Uykusuz Klavye

Yarım Gölgeler

15 Kasım 2018

Bir saatten fazladır bekliyordu. Oturduğu rahatsız sandalyenin soğuk plastiği bile altında iyice ısınmış, sabahtan yardımcısına özenle ütületip giydiği emprime elbisenin arka kısmı terden hafiften nemlenmeye başlamıştı. Onca yıldır setlerde edindiği aktrislik adabımuaşereti gereği yerinden kalkıp hesap da soramıyordu. Halbuki saat onda bütün hazırlıkların yapılmış olması gerekiyordu. İşin başında öyle anlaşmışlardı yapımcıyla. Aslında mecburiyetten evet demişti. Eskiden olsa öğleden önce kılını bile kıpırdatmazdı ya. Ama ne dediyse de elifi elifine riayet ederdi. Hiçbir zaman söylediği saatten dakika geç kalmamıştı sete. Ezberini, sahneye uygun kostümünü, aksesuarlarını hep kendisi geceden hazırlar, öyle gelirdi.

Kolay mıydı Işık Özen olmak?

Neticede bu işi de sırf kendisi büyük bir Işık Özen hayranı olan prodüktörün ricası üzerine kabul etmişti. Hulki Kameroğlu. Çok eskiden, daha genç kızlığından tanırdı onu. O zamanlar beyaz perdenin tozunu attırdığı yıllardı. Bir gün film setine getirmişti babası Hulki’yi. Elinde neredeyse tüm yüzünü kaplayan bir kâğıt helva ile, ışıkçı Muammer’in bacak arasından ayıp bir şey yapıyormuş gibi arada kâğıt helvanın arkasına saklanarak hayranlıkla seyretmişti Işık Özen’i. Babası, rahmetli Ercüment Kameroğlu Yeşilçam’ın en önemli prodüktörlerinden biriydi o zamanlar. Az koşmamıştı peşinden. Elbette ilk başta tamamen ticari kaygılarla. Hatta ilk filmini de Ercüment Bey yapmıştı. O zamanlar daha adı Işık Özen değildi.

Feriköy’de fotoğrafçı Kazancakis’in biricik kızı Eleni Kazancakis’di.

İçinde yoğrulduğu bu sanat aşkı ona, ailesinden miras kalmıştı. Babası pek konuşkan biri değildi ama ne zaman vişne likörünü fazla kaçırsa; benim sanatım gördüklerimde der, sonra da mutlaka ve ısrarla büyük yazar Nikos Kazancakis ile yakın akraba olduklarını anlatırdı. Hatta Zorba’daki Alexis’in gerçekten de kendi büyük babaları olduğunu ve aynen kitapta anlatıldığı gibi ne kadar alicenap bir adam olduğundan bahsederdi. Çok sonraları, Eleni artık Işık Özen olarak yepyeni bir dünyaya doğduktan sonra Zorba’nın filmi çekilmiş ve büyükbaba Alexis, Işık’ın rüyalarına hep Anthony Quinn olarak teşrif etmişti.

Ercüment Bey, Eleni’yi babasının fotoğrafçı dükkanının vitrininde sergilenen fotoğrafında görmüştü ilk.

Vaftiz kurnalarındaki taşlar kadar pürüzsüz, neredeyse bir meleğin sureti kadar şeffaf bir tene sahip bu güzelliğin hafif profilden çekilmiş ve hokka burnunu, dolgun dudaklarını, biçimli omuzlarını mahir bir heykeltıraşın keskisinden çıkma bir sanat eseriymişçesine dakikalarca seyretmişti. Baba Kazancakis elbette hiç hoşlanmamıştı bu münasebetsiz vitrin magandalığından. Hemen o gün karar vermişti Eleni’nin fotoğrafını vitrinden kaldırmaya. Ancak Ercüment Bey bu işin peşini bırakacak değildi. Ertesi gün yine gitmişti fotoğrafçı Kazancakis’in dükkanına. Bu sefer vitrinde fotoğrafı göremediği için suretini ezberlediği güzelliğin yorgun hayal gücünün ona oynadığı bir oyun olabileceğine inanmış, hayal kırıklığı ile tam gerisin geri dönecekken dükkândan Eleni’nin çıkmasıyla yeniden mest olmuştu.

