Sentez

Çiçek

18 Kasım 2018

Çiçek | Özge Can

Küçücük eli avuçlarının içinde sıktığının farkına varmadan diğer elinde tuttuğu çiçek ile parke taşlı yolda hızlı adımlarla yürüyordu.

– Anne elimi acıtıyorsun.
– Affedersin kızım, farkında değildim, çok mu sıktım?
– Ayrıca çok da hızlı yürüyorsun, ayağım da acıdı. Ölüler bir yere gitmez ki neden hızlı gidiyoruz?

Yürümeyi durdurup kızının boy hizasına gelecek şekilde eğildi. Elinde çiçek, nereye koyacağını bilemeden, taş zemine bırakıp, kızına sarıldı. Canından olanı yeniden canına katacak kadar sıkı sardı.

– Anne acıyoooor!

Uyarısıyla biraz gevşetti, “Benim de canım acıyor, beni bıraktığından beri günden güne acım artıyor. Geçirecek bir şey de yok” demek isterken sadece; “Geçti mi tatlım?” diyebildi.

Yeniden doğrulup, yürümeye başladı. Elinde bir eksiklik hissedince fark etti çiçek yerde kalmıştı. Koşar adım gidip çiçeği aldı, yine koşar adım kızının yanına döndü.

– Anne korkuyorum, gitme deyip sokuldu kızı bacaklarına.
– Neden korkuyorsun İrem?
– Ölüler var her yerde, korkuyorum.
– İremcim, ölüler demesek. Konuşmuştuk bunu seninle. Hani onlar Dünya’yı sevmemişlerdi, ışıklar içinde bulutlarda yaşamak istemişler, onun için gitmişlerdi.
– Anneannem de bulutlarda mı yaşıyor yani?
– Evet, artık hiç bir ağrısı kalmadı, oradan da bize gülümsüyor.
– Bulutlarda hediye alacak mağaza var mı?
– Bu dünyada bıraktığı hediye artık biziz canım, yeni bir hediye olmayacak.

Kalbindeki sızı kızının yüzüne bakınca hafifledi.

Hissettiği bunca acıya rağmen hala yaşamına devam edebilme sebebiydi İrem. Annesinin eli son nefesini verirken avucundaydı. Dünyanın bütün yeşilleri gözünde can bulurdu annesinin. Gülünce su yeşili olurdu mesela. Heyecanlanınca turkuaza çalan yeşil, üzülünce orman yeşili, sinirlenince öyle çok sinirlenmezdi ama çimen yeşili olurdu. Işık huzmeleri geçerdi beyaz teninden. Ruh haline göre beliren gözünün yeşil tonları ışıklanırdı.

Bütün anneler eşsizdi evet ama onun annesi daha eşsizdi. Dilinden, elinden, gözünden şifa akardı. Gözünün dokunduğu yer şenlenir, güzelleşirdi. Bir çiçek geçse eline baharlar açtırır, kocaman bir seraya dönüştürürdü bir dal çiçeği. Ancak kırk yılda bir gülümseyebilen babasının bile yüzüne, huzura yakın bir duygunun yerleşmesini sağlardı. Olumlama tekniklerinden habersiz, olaylara pozitif bakmayı yaşam düsturu edinmiş, çevresine enerji veren bir kadındı annesi.

Ondandır ki dünyaya veda ettiği hava bile kasvetli, yağmur yağıp yağmamakta kararsızdı. Hissettiği acıdan tüm damarları büzüşmüş, vücudu acıdan kıvrılıp kalmış haldeyken normal olayları algılayabildiğine şaşırmış, havanın kasvetini yorumlayabilmişti zihninde.
İnsan ne tuhaf bir varlık diye düşünmüştü. Avucunda annesinin cansız eli dururken, hastane penceresinden dışarıya bakıyor, havayı algılayabiliyordu. Kalbi duracakmış gibi teklerken karşı ormanlık alanın yeşilliğini göremediğini yakınıyor, acının her bir zerresinden dışarı fırlayarak vücudunu patlatacağını hissederken yağmurun yağıp yağmayacağını düşünüyordu.

