Kaş ve Ben

O’nun ile Benim Aramda

30 Aralık 2018

O'nun ile Benim Aramda
Sevgili Didem, geçen haftaki yazımı okuduktan sonra yazdığın ne kadar doğruydu. Sayende bu söz benim haftalardır bitirmeye çalıştığım Kaş ve Ben adlı romanımın son yazısının başlığını oluşturdu; Onun ile Benim Aramda.

Evet sevgili okuyucu yanlış okumadın roman dedim. Bir kaç hafta önce sana bu köşemi bırakacağımı duyurmuş, eskiden başladığım yarım kalan romanımı tamamlamak istediğimi söylemiştim.

Bazen tüm yazdıklarını atıp yeniden başlarsın. Benimkisi biraz o hesap oldu. Uzun zaman önce başladığım romanımın çözemediğim bir yeri vardı, bir türlü o kısmı kafamda bitiremiyordum, tıkanıp kalmıştım. Sonra da zaten yazmayı bıraktım.

Kör bir kadının hayat hikayesini anlatmak istemiştim. Her insan aslında yalnızdır ve orası oldukça karanlık bir odadır. O karanlık odayı başka nasıl anlatabilirdim ki? Likya Sohbetleri‘nde söyleşi yaptığım Nuri Kaya ile araştırma yaptığım böyle bir dönemde tanıştık. Onun vesilesi ile körlerin dinlemesi için Milan Kundera’nın Yavaşlık adlı kitabını gözleri görmeyen Levent adlı bir arkadaşımızla sesli okuma kaydı yapmıştık. Levent bana aynı zamanda Braille alfabesini öğretmişti. İşte bak nihayet romanımı bitirdim Levent. Eğer bir gün bu satırları dinliyor olursan, sana dinlettiğim o bölümleri hiç kullanmadığımı fark edeceksin. Belki bir gün başka bir kitapta kullanırım onları, kim bilir. Hayat ne gösterir bilinmez. Kendine çok iyi bak.

Böyle işte sevgili okuyucu, benim eski romanı olduğu gibi bir kenara bırakıp yıllar evvel anlatmak istediğimi burada daha açık bir şekilde anlatarak tamamlamak istedim. Kaş ve Ben‘de birbiriyle bağlantılı yazılar yazdığımı fark edince böyle olmasının daha hoş olacağını düşündüm. Editörümüz Didem ile konuşup bu köşeyi online roman olarak bitirmeye karar verdik. Dolayısıyla bu yazı, biraz uzun bir yazı olabilir sevgili okuyucu ben yine de elimden geldiğince söylemek istediklerimi kısaca anlatmaya çalışacağım.

Didemcim geçen hafta şöyle demiştin “senin dini yaşayış şekline bayılıyorum. Her şey o kadar senin ile O’nun arasındaki.” Çok haklıydın. Aslında benim için, bu kadar karmaşık olan bir sistem en sade şekliyle, en iyi böyle anlatılabilirdi.

Kusursuz Bir Saat Gibi

Ben Yaradan’ın bizim için muhteşem bir sistem oluşturduğuna inanıyorum. Her şey aslında kusursuz biçimde o kadar bir saat gibi tıkır tıkır işliyor ki. Geçen hafta söyledim. O’nun varlığını ben hiç sorgulamamıştım. Benim için o kadar her şeyin içindeydi ki.

Aşık olduğunda da insan tam da böyle hissetmez mi? Gördüğü, duyduğu, dokunduğu, hissettiği her şey ona aşık olduğu varlığı hatırlatmaz mı? İzlediği vahşet dolu alakasız bir filmin oldukça sıradan bir sahnesinde bile ona dair bir şeyler bulmaz mı? Hele onu bütün varlığıyla hissetmeye çalıştığında neredeyse içinde bulunduğu anı yaşayamayacak kadar dünyadan kopmaz mı?

Şimdi ve Burada

Bir aşık hem aslında her şeyde onu görecek kadar şimdi ve buradadır ama aynı zamanda onun varlığına kavuşamazsa içinde bulunduğu anda bir dakika daha yaşayamayacak kadar kaybolmuş gibidir. Tıpkı yaradılışımız gibi iki zıt duygu o kadar içiçedir ki, dolayısıyla insan zihniyle O’na varmaya çalıştığında gerçekten delirebilir. Şu son bir haftadır içinde olduğum hâl misali, yuvasına oturmayan bir vida gibi işlevsiz bir şekilde kendi etrafında bomboş dönebilir. En azından bende hep böyle oldu.

O kadar az şey biliyorum ki O’na dair, dine dair, din kitaplarına dair o kadar bilgisizim ki, O’nu kendi dağarcığımla anlatmak gerçekten büyük bir haddini bilmezlik olurdu. O yüzden bu hafta ben yine dünyevi aşktan bahsederek tamamlayacağım Kaş ve Ben adlı hikayemi. Çünkü şimdi geriye dönüp bakıyorum da ben en çok aşkın nasıl bir şey olduğuna kafa yormuşum zaten bugüne kadar. Onu sürekli dışarda aramışım.

İlk Görüşte Aşk

Seninle sürekli oyun oynadığımı düşünüyorsun belki sevgili okuyucu. Oyun oynamayı çok severim Allah için ama hayatım boyunca kimseyle böyle tehlikeli oyunlar oynamadım. Benimkisi şaşırtma sevdası diyebiliriz ama o da bir yere kadar. İnsan kendi özüyle tutarlı olmalı. Düşünüyorum da şimdi en çok da ben şaşırıyorum olanlara. Ama bu köşede anlattıklarım başından beri bir kendini bilme hikayesi değil mi zaten?