Ercüment Bey’in Yeşilçam’a yeni bir yıldız kazandırma hevesi için epey dil dökmesi gerekmişti baba Kazancakis’e. Ne Eleni’nin yalvarmaları ne de Ercüment Bey’in ölçüsüz ihyaları yumuşatmıştı onu. Haftalar sonra büyük yazar Nikos Kazancakis ile güya var olan akrabalığın bahsi geçince de avının zayıf noktasını yakalayan her avcı gibi oradan yakalamıştı babayı. Zorba’yı çekeceklerdi. Burada hem de. Türkiye’de. Anlaşma yapılmak üzereydi. Ne de olsa ailenin bir parçasını anlatan önemli bir başyapıttı bu. Eleni ise Alexis Zorba’yı baştan çıkaran Lola’yı oynayacaktı.

Birden oturduğu sandalyede irkildi.

Arkasından biri sanki o orada yokmuş gibi inatla sandalyesini ittiriyordu. Dönüp bakınca, önündeki devasa tekerlekli sandığı yanındaki daracık boşluktan geçirmeye çalışan set çalışanını gördü.

“Evladım başka yer yok mu bu heyula gibi şeyi geçirecek? Niye ittiriyorsun sandalyemi?”

Çocuk, bütün dangalaklara özgü cıvık bir özgüvenle kaldırdı başını. Göz kapaklarında geceden alacaklı uyku asılıydı. Sanki önündeki koca kutuyu değil de alamadığı uykusunu ittiriyordu bir sonraki geceye. Öyle hırsla, öfkeyle. Önünde oturan yaşlı kadını fark etmemişti bile. Ama zaten sabahın bu saatinde bütün yaşlılar gibi evinde pineklemesi gerekirken sette ne işi vardı ki? Kesin, oyunculardan birinin yakınıdır diye düşündü. Neyin nesi, kimin fesi olduğunu da tam kestiremediğinden usturuplu bir cevap vermesi gerekiyordu. Gece arka arkaya yuvarladığı tekilalardan ötürü ağzı kağşamış bir makat gibi yayıla yayıla konuşmaya başladı.

“Ya, kusura bakma hanım teyze. Ama yani siz de oturmuşsunuz böyle setin orta yerine. Geçip otursanıza şöyle kenara bir yere ya.”

“Bana burayı gösterdiler.”

“Kim gösterdi?”

“Girişteki beyefendi.”

“Bekçi Feyzullah mı o beyefendi dediğiniz?”

Gevrek gevrek gülmeye başlamıştı bir de.

“Oo-hooo hanım teyze, sen ne bakıyorsun ona. Ne anlarmış o set düzeninden. Hadi gel ben sana yardım edeyim de sen geç bak şu köşeye otur, orada bekle, tamam mı? Allah muhafaza seni görmezler burada, bak minnacık bir kadınsın, dert olma sonra bize.”

Koskoca Işık Özen’di o.

Birisine dert olacaksa, o kişi bundan ancak büyük bir şeref duymalıydı. Yoksa ne idiği belirsiz çapsız haytalar, kendilerine dert edinecek kadar bile yaklaşamazlardı ona. O nedenle bu münasebetsiz sözlerin hesabını soracaktı elbet. Hele şu prodüktör gelsin de sete, görürdü o hergele kim minnacıkmış, kim değilmiş diye geçirdi içinden. Sonra ağır ağır çocuğun gösterdiği yere doğru kaydırdı sandalyesini. Yeni yerine yerleşince, el çantasından aynasını çıkarıp makyajını kontrol etti. Sette nasıl olsa makyöz olur deyip, sadece yanaklarını hafif bir allıkla renklendirmiş, bir de şeftali tonlarındaki rujunu sürmüştü.

Aynada yüzüne bakınca hüzünlendi.

Yaşlanmış yüzünde, yıllanmış, değerini yitirmiş, uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan hatıraların, artık hissedilmez hale gelen acıların ve o acılar için akıtılan gözyaşlarının oluşturduğu derin oluklardan başka bir şey görmüyordu nicedir. Geçmişte kalmış tüm ölüler ve ölülerden daha derine gömülen yarı ölüler artık hiç kımıldamıyor, birlikte öyle uyumlu bir biçimde uyuyorlardı ki içinde; onların uzak mırıltıları zaman mahzeninde yarım gölgeler gibi vuruyordu zihninin duvarlarına. Ürkütücüydü de artık oralarda dolaşmak. Yaşlandıkça insan kimi uyandıracağını da karıştırıyordu çünkü.

