Kaş ve Ben

3 Tekerlekli Motorsiklet

23 Aralık 2018

3 tekerlekli motorsiklet
Biliyorum geçen hafta korkularımdan bahsedeceğimi söylemiştim. Nereden çıktı şimdi 3 tekerlekli motorsiklet değil mi? İki nedeni var aslında.

3 tekerlekli motorsikletimi almadan önce, tabi ki ilk önce Google’a sordum. Şöyle adam akıllı fikir verecek bir yazı çıkartamadı karşıma. Yazımın başlığını 3 tekerlekli motorsiklet koydum ki biri ararsa bu motor hakkında bir şeyler bulabilsin.

Sonuçta Hâla adlı öbür köşeye taşınacağım ve yakında şahsi sesim susacak. Köşem bitmeden bu konuda bir yazı paylaşmak istedim. Gerçi bizim editör Didem, Yaradan kadar insafsız değil; öbür taraftan sana bir mektup yazmama izin verirdi kesin ama bir yandan tam da konumuzla çok alakalı sevgili okuyucu. Çünkü şu fotoğrafta gördüğün mutluluktan delirmek üzere olan ben var ya, en korktuğum şeyin üzerinde oturuyorum tam da o dakikada.

3 Tekerlekli Motorsiklet

Hayatım boyunca motorlu araçları kullanmak beni hep çok korkutmuştur. Başkası kullanırken hiç sorun yok ama direksiyonun başına ben geçince çok fena oluyorum. Bir kere ciddi bir hız korkum var. Gerçi hız korkum sadece motorlu araçlarla sınırlı değil, kayak yaparken de, bir ilişki hızlı ilerlerse de aynı korku tavan yapıyor. Kontrolü kaybedersem endişesi içinde oluyorum.

Allahtan 3 tekerlekli motorsiklet ile en fazla 40 yapabiliyorsun. Ben zaten arabayı da öyle bir hızla kullanıyorum, düşün işte. İstanbul’da yola çıktığında, “Yaşasın trafik var,” diye sevinç çığlıkları atan bir kadından bahsediyoruz. “Tamam işte tam sana göre bir araç o zaman” dersin ama Kaş’tayız canım benim. Yokuşlu yollardayız. Virajların eğiminin doğruluk payına hiç dikkat etmeyen, çukurların kapatılmasını önemsemeyen devlet hizmetlilerimiz var bu ülkede bizim. Bütün bunları geçtim; çocukken, frenleri tutmadığı için, bisikletle birlikte takla atmışlığım var benim.

Arkadaşımın bisikletine binmek istemiştim. Yokuş bir mahallede oturduğumuz için bisiklete sadece apartmanımızın etrafında tur atarak binebiliyorduk. Her zaman yaptığımız bir şeydi yani. Apartmanın arka bahçesinden yukarı doğru çıkarken arkadaşım arkamdan hızlanayım diye beni ittiriyordu. Tam ana caddeye inen kısma gelince bisiklet iyice hızlanmaya başladı. O anda dönüş yapacağım apartmanın demir bahçe kapısının kapalı olduğunu gördüm.

Ani bir şekilde solda park halinde duran arabaya doğru kırdım bisikleti ve havada takla attım. O an bu şartlar dahilinde olabilecek en iyi senaryoydu. Kendimi düşürmeseydim yokuşun eğimiyle bisiklet daha da hızlanacak, kontrolü daha da kaybedecek, arabaların geçtiği ana caddeye zıpkın gibi dalacaktım. Bu şekilde takla atınca çok ciddi bir şey olmamıştı. Biraz sırtım sıyrılmıştı, biraz da dizlerim parçalanmıştı o kadar. Bir daha bisiklete bindirmezlerse diye evdekilere apartmanın merdivenlerinden düştüğümü söylemiştim gerçi. Yazılarımın en sıkı takipçisi olan annem, şu anda bu satırları seninle birlikte okurken öğreniyor. Merhaba anne. 😊

İşte ben, bir şeyi ne kadar iyi yaparsam yapayım kontrolün hiç bir zaman tam olarak bende olamayacağını anladığım o günden sonra, her türlü direksiyonun başına geçmekten korktum. Ha bunu şimdi çok bilinçliymişim gibi anlatıyorum ya. Oysa bu korkumun en büyük korkum olduğunu, yıllar sonra sahip olduğum 3 tekerlekli motorsiklet ile Kaş’ın en dik yokuşunu inerken fark ettim sevgili okuyucu.