İki insan birlikte yaşadıkları geçmişi hatırlamaya çalışırken ne kadar farklı detaylar hatırlar hiç fark ettin mi sevgili okuyucu? Birbirlerini ilk gördükleri günü bile ne kadar farklı zaman dilimiyle anlatırlar. Çünkü biri her zaman daha önce görür diğerini. Hep ilk görüşte aşktır yaşanan aslında. Aşkın gözü kördür denir ama aşık olunca esas kalp gözü açılır insanın. Ama öyle katman katman açılan bir şey olduğunu düşünüyorum.

Kalp tanır sahibini. Kalbinin ona ne anlatmaya çalıştığını dinlemeye başlar ondan sonra. Anlamak ister, tanımak ister. Karşısında gördüğü ona eşsiz gelen o varlığa ulaşmak ister. Gökyüzünde parlayan bir yıldız gibidir onun için o. Bütün yıldızların içinde farklı bir yıldız. O kadar tanrılaştırır ki gözünde onu. Kendisi de bir yıldızdır oysa. Başkalarına ışık saçan bir yıldız. Gökyüzünde parlayan en harikulade yıldız karşısındaymış gibi gelir ona ama. Kendi varlığını unutur, tek isteği vardır, bir saniyeliğine bile olsa o ışığa ulaşmak. Ve düşer, kayar, tıpkı gökten kayan bir yıldız gibi hem de.

Yok

Bir şey anlamadıysan çok normal. Çünkü ilk kitabımdaki Yok adlı öykümü muhtemelen henüz okumadın. Aşk Bir Kadın Hastalığıdır adlı öykü kitabımda ben böyle bir öykü yazmıştım. Kitapta aşka nasıl baktığımı anlatan tek öyküydü aslına bakarsan.

Farklı zamanlarda birbirini fark eden iki yıldız vardı birbirine aşık. Fakat onlar yıldız olarak var oldukları için birbirlerine ulaşma çabaları mutlaka birinin hayatını altüst edecekti. İkisi de biliyordu bunu. Aşk ne büyük bir acıydı o an onlar için. Gitse gidemez kalsa kalamaz gibiydi. Derken biri dayanamadı bütün varını yoğunu harcadı ona ulaşmak için. Gökyüzünden kaymaya başladı o vakit. Hikaye böyle bitmiyordu. Başka bir evrende daha doğrusu bizim şu anki dünyamızda evlenmek üzere olan bir çift vardı. Bir işaret arıyordu kadın. Doğru insanla evlenip evlenmediğine dair bir işaret. Gökyüzünden bir yıldızın kaydığını görünce aradığı işaretin o olduğunu sandı. Yani her şey nasıl algılamak istersen öyle, sevgili okuyucu.

Ben de geçenlerde öyle bir işaret gördüğümü sandım. Tıpkı kafamda deli gibi Sen değerlisin cümlesine dair nasıl bir yazı yazacağımı düşünürken, evdeki mutfak dolabımın kapaklarından birinin menteşesi kırılıp düşünce bir vidanın işlevinin ne kadar önemli olduğunu anladığım günkü gibi bir olay yaşıyorum sandım. Ama düşünüyorum da şimdi gördüğüm belki de sadece bir yanılsamaydı.

Kendime Doğru

Biliyorsunuz geçen hafta İstanbul’daydım. Bir gün şirketimizin İstanbul ofisine uğrayacaktım. Böyle olunca İstanbul’da yıllarımın geçtiği Babıali yokuşuna gittim. Ah Cağaloğlu. Nasıl da güzelsin. Hâlâ. Biliyor musun sevgili okuyucu İstanbul’un en değişmemiş yeri gibi geldi burası bana. İçimde hayranı olduğum sanatçıların şarkılarını mırıldana mırıldana yürüdüm yollarda. Vapurlar dedim ah bir konuşsalar, Vapur adlı öykümü nasıl yazdığımı sana anlatsalar.

Allahım İstanbul da en çirkin yüzünü göstermek için zorluyordu kendini sanki. “Sevme beni” der gibi saklanıyordu. Yağmur, soğuk, sis, çamur hatta karanlık sayılacak bir gündü. Havayı ciğerlerime bolca çektim. Sultahahmet’i gezerken bu bölgeyi kendime benzettim. Mahmutpaşa’sı, Mısır Çarşısı, Yerebatan Sarnıcı, ahh Allahım gidilecek ne çok yeri vardı. İnsan burada asla sıkılmazdı. Onu düşünüyorum da şimdi ben yalnızlıktan hiç sıkılmadım biliyor musun? Kendi kendime hep yapacak bir şeyler buldum.

Enteresan bir şekilde benim el işlerine merakım var. Oysa çocukken annem bir kere bile elime dikiş iğnesi tutturmadı. Onu bırak toz bezi vermişliği yok. Kadınsal bilinen hiçbir ev işini yapmazdım ben. “Aman kızım okusun da altın bileziği olsun,” diyordu çünkü annem hep içinden. Bizim ev gürültülü bir evdi, ben kendimi bildim bileli her odada televizyon vardı ama kitap okuyana ve namaz kılana kimse ilişmezdi. Çocukken gecenin üçünde ışık açık diye annemin odamın kapısını açıp, “haa kitap mı okuyorsun?” diyerek usulca kapattığını çok bilirim.

Neyse işte Cağaloğlu’nda çalışırken öğlen arası kitabımı alıp tek başına gittiğim bir cafe vardı. Yine kitabımı okuyarak orada oturdum bir kaç saat.