O sabah uyanmamışlardı daha, evlerinin zili canhıraş bir feryat koparırcasına çalmaya başladı. Korkmuşlardı. Yine gayrimüslimlere karşı girişilen bir kıyam olduğundan endişe etmişlerdi. Kapıyı açmakla açmamak arasında tereddütte kaldıkları birkaç dakika sonunda, babası cesaret edip pencereden dışarı bakabilmişti. Gelen Ercüment Bey’in şoförüydü. Elindeki pusulayı onların oturduğu kata doğru sallıyordu. Babası biraz sinirli ama daha çok merakla açmıştı kapıyı. O da Eleni gibi Zorba filmiyle ilgili gelebilecek müjdeli haberi bekliyordu. Hayır, haber Zorba filmi ile ilgili değildi. Şoförün o konuyla ilgili bir malumatı yoktu.

Baş Rol

Ercüment Bey, daha önce çekimlerine başladığı filmdeki başrol kadın oyuncusu rahatsızlandığı için Eleni’yi kadroya dahil etmişti. Diğer erkek başrol oyuncusu ise Ahmet Mekin’di. Eleni heyecandan, babası ise şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilmez halde kapının girişinde kalakalmışlardı. İkisinin de ne konuşmaya ne de sevinmeye yetecek sesleri kalmıştı. Aldıkları bu haber kulaklarını, gözlerini, ağızlarını öyle bir gürültüyle doldurmuştu ki; sanki her şey bitmiş ve dünya yeni baştan yaratılmaya başlanmıştı. Neden sonra, şoförün Yeşilçam adabıyla terbiye ettiği sesiyle ana geri döndüler. ‘Hemen yazıhaneye gelsin’ demiş Ercüment Bey.

“Siz hazırlanın hanımefendi, ben aşağıda sizi bekliyor olacağım.”

Eleni, annesinin ölmeden önce diktiği ve fotoğrafçı dükkanının vitrinindeki fotoğrafta giydiği omuzları açık lila rengi ipek tafta elbiseyi giymeye karar vermişti. Saçlarını da buklelerini yok etmeyecek şekilde aynı renkte minik bir kurdele ile ensesinde topladı. Hayatında hiç makyaj yapmamıştı. O yüzden bunu fazla kafasına takmadı ve annesinden kalma portföy çantayı da alarak odasından çıktı.

Babası, hâlâ gelen haberin etkisinden kurtulamamış, holde bir ileri bir geri amaçsızca yürüyordu. Eleni’nin hazırlandığını görünce kollarından tutup sımsıkı sarıldı kızına. Zorba’nın uzak hayali, kızının Ahmet Mekin ile oynayacağı filmin gerçekliğiyle eriyip, entipüften bir hevese dönüşüyordu artık. Hiç istemiyordu elbet, kızının böyle hercai bir işin peşinden gidip, sonra büyük hayal kırıklıkları yaşamasını. Ancak buna mâni olsa da yaşanacak hayal kırıklıklarının ki; mutlaka yaşanacaktı, sebebinin bir baba olarak evladı ile ilgili alacağı bencilce bir karar olmasını istemezdi.

Yarım Gölgeler

Yarım Gölgeler filmi o yılın en ses getiren Yeşilçam filmlerinden biri oldu. Eleni Kazancakis’in ismi film sinema salonlarında gösterime girmeden Işık Özen olarak değiştirildi. Ercüment Bey, prodüktör olarak büyük para yatırmıştı bu işe ve Eleni’ye, haliyle Türk seyircisini yedi bölgede de kucaklayabilmek için Eleni’nin isminin mutlaka Türkçe bir isimle değiştirilmesi gerektiğinde ısrar ediyordu. ‘Işık’ demişti o zaman Eleni. Soyadım da Özen olsun.

“Işık Özen, Işık Özen.” diye birkaç kez yüksek sesle tekrar etmişti Ercüment Kameroğlu.

“Aaa aaaa? Ay inanmıyorum Işık Özen mi o?”