Korkunun Ecele Faydası Yok

Yazın en sıcak zamanlarında, iki ay boyunca, iki buçuk yaşındaki kızımla birlikte Kaş’ın yokuşlu yollarını tabanvay olarak kan ter içinde arşınlayınca; ben mecbur kaldım 3 tekerlekli motorsiklet almaya. Yani korkumun üzerine yürümek zorunda kaldım. Bu arada fotoğrafta arkamda oturan tombiş hatun benim kuzenim. Kanadımın en kırılmış zamanında varlığıyla, desteğiyle yaralarıma merhem olan çok değerli bir şahıs benim için kendisi. Almanya’da da yaşasa, ihtiyaç duyduğumda sadece bir telefonluk mesafede olduğunu bildiğim sayılı insanlardan.

Ve Düştüm

Önce markete kadar, sonra meydana kadar inmeler filan derken yarımadaya kadar gidebilir hale geldim birkaç gün içinde. Tam güven duymaya başlamıştım ki, Kaş’ın en dik ve yanlış eğimli bir noktasında devirdim ben motoru. Ama benim o sokakta ne işim vardı ki zaten. Korktuğum başıma gelmişti neticede. İçinde kızım Duru yoktu neyse ki. Ablamla birlikteydik. Ciddi bir hasar da görmemiştik. Biraz morarık gezmiştik sadece bir süre o kadar.

Tabi ki bu bana iyi bir ders oldu. O günden sonra motorumla sadece eğimini bildiğim ve güvendiğim sokaklara girdim. Tamam bazen daha uzun olan yolu seçmem gerekiyor bu yüzden ama Allah aşkına Kaş gibi bir yerde yolu ne kadar uzatabilirim ki zaten.

Keyif Alıyorum

Şu an bu motoru kullanırken benden keyiflisi yok. Eskiden ellerim titreye titreye yokuştan inerken, şimdi kızımla birlikte şarkı söylüyorum. Çünkü tam bir çocuk gibi mutlu hissediyorum kendimi. Şimdilerde hava soğudu diye üzerini kaplattım. Böylece yağmurdan, rüzgardan da etkilenmiyoruz. Kızım Duru ile birlikte giderken sokakta bizi kim görse tatlı bir gülümseme yayılıyor yüzüne. Herkesin yüzü bir çocuklaşıyor ki sorma. Sahi sen en son 3 tekerlekli bisiklete ne zaman bindin hatırlıyor musun?

Bu arada neden kırmızı aldığımı sorarsan; ki bu soruyu bana, tıpkı sana kendimi anlatmaya çalıştığım gibi yıllarca anlattığım insan sordu: “Neden kırmızı aldın ki?” dedi. Kaş’a tatil için gelen 25 yıldır görmediğim arkadaşımsa, sadece yarım saatlik görüşmemizde “Sen kırmızıyı her zaman çok severdin,” dedi. Bazen anlatmadığın insanların seni daha iyi tanıması beni hep şaşırtıyor biliyor musun?

Ne Arıyorsun?

Seni unuttum sanma Google’da 3 tekerlekli motorsiklet araması yapan sevgili okuyucu. Biliyorum sen ne arıyordun ben sana neler anlatıyorum. Sence de hayat tam da böyle bir şey değil mi? Bir şey arıyorsun. Onu bulmak için bir yerlere gidiyorsun, bir bakıyorsun bambaşka şeyler bulmuşsun. Böyle şeyleri bir ben yaşamıyorumdur herhalde. Sen şimdi benim yazdığım bir yazıyı ilk defa okuyorsun ya; aşkı arayan biri olarak geldiğim Kaş’ta, kendime dair aramadığım ne kadar çok şey buldum anlatsam aklın şaşar valla. “Hadi canım,” dersin. İnanmazsın bana hatta.