Yürüyerek indim tekrar aynı yolları. Beşiktaş’a gittim sonra Kadıköy’e. Eski yıllarımın en bildik güzergâhları. Bütün gün sanki martılar eşlik etmişti bana. Sahi İstanbul’u yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri yapan martılardı. En azından ben onları özlemişim.

Onu düşündüm. Sosyal medyadaki hesabımı gören biri manzara delisi olduğumu sanabilir. Oysa 7 yaşımdan 27 yaşıma kadar şahane İstanbul manzarası olan bir evde büyüdüm ben. Üniversiteyi de yine dört yıl boyunca Sapanca gölüne bakan enfes manzaralı bir kampüste okudum. İnsanların güzel manzara karşısında bir süre sonra ne kadar körleştiklerini iyi bilirim o yüzden.

Doğaya Bak

Manzara dediğiniz şey bir bakış açısıdır aslında. Hapisanedeki insan bile gökyüzüne bakıp kendince güzel bulduğu bir manzaraya gözünü dikebilir. Sahi benim Hapishane Dediğin adlı yazımı okudun mu? Okumdıysan oku ve değerli sanatçıların, yazarların, müzisyenlerin başına gelenlerden bu kadar çok korkma. Kimbilir kime ışık tutacak acıdan geçmekte olduğu hikayeleri.

Sen kendi işini en iyi şekilde yapmaya bak. Tezgahtar mısın? Öyle iyi tanıt ki sattığın malı, öyle ki insanlar senin kasana ödeme yapmak için sıraya girsin. Dişçi misin? Birinin canını acıtmaktan öyle imtina et ki, büyümüş büyümemiş tüm çocuklar korkmadan ihtiyacı olduğunda sana gelsin. Öğretmen misin? Öyle iyi anlat ki çocuğa sevmenin ve diğer çocukların canını yakmamanın önemini, büyüyünce o çocuk kimseyi taciz etmesin kimseyi dövmesin. Asker misin, öyle iyi gözet, öyle iyi koru ki evladını, içinde nefes aldığımız bu vatan bölünmesin. Avukat mısın? Her zaman haklıdan daha çok Hak’kı savun ki, evrendeki gerçek adalet sistemi işlesin. Adamı haklı yapmak kolay çünkü parayı verirsin sana hikayeyi baştan yazar. Ama paranın satın alamayacağı kalbi temiz insanlar var. Hemşire misin? Herkesin yardımına koş. İstisnasız herkesin ama. Aslında ben işini iyi yapan bir hemşire tanıyorum. Hayriye Hemşire en yaralı günümde yaptığın pansuman için sana teşekkür ederim…

Meslekler bitmez, Vapur adlı öykümde de işin içinden çıkamamıştım doğrusu. Kısaca gönlündeki işi yap. Gerçekten çok iyi yap. İçeridekiler için, kendini hapiste kalmış hissedenler için bir şey yapmak istiyorsan onlara iyi bir kitap gönder. Ya da yalnız olmadıklarını hissettirecek bir mektup yaz. Bazen öyledir hayat durdurur seni. Ya ayağın kırılır, ya elin, ya hapse girersin, ya işten atılırsın, ya da sevdiğinden ayrılırsın; “Dur” der hayat sana, bir dur, biraz düşün, duy beni, gör beni, burda olduğumu hisset.

İYİ Kİ DOĞDUM

Doğum günümde, yıllardır bütün keçiliklerine katlanmaya çalıştığım o çok sevdiğim varlığın, o an yanımda olması için deli gibi bekliyordum. Çünkü birini çok sevdiğinde, gerçekten çok sevdiğinde yanında olmasını çok istersin. Sana sımsıcak sarılsın, başka da hiç bir şey olmasın. Eşimin yokluğu o kadar acı veriyordu ki, kendime bunu daha fazla yapamayacaktım. Ya o YOK olacaktı ya da BEN. İçimdeki Elif bana çığlık çığlığa bağırıyordu.

“Sen kendini neden sevmiyorsun Elif? Neden aynada kendine hiç bakmıyorsun? Sen güzel bir insansın. Neden her seferinde dışardan sevilmeye bu kadar ihtiyaç duyuyorsun?”

Aslına bakarsan o kızı o an dövmek istedim sevgili okuyucu, pataklayarak dövmek istedim. Ama o kadar hak verdim ki yapamadım. Özümün ihtiyaçlarını görmeye, duymaya, anlamaya başladıkça da… Sonrasını biliyorsun baştan anlatmayayım. Dolayısıyla bir yeniden doğuş yaşadım.

Neyi Arıyorsun?

Kardeşim gibi olmuş çok eski bir kız arkadaşım bu köşede yazdıklarımı günlüğe benzetti bir gün. Dedim neye benzediği önemli değil, ben Kaş ve Ben köşemde kendimi buldum. Bu benim için çok kıymetli. Gözlerimin içine bakıp, “Elif, sen kendini 17 yaşında zaten bulmuştun. Hala neyi arıyorsun ben anlamadım,” dedi. Bazen cümleler tokat gibi çarpar yüzünüze. 17 yaşınıza gidersiniz bir saniye içinde.