Yirmili yaşlarının sonuna demir atmış, ağır makyajlı ve bastığı yeri topuklarıyla dövüyormuşçasına sert adımlar atan bir kadın, arkasında gözlükleri, bıyıkları, bacak kaslarıyla bütünleşmiş ve paçaları nedense kısa pantolonlarıyla aynı tornadan çıkmışa benzeyen tebaasıyla cüretkâr bir hızda ona doğru ilerliyordu. Işık Hanım, kendisine doğru yaklaşan bu zevzeklik dalgasından nasıl sakınacağını o anda bilemediğinden kolaya kaçan yapay bir gülümseme ile karşılık verdi genç kadına.

“Aman, aman! Kimleri görüyorum? Işık Hanım, vallahi çok şaşırdım sizi gördüğüme. En son sizi gördüğümde sekiz yaşındaydım ben.”

Boşboğaz bir kahkaha çınladı setin duvarlarında. Kendi söylediğine bir tek kendi gülmüştü Suzan Avcı çakması. Hiç yol yordam bilmiyordu bu yeni nesil. Her şeyi vıcık vıcık bir espri sosuna batırarak tüketmeye, karşılarındakine de zorla tükettirmeye pek meraklıydılar.

“Ay kusura bakmayın, ben böyle birden bodoslama giriverdim lafa ama. Şaşkınlık işte.”

Karşısındaki kadının beton gibi boş baktığını görünce devam etti.

“Neyse. Ben Cemre. Cemre Kıraç. Bu filmin başrol oyuncusuyum. Gerçi tanıyorsunuzdur ama yine de söyleyeyim dedim.”

“Öyle mi? O zaman çok iyi olmuş.”

“Anlamadım. Ne iyi olmuş dediniz?”

“Sekiz yaşındayken beni görmüş olmanız yavrucuğum. Sanatım, kuşkusuz meslek seçiminizde etkili olmuştur diye düşünüyorum.”

Şimdi kadrajda Işık Özen vardı.

Sahne ışıkları, bütün reji, ışık, ses ekibi ona dönmüştü. Oturduğu yerden kalkmadan, o minnacık kadının doğal bir emprovizasyon ile nasıl rol kestiğini, şu ihtiyarlamış diyaframına rağmen nasıl entonasyon çayırında at koşturduğunu ama buna rağmen tek bir tonda bozulma olmadığını hepsi görecekti. Seyirci ile buluşma anı. Bir prömiyer. Başına türlü türlü felaketler gelen bir insanın en sonunda bundan daha kötü ne olabilir ki diye sorguladığı o anın yapayalnızlığına inat etrafında toplanan onlarca canlı seyirciye döndü yüzünü. Işığı her zaman sağ profilden almayı severdi. Cemre Kıraç ise, bu hamleye nasıl karşılık vereceğini bilmenin çok ama çok gerisindeydi. O, bir başyapıtın önemsiz bir figüranı gibi yitik; kendi kabuğuna çekilmişti. Arkasındaki tebaası ise yarım yamalak ve boş sözlerle onu o kabuktan çıkarmaya çalışıyorlardı.

“Özellikle yavrucuğum” diye devam etti Işık Özen. Siz de pek tabi beni izlediğinize göre vakıfsınızdır, rol yaparken bütün enstrümanları mutlak bir durulukta kullanmak benim en mühim ve en hakiki meziyetimdir. Hatta sırf bunun için bile sayısız ödüle mazhar oldum. Eminim sizin de vardır ödülleriniz.”

“Şey, yani…”

“Anlamadım canım. Bir şey mi diyordunuz? Duyamadım da sizi. Halbuki karşı karşıya duruyoruz değil mi ama?”

Tam yerinde bir Neriman Köksal kahkahası. Diyaframdan ve alçalıp yükselerek dalgalanan gerçek bir afet-i devran aksesuarı. Işık Hanım, kendi bile şaşırmıştı bu kadar temiz çıkabildiğine tize. Devam etti.

“Evet, bakın bir başka önemli husus da sestir. Mutlaka ama mutlaka egzersiz yapmanız gerekir. Karşınızdakinin sizi duymaması kabul edilebilir bir noksan değildir oyunculukta. Ama tabi ben gerçek oyuncular için konuşuyorum. İsterseniz size…”

“Ne oluyor burada? Neden kimse işinin başında değil?”

Gelen Hulki Kameroğlu idi.

