyor, ben hafta sonları anneannemde kalıyordum yine. Koşa koşa aceleyle çıktım merdivenleri. Zile birkaç kez üst üste bastım. Sanki anneannemin elimdeki defterden haberi varmış gibi, romatizmalarını unutarak koşarak açmasını bekledim kapıyı. Ama o içeriden ‘Dur, patlama. Geldim, geldim’ diye söylenerek açtı.

“Anneanne, anneanne sana bir sürprizim var.”

“Dur kızım, bekle biraz. Elini yüzünü yıka bir önce. Ben de şu tavuğu çıkarayım fırından.”

“Aaaaa? Tavuk mu yaptın?”

“Evet.”

“Lades kemiğini sakladın değil mi?”

“Aşk olsun, tabi ki sakladım. Saklamaz mıyım?”

Lades meydanından zaferle ayrılacağım gün gelip çatmıştı işte. Sürpriz hakkımı lades için kullanıp, anneannemi mat etmeye karar verdim. Benim akıl küpü anneannem yemeğe kadar birkaç kez sürprizimi sordu tabi ama hem şüphelenmesin diye hem de gerçek sürprizin yaratacağı etkiyi artırmak için alakasızca dershanede matematik testinden en yüksek notu aldığımı söyledim.

Akşam yemekten sonra ladesimizi tutuştuk. Tutmayanın bozacı olması geleneğimizi de sürdürdük pek tabi. Sofra toplandı, bulaşıklar yıkandı. Anneannem köpüklü kahvesini alıp salondaki berjerine kuruldu.

“Cereeeen, kızım gel de aç şu televizyonu yavrum. Ajansa bakayım bir.”

“Tamam, anneanne geldim.”

“Ne o senin arkanda sakladığın bakayım?”

“Hani ben sana bir sürprizim var demiştim ya. İşte o sürpriz aslında buydu.”

“Neymiş o?”

‘Ben bugün Maide’ye gittim.’ diye devam edecektim ki; Maide’nin ismi, çağrıştırdığı başka bir isim, duygular, anılar, özlem, hatta kim bilir kavuşamamak belki de tüm bunlar aynı anda hücum etmişler gibi oturduğu koltukta geriye çöktü anneannem. Kötü bir şey yapmadığımı bilmekle beraber; anneannemin bu halinden çok korktum. Hayatının kalan kısmını bir özleme, bir düşe ekleyenlerin o düşü kurduran insanı kaybetmeleriyle hasıl olan yıkılmışlığı gördüm yüzünde. Anneannem biliyordu. Çarçabuk anın hüsran dolu tik taklarından sıyrılmak için sadece bir çocuğa yaraşır acelecilikle elimdeki defteri anneannemin eline tutuşturdum. ‘Bak İlhan Amca bir sürü şiir yazmış, oğlu verdi bana’.

“LADEEEES!”

İlk defa anneannemle tutuştuğum lades oyununu ben kazanmıştım. Anneannem eline tutuşturduğum defteri özenle yerleştirdi kucağına. Sessizce okşadı kalın mukavva kapağını. Ladese tutuştuğumuzu unutmuştu çoktan. O, defterle birlikte başka anlara, bambaşka diyarlara gitmişti. Defterin sıkı sıkı sarıldığı lastiği zarif bir el hareketi ile çıkardı. Özenle kenara koydu. Kapağını açtı defterin, ilk sayfanın sağ üst köşesindeki tarihe dokundu parmaklarıyla. Sanki yıllar mürekkebi kurutmamış gibi parlayan lacivert çizgilere, harflerin üzerindeki noktaları da es geçmeyerek uzun uzun baktı. Sıkılmıştım.

“Anneanne aklımda demeyi unuttun. Bak sonra mızıkçılık yapma ha! Ben kazandım tamam mı?”

Sesimi duyunca, sanki ilk defa beni görüyormuş gibi hayretle yüzüme baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece kafasını salladı belli belirsiz. Dudakları titredi.

O günden tam üç hafta sonra anneannem uykusunda vefat etti. Sabahları servise çıkan kapıcı, anneannem kapıyı açmayınca şüphelenip annemi aramış. Öyle öğrendik. Gittiğimizde, rüya görmeyen masumlar gibi uyuyordu sanki. Yastığının altında İlhan Amca’nın şiir defteri vardı. Anneme fark ettirmeden alıp çantama attım. Bu anneannemle paylaştığımız son sır oldu.

Anneannemden sonra defalarca lades tutuştum. Annemle, babamla, arkadaşlarımla, sevgililerimle, kocamla, şimdi de çocuklarımla.

Aynı değildi.