Ah babannem canım babaannem. Şu teknoloji daha da gelişse de keşke bir program üretseler, kelimelere duygumuzu upload etsek ve karşı taraf download edip neler hissettiğimizi yaşayabilse. Ah ona olan sevgimi kelimelerle anlatamam çünkü size. Ona da anlatamadım ki. Okuma yazma bilmezdi zaten ama sarılıp sıkı sıkı, pamuk yanaklarından öpmeyi bile beceremedim. Sonra o, onu artık becersem de öpemeyeceğim, sarılmayı bırak o mavi gözlerini bile görmemin imkansız olduğu bir yere gitti. O benim rol modelimdi. Az konuşan, yanında asla dedikodu yaptırmayan, sert mizajlı, kendimi bildim bileli bastonlu ama hayatımda tanıdığım ayakları yere en sağlam basan kadındı.

Sevgimi Gösteremedim

Ben babaanneme sevgimi ne kadar gösteremiyorsam onu ne kadar uzaktan ve içimden seviyorsam, ablam da o kadar göstererek severdi. İşten geldi mi ilk iş babaannemin yanına gider, “canım benim, nasılsın bugün?” diyerek ellerinin arasına babaannemin yüzünü alır, yanaklarından sevgiyle yumuşacık öperdi. Biz bunu babamdan öğrenmiştik. Babam annesini böyle severdi. Elleriyle yüzünü avuçlarına alıp yanaklarından öperek. Öğrenmiştik ama ben yapamıyordum işte. Nedenini bilmediğim bir şekilde duygularımı göstermeyi beceremiyordum. Ablam onu öpünce, o soğuk ve sert görünen kadının mavi gözleri ışıldardı. Gülümseyen yüzünde güller açardı. Ben uzaktan onları sevgiyle seyrederdim. Ablama benim yapamadığım bir şeyi yapabildiği için büyük bir minnet duyardım. Zerre kıskanmadım çünkü gördüğüm şeyin sevgi olduğunu bilirdim. Bu beni mutlu ederdi.

Ahh Anılar

Elimizden kayıp giden insanlar… Evet 17 yaşında anladığım buydu. Ölüm her an kapıdaydı. Sevdiğini kucaklamak için içinde bulunduğun her an çok geç olabilirdi. 13 yaşımda babamın elime tutuşturduğu “Yasımı Tutacaksın” adlı kitap ile başlamıştım hayatın anlamını aramaya. Önerdiği yazarlar içinde ben en çok Sartre’ı beğenince, “o zaman bir kadın olarak karısı Simone De Beauvoir’in bütün kitaplarını okumalısın” dedi. Kadın’a dair tüm kitaplarını yığdı önüme. Ben tabi yıllar sonra öğrendim onların gerçekte hiç evlenmediğini. Çok değişik ve ilginç bir ilişkileri olduğunu. Yaşamlarının sonuna doğru Sartre kör olduğunda Simone De Beauvoir’ın ona kitap okuyan bir hayat arkadaşı olduğunu öğrenince babama “neden bana evli olmadıklarını söylemedin?” diye hiç sormadım.

Tiyatroya Git

İstanbul’dayken Betül Arım‘ın oynadığı Dışarda Hiçbir Şey Var adlı tiyatro oyununda duyduğum bir söz çok hoşuma gitmişti. “Çocuklar donmamış beton gibidir üzerine ne düşerse iz bırakır.” Sanki babam karanlık bir odada benim betonumu döküyordu ve annem ona görmesi için ışık tutuyordu. Evet ailemle ilgili hissettiğim en temel şey buydu. Babamın annemle ilgili hatırladığım en temel sözü ise “Ben sizi çok seviyorum biliyorsun, ama annenizi hepinizden çok seviyorum.” Ne yalan söyleyeyim bu sözü sınarcasına ne badireler atlattılar, çocukluğumda yaşamadığım, görmediğim, bilmediğim ne sıkıntılar yaşadılar, dışarıya yansıtmadıkları içerde ne fırtınalar kopardılar ama dağılmadılar. Küçük görümcemin evliliğinde de aynı sevgiyi görebiliyorum, biliyor musun? Allah gerçekten aile olmayı başaranları nazarlardan korusun inşallah.

Kendimi tamamlamak, biraz daha fazla kendimi tanımak adına yürüdüğüm İstanbul yollarında pek çok şeyi düşündüm. Son günlerde biraz şımarık davrandığımı fark ettim o an. Lütfen kınama sevgili okuyucu, yıllar sonra nihayet romanımı bitirecektim. Onun bittiğini gözümle görmüştüm ya zihnimin içinde de olsa, o kadarcık olsun, biraz şımarayım lütfen ama. Ben yıllardır bu anı bekliyorum.

Dengemi Kaybettim

Sonra birden bire ortaya çıkan coşkun halim çabuk dağıldı. Netleşen zihnim yeniden eskisi gibi bulanmaya başladı. “İyi ki bir şey bulduğunu sandın,” dedim kendi kendime. Ama buna kısa süreliğine bile olsa inanmak harika bir duyguydu sevgili okuyucu. Yanılsama bile olsa o an o kadar evimde gibiydim ki sana anlatamam.

Aşk aslında kalbimde yaşamayı çok istediğim zihnimde ise bir o kadar imkansız gördüğüm bir şeydi. Zihnim başka bir şey bedenim başka bir şey söylüyordu resmen. Kendimi sürekli benim evim neresi modunda hissetmem bu yüzdendi. Dolayısıyla gideceğim tek yer kalmıştı bu saatten sonra artık. Likya, Bir Işık Ülkesi. Kendime böyle bir dünya yaratmıştım. Burası benim yeniden yazmaya başladığım yerdi. Fakat Kaş’a geldikten sonra dengem daha da bozuldu. Karanlık bir çukura doğru yuvarlanıyormuş gibi hissettim. O an aklıma Optimum Denge Modeli‘nin kurucusu Tamer Hocanın bir sözü geldi; “Kalbin ile aklın arasında kaldığında kalbini yukarı çıkart.” Bir baktım O’na teslim olmuş secdeye varıyorum. Tüylerim ürperdi.