Hele ki yakında Hâlâ adlı köşemde yayınlanacak öykülerimi okumaya başlasan, bana inanmakta daha da zorlanabilirsin. Bu kadın; başkalarının duygularını, hayatlarını, yaşadıklarını kendine malzeme yapan tam bir laf cambazı diye düşünebilirsin. Ne yalan söyleyeyim eski Elif olsaydım ben de böyle düşünürdüm yalan yok. Hatta senin yerinde olsam köşe bucak kaçardım kendimden benim hikayemi anlatmasın kimseye diye.

O yüzden 3 tekerlekli motorsiklet ile ilgili sormak istediklerini bana direkt sorabilirsin. Seve seve cevaplarım. Artık bana nasıl ulaşacağının yolunu sen bul. İnsan bir yol bulmak istediğinde ne kadar yaratıcı oluyor bilemezsin.

Evet işte ben sadece motorlu araçların direksiyonuna değil, kendi hayatımın direksiyonuna geçmekten de çok korkuyordum.

Bu arada, kuzenim olduğu için demiyorum, Hayatının Direksiyonuna Geç kitabının yazarı Kemal İslamoğlu, bu anlamda şahane bir eğitmen. Yıllarca üzerime etiketlenmiş fiziksel bir hastalıktan onunla yaptığım çalışmalar sonrasında kurtulabildim. Kimyam değişti düşünebiliyor musun? Ay yoksa sen de yaşam koçu deyince kaşıntı basanlardan mısın? O zaman gitme başka bir yere, hemen hikayeme geri dönüyorum. Zaten uzun bir yazı olacak bu. Ne de olsa yılın en uzun, en karanlık gecesinde yazıyorum.

Aslında uzun zaman başarı korkumun olduğunu sandım ama tam olarak böyle bir şey değildi. Hatta düşünüyorum da şimdi, başarılı olmak benim hiç de umrumda olan bir şey değildi biliyor musun? Bütün insanlar korkar başarısız olmaktan. Hem de her an. En başarılı tavla oyuncusu yeni her oyuna başlarken “ya bu sefer kazanamazsam,” diye aklından geçirir. Benimki de en fazla o kadardı. Üstelik ben kaybettiğimde hırslanıp, mutsuz olan biri değildim. Hem de hiç.

Benimkisi daha çok inançsızlık meselesiydi. Kendime inanmıyordum ben. Benim dışımda gelişecek olaylar karşısında doğru bir sorumluluk alacağıma dair kendime güvenmiyordum. Bu yüzden hep başkalarının direksiyona geçeceği yollarda giderken buluyordum kendimi. Başkalarının benim hayatımın direksiyonunu hiç de doğru yerlere sürmediğini fark ettiğimde ise iş işten çoktan geçmiş oluyordu. Onlara inandığım kadar kendime inanmış olsaydım, her şey çok farklı olurdu diye düşünmediğim zamanlar olmuyor değil hani.

Mecburen Mecburen Mecburiyetten

Kaş’ta olaylar öyle gelişti ki, tıpkı 3 tekerlekli motorsiklet ile olduğu gibi, kendi hayatımın direksiyonuna geçmek zorunda kaldım. Günün sonunda ana karadan kopan bir ada gibi denizin ortasında kendi başımaydım. Hayatı boyunca aşkı arayan biri olarak, bulduğum o kocaman yalnızlık bir doğum günü hediyesiydi bana. Pamuk adlı kedime varıncaya kadar sevdiğim herkesi İstanbul’da bırakan, başkasının gölgesine sığınan, kendi güneşinden kaçıp Kaş’a gelen bana müstahaktı biliyor musun, inan müstahaktı.

Fakat hikaye bu ya. Ben bütün çektiğim acıların sonunda nihayet aşkı buldum. Hem de Kaş’ta buldum. Görmediğim, dokunmadığım, konuşmadığım, duymadığım halde varlığını hayatım boyunca bir saniye bile sorgulamadığım O’na, gerçek anlamıyla ben burada kavuştum. Evet hiç sorgulamamıştım varlığını. Hiç “Neden ben?” diye haykırmamıştım. O’na olan inancım öyle büyüktü ki benim. Doğduğum andan beri kalbim O’nunla o kadar doluydu ki. Varlığını dillendirmek o kadar anlamsızdı ki. Beni seviyor diye bir selfie çekip tüm millete gösterme ihtiyacı duymadığım tek varlıktı. Onun tarafından sevildiğimi, korunduğumu bildiğim yeryüzündeki yegane değerdi.