Ve hiçbir zaman aynı olmadı.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

33 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 18 Ekim 2018 at 13:29

    Uzun zamandır böyle güzel ağlamamıştım, iyi geldi 😉
     
    Bayıldım, harikaydı Berilcim 👌🏻

    • Cevapla Didem Elif 18 Ekim 2018 at 13:39

      Senin yorumunu ben yorum yazdıktan sonra gördüm. Ahh ne kadar dokunaklı hakkaten… Ben de bayıldım çoookk…

      • Cevapla Didem Çelebi Özkan 18 Ekim 2018 at 13:52

        Amma aynıyız kuzum 😂😘😘

        • Cevapla Beril Erem 18 Ekim 2018 at 14:53

          Ay severim sizi ya! (desktopta kalp nasıl yapılıyordu?)
          Evet valla, aynısınız.:D Elif’e de sürekli Didem deyişimin müsebbipi sensin zaten:)))))

    • Cevapla Beril Erem 18 Ekim 2018 at 14:49

      Çok teşekkür ederim canım benim:) Ben de yazarken anneannemi hatırlayıp içlendim. İlhan Amca’lar olmasa da epey bir gizli kaçaklığımız olmuştu onunla da. Hatta diz kapaklarım gerçekten morarırdı en önde kucakta yolculuk etmekten. Heyhat! O morlukların, gün gelip de bir öyküye konu olacağı kimin aklına gelirdi?:D

  • Cevapla Didem Elif 18 Ekim 2018 at 13:37

    Ah Beril şu an ofiste gözlerim dolu dolu göz yaşlarımı içime akıta akıta ekrana bakıyorum. Doya doya ağlayamadım ya ona yanıyorum. Keşke evde okusaymışım… Çok güzel olmuş…. Kalemine sağlık…

    • Cevapla Beril Erem 18 Ekim 2018 at 14:53

      Canım, çok teşekkür ediyorum yorumlarınıza. Çok sevindim beğenmenize:)

  • Cevapla Özge Can 18 Ekim 2018 at 15:03

    Hayatımın en kıymetlilerinden anneannemi hatırlattı öykünüz. Sıcacık bir his, hüzün, özlem, acı, huzur tüm çelişkili duygular akın etti ruhuma. Çok sevdim, çok beğendim, çok etkilendim… Fikrinize sağlık, sevgiler….

    • Cevapla Beril Erem 18 Ekim 2018 at 21:49

      Çok teşekkür ederim sevgili Özge Can🙏 Anneanneler, babaanneler kalbin en yumuşak tarafı bence de😌
      Sevgiler

  • Cevapla Çağla Saraçlıgil 18 Ekim 2018 at 15:18

    Burnumun direği sızladı nedendir bilmem. Böyle bir anneannem olmadığı için, belki de o naif, satır aralarında saklı aşkı, kıskandığımdan ama bildiğim bir şey var ki iyi ki yolum bu kısacık öyküyle buluştu yüreğinize sağlık ❤️

    • Cevapla Beril Erem 18 Ekim 2018 at 21:52

      Çağla Hanım çok teşekkürler nazik sözleriniz için ve evet iyi ki buluştuk ♥️
      Hoşgeldiniz 🎈

  • Cevapla Pınar Sude Genç 18 Ekim 2018 at 16:25

    Hikayeyi okumaya öyle bi’ dalmışım ki servisten inmeyi unutuyordum. İndikten sonra da etkisinden çıkamadım tabii. Çok güzel yazmışsınız…

    • Cevapla Beril Erem 18 Ekim 2018 at 21:53

      Aman! Neyse zamanında indiğinize sevindim😊
      Çok teşekkürler 🙏
      Sevgiler ♥️

  • Cevapla Sevengül Çapar 19 Ekim 2018 at 20:59

    Çok güzel bir öyküydü. Tebrikler 👏👏👏

    • Cevapla Beril Erem 20 Ekim 2018 at 04:00

      Teşekkürler ♥️

  • Cevapla Zeynep Keçeci Erdoğan 20 Ekim 2018 at 13:01

    Harika bir anlatıydı. Okurken acaba ben de torunumla böyle anlar yaşar mıyım, diye düşündüm.Yüreğine sağlık enfesti.

    • Cevapla Beril Erem 21 Ekim 2018 at 13:57

      Çok teşekkürler Zeynep Hanım 😊
      Siz de torununuzla böyle güzel anılar biriktirirsiniz umarım 🙏. Benim anneannem çok çocuk ruhluydu, belki de bu yüzden kendimi yakın hissediyordum ona. Biriktirdiğimiz zamanların çoğunda ebeveyn gibi değil de arkadaşım, akranım gibi hissettirmiştir bana. O yüzden unutulmaz, o yüzden eksikliği çok büyük 😌
       
      Sevgiler

  • Cevapla Nurcan Ertemçöz 21 Ekim 2018 at 13:19

    Beril Hanım; yazınız yüreğime dokundu, gözyaşları arasında okudum, ağlamaya da ihtiyacımız varmış.
     
    Öykülerinizin devamını bekliyorum.
     