Kendimi Suçlamayı Bıraktım

Derin derin nefes almaya başladım. Sanki denizin altında dalıştaymışım gibi sadece kendi nefesimi duyuyordum. Çok korkunçtu. Ama hayatımda ilk dalış yaptığım günü hatırladım birden. Yalnız değildim sevgili okuyucu. İşte o an rahatladım. Gözlerim yaşlı bir şekilde nefes alabildiğim için şükrettim.

Düşünüyorum da şimdi benim için aşka dair her şey aslında bir kaç Amerika’lının suçuydu. Hoppala bu da nerde çıktı diyeceksin. En sevdiğim aşk filmi Pretty Woman’dı benim. Allah aşkına. Hadi ama Elif, böyle şeylerin gerçekte olacağına inanacak kadar aşk aptalı olamazsın. Oysa gerçekten sevgiyi, aşkı ahlaksızlık, değersizlik üzerinden bir peri masalı gibi anlatan bu film nasıl da büyülemişti beni. Bir de dünyanın en güzel gülümseyen kadınını ve erkeğinini başrole koymuşlardı. Benim için aşk hep aslında gerçek olmayan bir şeymiş böyle bakınca. Bunu şimdi anlıyorum. Bugün 42 yaşımda çocuklu bir kadın olarak elimde kendime dair anlatabileceğim iyi bir aşk hikayem yok çünkü.

Yalnız Değilim

Ama Allah’a olan inancımı nasıl kalbimde hissedip, zihnimle varamıyorsam, varlığına hala kalpten inandığım aşka da zihnimle varamayacağımı artık biliyorum. Yedi kocalı hürmüz olmaya da niyetim olmadığına göre Yaradan’a bu anlamda artık gerçekten teslim oluyorum.

İnsan zihniyle inanmak istediğinde zihin insanı yanıltıyor. Çünkü zihin görmek istiyor. Onaylamak, emin olmak, sağlama yapmak istiyor. İnsanın gördüğü her zaman gerçek olmayabilir oysa. Sizin gözünüz hiç yanılmaz mı? Benim mesela başıma daha geçen sabah şöyle bir şey geldi. Poğaca alacağım dükkanın camında hareket görünce açık zannederek kapıya yöneldim. Fakat dükkan kapalıydı ve içerde kimse yoktu. İçerde hareket gördüğüme yemin edebilirdim oysa. Biraz gerileyip cama tekrar bakınca tam dükkanın karşısında duran iki insanın hareketinin cama yansıdığını fark ettim.

Oyun Oynayan Zihindir

Hayatının mottosu “Hiç Bir Şey Göründüğü Gibi Değil” olan biri için güzel bir sağlamaydı. Ben yine de aşka olan inancımı yitirmek istemedim sevgili okuyucu. Bedenimi kirleten erkekleri affettim ama kalbimi hala bu konuda temiz tutmak istiyorum. İçimden O’na bana gerçek aşk hikayeleri göster ve ben onları yazayım, gözümle görmeme gerek yok, nasıl olsa bakmadan 10 parmak yazabiliyorum, dedim. Tamam ben yaşamayacaktım belli ki. Ama anlatabilirdim öyle değil mi? Belki bir gün gerçek bir aşk hikayesi de yazabilirim ne dersin? Her yazdığımız şeyi illa yaşamak mı gerek?

Göster Bana

Zaman çok acayip işliyor. Bazen zaman denen şeyin adını keşke kısmet koysalarmış diyorum. Kısmetinde ne varsa o yaşanıyor çünkü. İstanbul’dayken gitmek istediğim bir film vardı. Çocukluğumun en güzel şarkılarını tekrar dinlemeyi umduğum Bohemain Rhapsody. Fakat bir türlü kısmet olmadı. Kader bu ya döndüğüm gün son anda arkadaşım İzmit’te Bizim İçin Şampiyon adlı filme götürdü beni. Şampiyon filmi gerçek bir aşk hikayesini anlatıyordu. Evet yaaa işte bu dedim izlediğim anda, bana böyle gerçek aşk hikayeleriyle gelin. 😂😂😂

Bu arada biz Türkler gerçek aşk hikayeleri konusunda şahaneyiz ve çok iyi anlatıcılarımız var. Gözümüz kara valla bizim. Son düzlükte bütün arayı kapatıp şampiyon olacak şekilde atılan bir at gibiyiz bazen. İzlemediysen filmi izleyince ne demek istediğimi anlayacaksın. Üstelik başarı, birlik, beraberlik, inanç üzerine muhteşem bir senaryosu var. Aşk orada sadece ocaktaki suyun kaynamasını sağlayan bir ateş vazifesi görüyor.

Neyse kendi hikayeme geri döneyim ve tamamlayayım artık cümlelerimi. Sen hiç Küçük Prens’i okudun mu sevgili okuyucu. Benim en sevdiğim kitaplardan biridir. Yazmaktaydı gönlüm demiştim ya hani. Tam da küçük prens gibi bir kitap yazmayı çok isterdim. İçinde resimleri olan, çocuk kitabı gibi ama bir yandan da başka bir gezegende yaşayan içi çocuk kalmış büyüklere söyleyecek önemli sözleri olan bir kitap. Tamam bir Küçük Prens değil belki ama galiba hayalimdeki şeyi şimdi gerçekten başardım. Resimli bir Internet kitabı yazdım. Hatta bazen müzik bile koydum içine. İnanabiliyor musun?