Arkasına, topal olmadığı halde bir bacağını garip bir bacak sektirme hareketi ile topalmış gibi sürüyen set bekçisi Feyzullah’ı da almış, kapitalizmin sadık bekçiliğini üstlenen her patron gibi göbeği ve kolunda İsviçre markalı saati ile orta oyununun tam ortasına dalıvermişti. Patronun sesini ve bizatihi kendisini gören masum set işçisi ise eğlencesi yarıda kesilmiş her topluluk gibi uğuldayarak ve gösterinin sonunu kaçıracak olmanın verdiği hayal kırıklığı ile dağılıverdi. Cemre Kıraç hemen yaralı bir ceylan gibi sekiverdi Hulki Bey’in önüne.

“Ayyy Hulki ağabey, iyi ki geldiniz vallahi. Çok moralim bozuk, çok. Bütün motivasyonum, enerjim bitti. Yani ben koskoca Işık Özen’i burada gördüğüm için ne kadar mutlu olduğumu anlatıyordum ki; iş birden benim oyunculuktaki noksanlığıma geldi. “Sonra iyice sesini kısıp, Hulki Bey’in kulağına doğru: “Yani, anneniz diye bir şey demedim ama yemin billah boğazıma dizildi hırsım.”

Hulki Bey, tüm set çalışanlarının önünde nereden tutacağını bilemediği sorunun kaynağı olan annesine döndü. Ne dese boşa diyecekti. Uzun zamandır gerçek bir karanlıkta konuşuyorlardı anne oğul. Önce yılların, sonra ayların ve nihayet de günlerin kapısını çalan bir çağrı işlevini görüyordu artık konuşmaları. Doktorları, eskiye dair anılarını canlandırabilecek kişilerle ve mekanlarda olması onu en azından belli bir zaman diliminde, korunaklı kılar demişlerdi.

Geçmişe çapa atmak gibiydi aslında yaptığı şey.

Set ortamına girerse, içinde kaybolduğu anıların en azından en özlenenlerini bulup çıkarır belleğinden diye düşünmüştü. Oysa şimdi görüyordu ki; aslında onlar hiçbir zaman kaybolmamışlardı. Kaybolan tek anı kendisi, hatta babası ile ilgili olanlardı. Başrol oyuncusuna hiçbir şey söylemeden annesinin elini tuttu, sanki nadide bir sanat eserini bozmaktan imtina eder gibi, incelikli bir şefkatle.

“Hoş geldiniz Işık Hanım’cığım. Şeref verdiniz efendim setimize.”

“Ah, hoş bulduk oğlum.”

Oğlum demesi sadece ihtiyarlıktan kaynaklanan genel bir hitap şekliydi.

“Hulki’ciğim bak sana söylemem gerekir. Son derece lakayıt bir set burası. Kimse söylenilen saatte burada değildi bir kere.”

Patron göz ucuyla hemen yanı başında duran Feyzullah’a dikti gözlerini.

“Ayrıca ben yılların sanatçısıyım evladım. Biraz adap, edep hak etmiyor muyum? Bak kaç saattir burada bekliyorum. Ne bir makyöz ne bir yapım asistanı ne bir yönetmen gelmedi yanıma.”

“Çok haklısınız hanımefendi. Ben hemen ilgili arkadaşları yönlendireceğim. Siz lütfen buyurun kulise. Rahat rahat istirahat edin, ben de birazdan geleceğim yanınıza.”

Işık Özen, prodüktörün sözleriyle iyice kabaran övünç dolu gövdesini yavaşça kaldırdı sandalyeden. Bütün set çalışanları kaçamak bakışlarla süzüyordu artık onu. Çünkü o artık sadece Işık Özen değildi. Aynı zamanda ve hatta en önce Hulki Kameroğlu’nun annesiydi. Hulki Bey de bu arada abartılı fenalıklar geçiren başrol oyuncusunu yatıştırmaya, o günkü çekimin iptal olmaması için ne tür bir pazarlık yapması gerektiğini aklından hesaplamaya çalışıyordu.

“Cemre’ciğim, Işık Hanım’ın durumu malumun. Kendi öz oğlunu dahi hatırlamıyor ve hala kendisinin faal oyunculuk yaptığını zannediyor. Bugünkü sözlerini bu açıdan değerlendirmeni rica ediyorum senden. Onunkisi basit bir kıskançlık, bir iğneleme atışması sadece. Ciddiye bile almana şaşırdım doğrusu çünkü senin oyunculuk konusunda noksanın değil, fazlan bile var. Anlaştık mı güzelim?”