Gücümüzün yetmediği olaylar için otomatik bir sistem vardı beynimizde.

Aklımızı kaybetmeyelim diye normale çekmeye çalışan bir sistem. Havadan sudan düşünmenin yavanlığında acının katmerli yankılarını algılamamızı engelleyen bir sistem. Yoksa hangi duygu açıklayabilir ki son nefesini vermiş annenin yanında, komidin üzerindeki çiçeğin solduğunu fark etme algısını?

O günden beri kaybolmuşluk hissi bırakmıyordu yakasını. Öksüzlük kavram olarak yetersiz bir deyişti. Sadece öksüz denilip anlatılamazdı yaşadığı hal.

Eksik, yarım, parçalanmış, düşmüş, kaybolmuş evet kesinlikle kaybolmuş olmalıydı! Annesi dünyada olan biri kaybolamazdı. Bulurdu anne evladını. Dünyanın bir ucunda bile olsa bulurdu annesi onu. Sesinden anlardı ruh halini. Başka yerlerde olsa da yanında biterdi hemen. Bazen bir kutunun içinden çıkar gelirdi mis kokusu, bazen bir fotoğraf karesinde ışıltılı yeşillikle bakardı, bazen bir el örgüsü kaşkolda, bazen de bir konserve kavanozunda, ama hepsinden öte her zerresinde canından kopan canı olarak.

Annesi bulutlara taşındığından beri, her gün geldi yanına.

Her gelişinde bir buket çiçek getirdi. Çiçekleri çok severdi, evini küçük bir seraya çevirmişti neredeyse. Son yıllarını kış bahçesini düzenlemesine adamıştı. Araştırmalar yapardı, nerede görülmemiş bir çiçek varsa annesinin bahçesinde bulunurdu. Kitaplar edinmişti bunun için. “Her çiçek ayrı bir canlı, özel ilgi ister, sevgi ister, tohumken özel bakım göstereceksin, ayrı seveceksin” derdi annesi. Şimdilerde evine gittiğinde çiçeklerine dokundukça annesine dokunmuş gibi hissediyordu kendini. Kış bahçesine oturup annesiyle konuşuyor gibi gününü anlatıyordu onlara. Ağzından her anne sözü çıktığında gözlerinden de yaşlar dökülüyordu. Çiçekler de bu acıdan nasibini almış renkleri solmuş, canlılıklarını yitirmişlerdi.

Bir elinde kızı diğerinde çiçek ile annesinin kabrine geldiğinde, ruhunun çok uzaklara gittiğini hissetti. Sadece bir beden olarak orada durmuş, içi boşalmış gibiydi. Aylardır her gün aynı rutinle yaşıyordu bu anı. Önce annesinin evine gidiyor, orada ondan kalan ne varsa tek tek dokunuyor, çiçeklerle konuşuyor, sonra kabrine geliyordu. Küçücük yüreğiyle İrem, bu duygu yoğunluğunda oradan oraya sürükleniyor, eski annesini anneanneli günlerini özlüyordu. Bunu dile getirmiyor, annesinin acıdan kaskatı olmuş bedeninden bir sıcaklık gelecek anı bekliyordu.

Annesinin kabrine diktiği çiçekler açmaya başlamıştı.