Okumuyorum

Yazmanın en önemli besleyicilerinden biri okumaktır derler. Fakat bir zamanlar okuduğum yazarları bazen öyle çok büyüttüm ki gözümde. Gözüm fena korktu. Kırk fırın ekmek yemem lazımdı. Üstelik artık eskisi kadar da kitap okuyamıyordum.

Bazen Tanrı’yı bile gözümüzde tanrılaştırmamak lazım biliyor musun? Onun bir ve tek yani yegane, ama bizi, koşulsuz her birimizi, içinde yaşadığımız tüm evreni içine alan ve kapsayan her bir zerreciği iyisiyle kötüsüyle kucakladığını kavramamız lazım.

Kızım Ve Ben

Sevgili Duru büyüdüğünde annem benim doğduğum yerde geçen Kaş ve Ben adlı bir roman yazmış ama benden hiç bahsetmemiş diyeceksin belki. Annecim sen önce bir çişini altına kaçırmamayı öğrensen benim şu an seninle ilgili en büyük derdim bu. Hem ben bu romanı yazmaya niyetlendiğimde sen daha doğmamıştın ki. Seni anlatan bir kitap yazmayı çok isterim. İnşallah ömrüm yeter de o kitabı yazabilirim. Şimdilik şu kadar söyleyebilirim. Sen bir nokta kadarken kalp atışını duyduğumdaki mutluluğu sana anlatamam.

Allahtan yalnız değilim. Hayatta hiç bir zaman yalnız değilsin sevgili okuyucu. Gittiğin her yerde sana yarenlik yapan biri mutlaka var. En azından benim hep oldu. Bu anlamda Allah’ın sevgili kulu olduğumu söyleyebilirim. Adını burda zikretmeme hiç gerek yok. O kendini biliyor sevgili okuyucu. Ona ben Mola adlı öykümde Dost adını koydum. Kendi hayatıyla ilgili ne karar verirse versin her koşulda sonuna kadar yanında olacağımı biliyor. Hayat süprizlerle dolu. Dün akşam birlikte yemek yediğim bir çiftten son dakikada bir sürü şey öğrendim. Bilgili olanı çok güzel bir şey söyledi. “Başlayan her şey biter.” Seneca’nın bu sözü benim için de hep önemli bir söz olmuştu. Romanımda kullanmayı düşündüğüm bu sözü yeniden hatırlamak öyle iyi geldi ki anlatamam sana. Çünkü Allah biliyor ya bir roman için bile olsa, kocamı öldürdüğüm için suçluluk duyuyorum.

Bana İnanmıştı

Oysa yıllar önce Payel Yayınları’nın sahibi Ahmet Bey öykü dosyamı okuduğunda bana aynen şöyle demişti. Bayağı iyisin sakın yazmayı bırakma. Sonuçta Tolstoy’un da ilk kitabı Anna Karenina değildi. Ama bir eksiğin var karakterlerine karşı çok iyisin. Bundan vazgeçmen lazım.”

Söyleyeceklerim anlatacaklarım bitmez benim, farkındaysan çok konuşuyorum. Ordan oraya atlayıp habire bağlantılar kuruyorum. Bu bağlantılar ile ilgili okuduğum en iyi kitap, Emre Karacaoğlu’nun Müzikte Yabancılaşma ve Noir. Bilmiyorum ben çok etkilenmiştim. Elli yaşından sonra müzikle kurduğun bağı belki daha iyi anlamanı sağlayabilir kocacığım. Çünkü ben sana hangi kitabı önerdiysem bu güne kadar hep okumaya çalıştın. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler şimdi yani.

Neyse sevgili okuyucu, vardığım yer şu. Bu kadar çok şey biliyormuş gibi görünsem de hiç bir şey bilmiyormuşum meğer. Ne çok kendini bilmezlik ettiğimi görüyorum ve kendi yazdıklarımı ben bile baştan okuma ihtiyacı duyuyorum. Kendime tekrar tekrar hatırlatmak için. Daha önce de duyurduğum Hâlâ adlı köşemde aylar öncesinden yazılmış bir öyküm var. Onla başlayacağım yeni yıla. Sonrası artık Allah kerim.

Dört Gözlü Oldum

Bu arada gözlerim yeniden kötü görmeye başladı. Kırktan sonra olur demişti doktor. Sanırım yakında yeniden dört göz olacağım ama bu sefer bana çok yakışacağını düşünüyorum.

Aşkı bulma meselesine gelince yine dün akşamki bilgili arkadaş dedi ki, “Tamam her şey bitti, her şey zaten bir gün bitecekti ama hayata bir de güzel tarafından bak, aşkı bulup da tadamayanlar var. HALİNE ŞÜKRET.” Bu bilgili kişinin adının Yaşar olması ne ilginç değil mi sevgili okuyucu. Şimdi ben bu çiftin evinden ayrılırken bana verdikleri kitapları okumaya başlıyorum. İnsan körü körüne aşık olmamalı değil mi sevgili okuyucu?

Bu arada sana “okuyucu” demem senin de kulağını tırmalamıyor mu? Bence senin adını değiştirelim. Senin adın Işık olsun. Hadi işini öyle aşkla yap ki, bir gün Likya Sohbetleri köşesinde senin de yerin olsun.