Ancak Cemre çabuk ikna olacağa benzemiyordu, o yaşlı bunağın kendisine bir daha musallat olmaması için bazı önlemleri aldırmasının şart olduğunu düşünüyordu.

Işık Özen, kulise gitmesine gitmişti ama sabahki zihinsel atışmanın ya da üstünlüğünün demeliydi tabi ki, yol açtığı fiziksel bir yorgunluk çökmüştü üstüne. Onunla daha önce çalışanlar bilirdi; Işık Hanım kendi sahnesinden önce mutlaka tarçınlı ıhlamur içerdi. Bu Hulki, hiç babasına çekmemiş diye düşündü. Halbuki Ercüment Bey, en ince zevklerimi dahi hatırlar, set hassasiyetlerime saygı duyardı diye de devam etti düşünmeye. O sırada tatlı bir sızı oturdu içine. Özlem gibi. Gurbet gibi. Kocaman bir boşluk gibi. Fazla üstünde durmadı. Tekrar dışarı çıkıp tarçınlı ıhlamurunu hatırlatmak için Hulki Bey’i bıraktığı alana yöneldi. O sırada duydu o Suzan Avcı çakmasının söylediklerini.

“Işık Hanım’ın Alzheimer’ı bizi ilgilendirmez Hulki Ağabey. Bak burada kaç kişinin emeği var. Kendi oğlunu dahi tanımayan bir kadının sette dolaşması hepimiz için son derece tehlikeli. Gerekirse kontratımı iptal ederim ama annenizle bir daha bu sette olamam.”

Az önce içindeki manasız boşlukta büyüyen özlem, Işık Özen oğluyla göz göze gelince iyice görünür olup saplandı kalbine.

Her şeyi hatırlıyordu. Işık’a dönüşen Eleni’yi, fotoğrafçı dükkanını, babasını, Ercüment ile karşılaşmalarını, Zorba’yı, annesinin diktiği o lila elbiseyi ve hatta… Hatta… Artık kendi sahnesinde son bir sözü kalmıştı söylenecek. Yere düşerken bir fısıltı gibi duyuldu sesi ama oğlu anlamıştı.

“Oğlum.”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

7 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 15 Kasım 2018 at 15:18

    Anlaşıldı, sen böyle her öyküde beni ağlatacaksın 😉 Bayıldım, harikaydı 👌🏻 Hem konu, hem de tekniğin kusursuzdu. İki nesil arasındaki dil kullanımının farkı inanılmaz iyi verilmişti. Yeni neslin temsilcisi olarak o döneme hâkimiyetin takdire şayan. Tebrik ederim canım 👏🏻👏🏻👏🏻

    • Cevapla Beril Erem 16 Kasım 2018 at 12:02

      Çok teşekkürler arkadaşım ♥️ Nasıl da tatlı motive ediyorsun yazarlarını 😍 Dünyanın en efso editörü sen olabilir misin acaba? 😀🤩

      • Cevapla Didem Çelebi Özkan 16 Kasım 2018 at 19:01

        Yaa 🙈 Canımsın benim 🤗❤️
         
        Senin her hangi bir motivasyona ihtiyacın yok bebek. Ben sadece var olanı takdir ediyorum.
         
        Kocaman öperim 😘😘

  • Cevapla Esat Öğütveren 15 Kasım 2018 at 15:34

    Baki kalan bir hoş sâda, Eleni de Sezen Aksu’nun kliplerinden birinden kalma canlandı gözümde. Çok güzel bir yazı okudum. Teşekkürler.

    • Cevapla Beril Erem 16 Kasım 2018 at 12:03

      Ben teşekkür ederim Esat Bey, beğenmenize çok sevindim 😊

  • Cevapla Sevgi Tetik 16 Kasım 2018 at 15:06

    Berilciğim beni alıp nerelere götürdün bilsen. Çok güzeldi, teşekkür ederim sana.

    • Cevapla Beril Erem 16 Kasım 2018 at 20:21

      Teşekkürler Sevgi Teyzecim ☺️♥️

    Cevap Yaz