Dünki bıraktığı çiçek demeti solmuş, yenisinin yerini almasını bekliyordu. Toprağa dokundu önce, annesinin yumuşak ellerine dokunur gibi olmasa da ona ait olan zerrelerin varlığı vardı. Çiçeklerin yapraklarına dokundu, adının yazılı olduğu soğuk mermere dokundu. Annesinin ismini okumaktan kaçınarak toprağa dikti gözlerini, annesiyle konuşmaya başladı;

“Senden kalan bir can bıraksaydın yanımda, teselli olur muydu bilmem ama acıma ortak bir can daha olsaydı, geçer miydi sızım? Aynı acıyı hissettiğin birinin varlığı, anlaşılıyor olma duygusu yaşamak belki, senden sana ait, benim gibi kaybolmuş biri olsaydı bulur muyduk birbirimizi bu yitirilmişlikte. Benden başka en çok çiçeklerini sevdin sen anne, senin gibi olmasa da sana bakar gibi bakıyorum onlara. Onlar da benim gibi ben kadar olmasa da solgunlar.

Bir tek senden gelen organelim varmış; mitokondri. Yeni öğrendim bunu. Sadece anneden gelirmiş çocuğuna. Aynı anne gibi her şeye yetişen, ihtiyaç halinde ya da hiç ihtiyaç yok gibi düşünürken hep orda duran. Üç kuşak burada birbirimizin enerji kaynakları olarak duruyoruz. Sen burada olmasan da aslında biliyorum benimle her anımda bedenimdesin. Kalbimi saran mitokondrilerim senin izini taşıyor, ben yaşadıkça sen de benimle yaşayacaksın anne….”

Gözyaşları içinde annesi ile konuşurken, İrem’in kabrin kenarında bir gün önceki çiçek ile konuştuğunu fark etti.

“… Hem annem seninle sessizce konuşuyor, anneanneme anlatacaklarını sana diyor sanırım. Sen bulutlara çıkabiliyorsun demek ki, onun için annem seni burada bırakıyor. Solunca da yerine yenisini getiriyor. Çiçek, bulutlara nasıl çıkılıyor bana da anlatır mısın, belki annem benimle de konuşur o zaman, hem o zaman anneannemi de görürüm? Bulutlara çıkabildiğin için seni daha çok seviyor annem. Anneannem de seni çok severdi, önceden de bulutlarda yaşayanlar vardı onlarla mı konuşuyordu anneannem…”

İrem’in sessizce çiçek ile konuşmasını duymasıyla idrak etti, kızını nasıl bir karanlığa çektiğini. Annesi bulutların üstünden yetişmişti yine imdadına. Bir enerjiyle toparladı kendini, gözyaşlarını kurulayıp, aylar sonra ilk kez gülümsedi İrem’e.

– Annem, gel kızım, sen benim canımsın, ben de annemin canıydım. Candan cana geçen bağlantılarız biz kızım. Çiçek değil benim en sevdiğim, sensin. Sen bana anneannenin mirasısın, ondan kalan can sende. Özür dilerim canım, özür dilerim…

Aylar sonra ilk kez kendini aradığı yerde buldu. İrem’in yaşama çağıran gözlerindeydi annesi, onun yeşile çalan ela gözlerindeydi. Bir toprağa bağlı çiçek saksılarında değil İrem’in geleceğe akan bağımsız gözünde, sözündeydi annesinin hatırası. Hayata tutunmasına sebep olacak olan da bir çiçek kadar narin, özel sevgiye ilgiye ihtiyacı olan İrem’di.

Anne kız kabristandan çıkarken başlarını yukarı kaldırıp, acının kaskatı kestiği yüzlerinden adeta kırılma yaratırcasına gülümseyerek bulutlara el salladılar…

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Ahmet Yonca 19 Kasım 2018 at 23:27

    Okurken tüylerim diken diken oldu. Dram adına muhteşem birşey okudum. Gerçekten bir gün dram konusunda kitabımda bir yer geçeceği zaman ellerine emanet etmek isterim.
    Bayıldım… Üzüldüm…
    Etkilendim…
    Emeğine sağlık

    • Cevapla Özge Can 20 Kasım 2018 at 13:38

      Onore edici yorumun için teşekkür ederim, bir gün bir kitapta diyelim o zaman…

    Cevap Yaz