Dergimizin sevgili yazarlarından Nurdan‘cım Kendine Doğru Giden Yolunda sana bir yeni yıl hediyesi vermek istiyorum. “Evliliğin dansı…” İzlerken bayılacağına eminim. Ne de olsa sen de benim gibi kırmızıyı çok seversin. İnsanın burada senin gibi öngörüsü yüksek arkadaşları olması çok güzel.

VARLIĞINA SEVGİLERİMLE,
MUTLU YILLAR

Didem Elif

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

13 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 30 Aralık 2018 at 23:30

    Bu kadar güzel ve içten bir yazıyla da olsa hayatımızdaki bir bölümün kapanışının hüznü var üzerimde. Bu siteyi birlikte ilmek ilmek ördüklerimin başında geliyorsun. Biliyorum ki kapattığın sadece bir “bölüm”, birlikte yürümeye kaldığımız yerden devam edeceğiz.
     
    En çok neyi görmek isterdim biliyor musun 😉 Kaleminin bu huzurlu sesine alışan okurlarının, öyküleri yazan diğer Elif’le karşılaştılarındaki şaşkınlığı 🙃
     
    Öykü kitabında yayınladıklarını okumuş olan ben, haftaya yayınlayacağımız yeni hikayeni okuduğumda, aradan geçen zamanda ne kadar değiştiğini, dilinin ne kadar farklılaştığını görünce açıkcası oldukça şaşırmıştım. Sen ve Ben okurlarını da hoş bir sürpriz bekliyor bence 😉

    • Cevapla Didem Elif 5 Ocak 2019 at 16:06

      Canikom, güzel yürekli kadın. Bende de ciddi bir boşluk olacak. Ama bazen bitirmek lazım. İşte öyle bir şey… 💛😘

  • Cevapla Ahmet Yonca 31 Aralık 2018 at 00:28

    Böyle muhteşem yazan birinin kitapları olmasını hayal ediyordum. Ki öykü kitapların olduğunu şimdi öğrendim. Romanın da hayırlı olsun, mutlaka alıp hepsini bir nefeste okuyacağım. Sevgili Elif, anlatım yeteneğin o kadar iyi ki bu uzun yazıyı, ayrı ayrı konuları hiç karıştırmadan birleştirmiş, önümüze koymuşsun. Sanki beraber Sultanahmet’e gitmişiz gibi hissettim… Genel olarak çok güzeldi…
     
    Nice böyle güzel paylaşımlara ve uğurlar olsun Kaş ve Sen‘e…

    • Cevapla Didem Elif 5 Ocak 2019 at 16:11

      Ahmet sadece bir tane öykü kitabım var. Övgü dolu sözlerin icin teşekkür ederim. Gitsen de hâlâ bizi bırakmadığın için sağol. Yolun açık olsun.
       
      Sevgiler

  • Cevapla Esat Öğütveren 31 Aralık 2018 at 08:51

    Kör bir insan deyince benim aklıma Helen Keller geliyor hemen. Harp okulu İngilizce dersinde okutulan kitabımızdaki bir öyküsü “Görmek için 3 Gün” (3 Days to See), İngilizceyi pek sökemeyen bana kök söktürmüştü.
     
    Sonra ironinin daniskası olarak onun memleketi Alabama’da yaşıyorum şimdi. Ve oradan aldı beni yazınız güzel istanbul’umu gezdirdi.
     
    Herkesin kendine göre içinde yandığı aşka dair seyleri, ben hiç duymamış gibi geçeceğim.
     
    Kaş’ı otobüsle gecerken gördüm ben sadece, ama sizinle birlikte merakım artmakta.
     
    Güzel bir yeni yıl dilerim, yazınızla yetinmeyip yorumları da okuyan herkese.

  • Cevapla Didem Elif 31 Aralık 2018 at 14:33

    Esat Bey siz askerlere nasıl öğretiyorlar bilgileri okullarda bilmiyorum. Siz de habire karşınızdakini acele mi ettirirsiniz? Yanlış anlamayın meraktan soruyorum. Bahsettiğiniz kitap Nuri Kaya’nın bana verdiği ilk kitaptı. Ayrıca madem öyle yorumları okuyanların biraz daha aydınlanması için açıklayayım. Nuri bey benden bir gün, Taksim Meydanı’ndan Fransız Kültür Evi’ne kadar kör birinin gözünden o güzergahı yazıyla anlatmamı istemişti. İnanılmaz zihin açıcı bir deneyim olmuştu benim için. O metni sesli kayıt yaptırarak körlere dinletmişti. Onun sayesinde gözleri görmeyenlere, ben ilk İstanbul’u o zaman gezdirmiştim. Hatırlattığınız için teşekkür ederim.

  • Cevapla Didem Elif 31 Aralık 2018 at 14:38

    Bu arada Esat Bey; Fi, Çi, Pi okuyun. Tıpkı İngilizce’yi çözdüğünüz gibi kitabı 3 günde bitireceksiniz. Orda Aşk Var. Suyun kaynaması için ateş her zaman gerekli.

  • Cevapla Esat Öğütveren 31 Aralık 2018 at 17:09

    Aman efendim bize askeri lise ve harp okulunda öğretmenlik yapanlar hep güzel insanlardı, kendilerini düşünmeden bizlere katkıda bulunmak amacıyla gecelerini gündüzlerine kattılar. Yaradan hepsinden razı olsun.
     
    Siz söyleyince düşündüm de hakikaten biz asker kökenliler biraz aceleciyiz galiba. Bir de mükemmeliyetçilik binerse bu aceleciliğin üstüne varın siz düşünün halimizi şu kısa ömürde. Ve tabi bir de bize aile olanların hâli daha da kötü.
     