Aklımla ya da bedenimle O’na varmaya hiç ihtiyaç duymadım. Her şeyde görüyordum ki zaten O’nu. Gördüğüm, dokunduğum, konuştuğum, duyduğum her şeyde O vardı. Havada, suda, bir ağacın dalında, bir yaprağın damarında, bir martının kanadında, denizden karaya vuran dalgada, bir bebeğin gülüşünde, bir karıncanın o minicik ayaklarında, bir gülün kokusunda, bir kadının saçının telinde kısaca yeryüzünde var olan her şeydi O. Ben bunun üzerine düşünmüyordum bile. Hücrelerimin her bir zerresiyle hissediyordum.

Sana İnanıyorum

Ne zaman ki kendime inanmaya başladım o zaman kalbimle vardığım yere ruhumla bambaşka bir şekilde bir daha vardım. O yüzden haftaya sana O’na olan aşkımı anlatacağım. Çok büyük şeyler bekleme. Ben bir Mevlana değilim neticede, hatta insanın değerini bir vida ile anlatacak kadar da kaba bir insanım. Romantizm umma yani. Ama insanın bir çivi gibi inatla dümdüz kaldığında, kafasına vurula vurula öğrendiğini; bir vida gibi kendi etrafında dönmeye başladığında ancak bir semazen gibi savrulmadan aşkla dansedebileceğini anlayacak kadar da O’nunla bağlantıdayım. Şimdi sen bu satırları okurken ben gerçek aşkı bulduğum Kaş’a dönüyorum sevgili okuyucu. Yolum uzun. Haftaya aşkla başladığım Kaş ve Ben köşesinin son yazısını yazacağım. Dilerim sen de burada olursun.

Didem Elif

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 23 Aralık 2018 at 15:33

    Her hafta yaptığın gibi o güzel yüreğini gene tüm şeffaflığıyla ortaya koymuşsun güzellik. Biraz hüzün, biraz nükte, biraz inanç, biraz hayalkırıklığı, biraz cesaret, biraz korku… İdealleştirilen değil olduğu gibi olan…
     
    Senin dinle olan ilişkini, bunu anlatış tarzını da çok seviyorum. Çok seninle O’nun arasında.
     
    Önümüzdeki haftayı merakla bekliyorum.

  • Cevapla Esat Öğütveren 23 Aralık 2018 at 18:52

    Elif, geçen hafta Panama City havaalanında bir araba koymuşlardı içeriye, önden bakınca araba sandim ben, sonra baktım yarım araba, bu da nesi bismillah deyip yanına geldiğimde bunun 3 tekerlekli bir motosiklet olduğunu anladım ama seninki gibi tek olan tekerlek önde değil arkada. Adı Polaris gibi birşey idi. Seni okuyunca resmini çekmediğime pişman oldum. Bu belki de senin devirmekte zorlanacağın bir model olabilir diye ileteyim dedim. Mutlu yıllar.

    • Cevapla Didem Elif 24 Aralık 2018 at 22:18

      Çok teşekkürler bilgilendirme için. Değiştirmeyi düşündüğümde değerlendireceğim.

  • Cevapla Ahmet Yonca 24 Aralık 2018 at 03:56

    Elif, sen çok güzel okunuyorsun. Ailecek bir yazma yeteneğiniz var ve hepiniz farklı alanlarda, çok iyisiniz. Motor yazısından, aile, ilahiyat, mizah, hatıra gibi bir çok konuyu öyle güzel bağlayıp, öyle ince işlemişsin ki; Türkçeni zaten seviyorum, hayranlıkla okuyorum… Her daim takipçinim. Sık sık okuyabilme dileğiyle…

    • Cevapla Didem Elif 24 Aralık 2018 at 22:21

      Teşekkürler Ahmet. Ne güzel sözler. İyi ki varsın. Gittiğin yerde mutlu ol, kelimelerini bizden eksik etme.
       
      Sevgiler…

    Cevap Yaz