    Sevgiyle kalın…

    • Cevapla Beril Erem 21 Ekim 2018 at 14:01

      Nurcan Hanım çok teşekkürler ♥️
      Ara sıra ağlamak iyidir, ferahlatıcı, arındırıcı bir eylemdir. Ayda bir yazar kontrolünde azar azar dökülmesi tavsiye edilir 🤗😁
       
      Gözyaşlarınızdan öperim ♥️
      Sevgiler

  • Cevapla Ferhan Yolalmış 22 Ekim 2018 at 13:17

    Beril Hanım… Bayıldım hikâyenize. Yalın, su gibi anlatımınız harika… Konusu zaten aldı götürdü… Kalemize, yüreğinize sağlık.. Sakın yazmaktan vazgeçmeyin. Bekliyorum yazılarınızı…
     
    Sevgiyle kalın…

    • Cevapla Beril Erem 22 Ekim 2018 at 16:30

      Çok teşekkür ediyorum Ferhan Hanım, nazik sözlerinize♥️
      Sevgiler ♥️

  • Cevapla Selma Hazır 22 Ekim 2018 at 20:45

    Harika bir öykü. Kalemine sağlık, güzel duygular için teşekkür ederim. Sevgiler

    • Cevapla Beril Erem 22 Ekim 2018 at 21:53

      Çok teşekkürler 🙏

  • Cevapla Cansu Yurdaer 23 Ekim 2018 at 19:41

    Anlatımınız o kadar akıcı, duygulu ve güzel ki zevkle okudum… Elinize, kaleminize sağlık… Yenilerini sabırsızlıkla bekleyeceğim…
     
    Sevgiler 💖

    • Cevapla Beril Erem 24 Ekim 2018 at 21:33

      Çok teşekkürler Cansu Hanım ♥️

  • Cevapla Meryem Sevinç 24 Ekim 2018 at 00:47

    Keşke defterden bir şeyler yazsaydın. Hikayenin sonunda bekledim yazmasını…

    • Cevapla Beril Erem 24 Ekim 2018 at 21:51

      Kurgusal bir defterden gerçek bir şiir yazmak, iddialı olurdu 😌 Bir de bence Maide Hanım ile İlhan Amca’nın birbirlerine duydukları ilginin, yazılan şiirlerin okuyucunun zihninde, hayal dünyasında kalması ve orada kelimelere dökülmesi daha merak uyandırıcı.

  • Cevapla Emel Erem 25 Ekim 2018 at 19:14

    Nasıl da guzel bir büyükanne-torun aşkı anlatımı olmus bu, ellerine sağlık canım. Ben de minnoşlarımla başbaşa yapacağım kaçamakların yakın bir gelecekte olacağını biliyor ve bekliyorum 🙏🏻😌

  • Cevapla Nebahat Çuluk 26 Ekim 2018 at 14:53

    Yazınızı zevkle okudum. 62 yaşında, 2 erkek torun anneannesiyim. Her cuma akşamı bana gelirler. Biz de keyifli hafta sonları geçiririz beraber. Kaçamaklarımız da olur, planlı gezilerimiz de. Onların anılarında güzel bir tat bırakabilirsem ne mutlu bana…
     
    Başarılarınızın devamını dilerim.

  • Cevapla Gülsüm Şen 28 Ekim 2018 at 15:32

    Ben de bir anneanneyim; 6 yaşında LİVA adında ikinci sınıfa giden bir prensesim var. İnanın bizim de ilişkimiz anneanne torun gibi değil. Liloşum yaşıtımmış gibi davranıyor bana. Ve “Sen benim en iyi arkadaşımsın,” diyor. Birbirimize sır vereceksek ben ‘Anneanne Sözü’, Livam da ‘Liva Sözü’ diyoruz. İçimden bir ses bunları sizinle paylaşmamı istedi. Sizi o kadar samimi buldumki… Yazınızı okurken çok ama çoook duygulandım. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.

  • Cevapla Emine Arıkan 28 Ekim 2018 at 18:47

    Yazınızı zevkle, bir nefeste okudum. İnanılmaz keyifli kaleminiz. Bir çok özlemi hatırlattınız, yüreğim burkuldu. Özlediklerimi, kavuşamadıklarımı düşündüm 😳 Mekanları cennet olsun. Sizi sevgiyle kucaklıyorum. Lütfen bırakmayın, yazın… 🙋💖💐

  • Cevapla Yurdanur Yıldız 28 Ekim 2018 at 22:20

    Çoook güzel…

  • Cevapla Seda Çağlayan 30 Nisan 2019 at 11:55

    Ben aranıza sonradan katılan biri olarak yazılarınızı geriden gelerek okuyorum. Bugün sıra LADES’indi. Okudum. Neler hissettiğimi bir gün karşılıklı otururken anlatmayı isterim sana. Şöyle bir iki kadeh bir şey içtikten sonra. Eline sağlık, şimdilik bu kadar söylemiş olayım:)
     
    Çünkü ayrılık da sevdaya dahil
    Çünkü ayrılanlar hala sevgili…

  • Cevap Yaz