    Yazılarınız güzel, kaleminiz etkili, yorum yazmak bize düşündürdüklerini anlatmak biz yazamayanlar için hayli meşakkatli. Bir serçenin koca bir çınar ağacını daldan dala atlayarak gezmesi gibi bir şey çıkıyor ortaya haliyle lutfen mazur görün.
     
    Görme engelliler için bu sizin söylediğiniz kitap okuma ve kayıt yapma eylemini İngilizce öğretmeni olan Zafer Parlak kardeşim örgütlemişti grubumuzda, gönüllü olduk lakin projede bir aksama oldu ki Zafer bana okuyacağım kitabı ve nasıl yapılacağı bilgilerini gönderemedi.
     
    Görme engelliler deyince benim bu konudaki tecrübem orta okula kadar gider. İstanbul Mehmed Bayazıt Lisesi orta okul bölümünde babasının iş yeri de evimize komşu olan Mehmet ile aynı sınıfta okuma şansım olmuştu. O zamanlardan bilirim asıl görmeyenlerin bizler olduğunu.
     
    Bahsettiğiniz kitabı bulmaya çalışacağım. E kitap çıkalı, yaşanılan coğrafya kitabı bulmama mâni olmuyor çoğunlukla.
     
    Tekrar guzel bir yıl diliyorum.

  • Cevapla Didem Elif 6 Ocak 2019 at 09:03

    Yazamadığını düşünen biri olarak biriktirdiğiniz çok fazla kelimeniz var gibi. Kaş’tan geçen bir otobüs ilk defa duyuyorum. Ben burayı hep son durak zannediyordum. Merak iyi bir şeydir tabiki ama lütfen benimle ilişkilendirmeyiniz. Size de mutlu yıllar.

  • Cevapla Esat Öğütveren 6 Ocak 2019 at 20:02

    Yaş ilerledikçe birikenler artıyor her anlamda. Ancak bazı sözler de anlam kazanıyor, yine çok eskiden bir komutanımız “Hafıza i beşer nisan ile malûldür” derdi. Dikkatiniz sayesinde tekrar düşündüm tabi ama o otobüs yolculuğunda kiminle, nerden nereye gidiyorum hiç bir kırıntı kalmamış. Gözümde canlanan bir otobüs, muavinin yolcuları indirdigi aşağıdan valizlerini verdiği sırada otobüsün camından görünen yolun ta aşağısında deniz ve bir büyük kayalık. Öyle terminal vs gibi bir yere girmiyor otobüs geçerken en yakın yerde asfaltta durduğu yerde iniyor yolcular, sene 85 falan olmalı.
     
    Sonrasında olsa 82 model Renault arabamla gezdigimiz zamanlar Kekova’ya inen yolun asfalt olmadığı zamanlar bile yine meraktan 🤣 Patara’ya indigim gibi ne varmış bu Kaş’da deyip dönerdim gibi geliyor. Sorguladığınız otobüs yolculuğu işi böyle.
     
    Merakımı sizinle ilişkilendirme konusuna gelinceye yine bir hatam olduysa hemen özür dileyerek devam edeyim. Kaş bu yıllarda cok çıkmaya başladı karşıma. Yaşadığım bu ABD’nin güney eyaletlerinden bir olan Alabama’da Pecan denilen -cevizin daha az yağlısı daha ince kabuklusu bir meyvesi olan- bir ağaç var, babam rahmetli gelip görüp yediğinde o yaşına rağmen bunlardan birkaç tane cebime koyup götüreyim dikeyim de büyüsün demişti. Onun arzusu duydum ki Kaş’da gerçekleşmiş, pecan ağaçları Kaş’ı sevmiş meyve vermiş.
     
    Bir de başka bir yerde çok ünlü butik otel tarzında yerler açılmış Kaş’da, sonrasında sizin yazınız derken bir merak oluştuğunu aktarmaya çalıştım. Olur da birgün kısmet olur gelirsek sizi de sadece bu yazılardan hatırlarız, 3 tekerlekli motosikleti görürsek belki el sallarız. Hepsi bu.

  • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 7 Ocak 2019 at 01:34

    🙂 🙂 🙂
    ahahahhah 🙂 ne güzel sürpriz yapmışsın bana 🙂
    çok teşekkür ederim.
    bayıldım. çok sevdim.
    sen de kendini çok sev olur mu elifcim.
    hatta en çok kendini sev. herkesden ve her şeyden daha fazla.
    bunu yapmaya başladığında, o bahsettiğin ışık, attığın her adımı aydınlatıyor bu hayatta.
    yaşam ba(ğ)zen bizim tercihlerimiz, çoğu zaman bizim üzerimizde 1 gücün kontrolü dahilinde akıyor.
    bırak(alım) aksın dilediği gibi. ve her şey, olduğu kadarıyla eşlik etsin bu akışa. yanımızda kalanlar ve kâr kalanlara 1000 şükür. kalmayanların yolu açık, bahtı şen ola. gerisi, sağlık, huzur, mutluluk.
    pretty woman 🙂 🙂 iyi ki tanımışım seni.. bol şans yeni yolunda, sevgiyle ve ışıkla.. 🙂

    • Cevapla Didem Elif 7 Ocak 2019 at 21:23

      Kesinlikle çok haklısın. Geride bıraktım pek çok şeyi zaten. Güvenle ilerlemeye devam edeceğim. İyi ki bende seni tanımışım… 💚💜💛🙋

    Cevap Yaz