Dip

Beyoğlu Hikayeleri | Aksak Celal

18 Ocak 2019

Aksak Celal
Barakaya yavaş hareketlerle girdi. Kapının üzerinde kilit yoktu. Daha önceden de hiç olmamıştı. Çalınacak değerli malın olmazsa şayet önlem almazsın. Köhne barakasından içeri giren oydu. Aksak Celal. Sefil olarak geldi, sefil olarak gebereceği yüksek ihtimal. Uzandı yatağa, dünyaya pijamayla gelemeyen Celal. Sütü bozuk, kaderi ekşi Celal. Hiçler grubunun asil üyesi ve otuz beşinci hiçlik basamağının layığıyla hakkını veren gerçek bir kahraman. Koca hiçler ordusunun, insan yığınının parlayan yıldızı Celal.

‘Aksak’tı lakabı.

Herhangi bir rahatsızlığı, topallığı olmamasına rağmen ağır aksak yürürdü. Yaşı otuz beşti, yorgundu. Şayet bir ‘hiçsen‘ kötü. Nefes alır, nefes verir beden, inceden inceye küfreder, fısıldar ve kendisinden başkası duymaz yine. Hiçlerin sesi duyulmaz, eylemin en acısıdır. Şiddetli fakat ses getirmeyenidir hiçlik. Yaşama dair kullandığın oy geçersizdir ya da çöpe atılır.

Celal’in ailesi, dostu ve hiçbir kadını yoktu. Ayda bir kez erkek olduğunu hissetmek için gittiği seks işçileri asla sayılmamalı. Her ay düzenlenen Celal’in ayini, adı zina. Celal’e göre sıcak bir ortam, arınma. Hiçlikten bir an kurtulmak için geçirilen şehvetli dakikalar. Geç kalınan, erken boşalan beden. Uyumak için güzel gece…

Aksak Celal sidik rengi yastığına kafasını koydu. Buram buram iç çekti. Tahta barakanın tavan kısmı yer yer yoktu. Tam o boşluklardan birinde hormonlu yıldıza gözü takıldı. Parlayan yıldıza gözlerini kırpmadan bakmaya başladı.

Ani bir hareketle yataktan fırladı. Ayağa kalktı. Odanın içinde eli belinde bir iki volta attıktan sonra elini cebine attı. Sigara paketini çıkardı. Diğer elini cebine attı, zippo çakmak. Orijinal zippo. Mayıs ayının ikramiyesi. Geri dönüşüme ait plastik malzemelerin dışında bulduğu değerli bir mal.

Elini kafasına götürdü. Kirden renk değiştiren saçları arasında gezdirmeye uğraştı. En önemli devlet meselesinden zordu, saçlarıyla ahenkle dans eder gibi oynaması. Kâinattaki bütün pis yemek atığı olan masaları silmiş bulaşık süngerinden farksızdı saçları.

Sigarasını yaktı.

İkramiyesine bakıp minik bir sırıtışta bulundu. Dişleri aklına geldi ve odasında ayna olmadığı. Hamama gittiği zaman fırçalardı. Çoğu zaman diş etleri kanasa da ferahlar ve kendini iyi hissederdi. Düzenli ayinlerinin dışında ender mutlu olduğu anlardan biriydi Celal’in. Sigarasından bir yudum aldı.

“Benim gibi hiçbir şeyi olmayan sefil adamdan bu zippoyu kaça alırlar ki?” Gecenin sorusu. Millette şans vardı. Daha geçen ay yeni yetme üç günlük geri dönüşümcü Yusuf 1700 Dolar bulmuştu. Aklına geldi Celal’in. Siniri bozuldu. “Çalmıştır muhtemelen piç kurusu,” diye mırıldandı. Kıskanmakta haklıydı. Yusuf’un gevşek babası, oğlum ne kadar ballı gibisinden övünmek isterken ağzından kaçırmıştı da mevzu öyle duyulmuştu.

Gecenin sorusu rahatsızlık vermeye devam ediyordu. Şimdi fiyakası düzgün birinin böyle bir çakmağı olması çok doğaldı. Aksak Celal’de olması şüpheliydi. Ya bulduğu çakmağın sahibi ölü olarak bulunduysa? On puan değerinde ikinci soru. Nakit para her zaman makbuldür. Harabelerde yaşayan hiçbir insanın değerli bir malı olamazdı. Malı olsa da hemen elden çıkarması gerekirdi. Parayı saklaması, dikkat çekmeden harcaması kolaydı.

Sigarasını bitirdi. Son kez dilini değdirdi. Tadı dudaklarında kalmalıydı, öyle de oldu. Tekrar yatağına uzandı. Hormonlu yıldızı göremedi, düşündü. “Ölmüş eşek kurttan korkar mı be Celal? Çakmağın sahibine sokayım. Başına ne geldiyse geldi sanki tohumuna para saydım. Düşürmeseydi göt,” dedi ve elmacık kemikleriyle güldü. Kötü söz sahibinin ya… Rahat Celal. Uyumak için güzel gece…

Yıldızlı gece çocuk masallarındaki güneşli günü dünden müjdeledi. Celal, yatağından kalkar kalkmaz harabesinin önündeki büyükçe taşın üzerine oturdu. Sigarasını yakışıklı yeni çakmağıyla değil içinde birkaç çöp kalan kibrit kutusundan çıkardığı ateşle yaktı.

Günlerden ‘cumartesi’ mevsim normalleriyle dalga geçen çıldıran ‘güneş’ abartıydı. Faniler üzerinde etkisi kaçınılmazdı. Kızışan çiftler buluşacak ve sevişmeden önce yapılması gereken norm kurallara uyacaktı.

Kalabalık atığın habercisidir.

Caddelerde fink atan çiftler, abazanlar ve cumartesi günü çalışmak zorunda olan faniler plastik şişeler ve kapların içerisinde olan sıvı içecekleri, katı yiyecekleri tüketip en yakın gördüğü çöplüğe ya da sokaklara fırlatacaklar. Akşam olduğunda cebinde üç beş bira parası olan, sokaklarda içki içme zorunluluğuyla baş başa kalan tayfaların boş şişeleri toplanıp akara çevrilecekti. Çoğu zaman para sıkıntısı olduğundan dışarıda içki içilse de Beyoğlu’na gelip dışarıda takılan insanlar depozito parasını düşünmezdi.

Aksak Celal için güzel bir gün olması muhtemeldi. Geçiminin büyük bir bölümünü cumartesileri kazandığı paralarla karşılamasına rağmen çalışmaktan nefret ederdi. İhtiyacı olmasa asla cumartesi günü çalışmazdı. İstediği kadar nefret etsin her cumartesi olduğu gibi erkenden işe çıkacaktı.

Selim, dünyaya pandik atmışçasına muzurluk kokan gülüşüyle göründü. Aksak Celal’in mecburiyetten konuştuğu kendisiyle aynı işi yapan ‘Leş Selim’. İki yıl öncesinde her yerinden sefalet akmasına rağmen güzelliğiyle dikkat çeken bir kadınla görüldüğünde hayretler uyandırmıştı. Kadının kimselerle bırak konuşmasını, göz göze gelmemesini bile sağlamıştı. Sonra birden o kadın kaybolmuş, sorduklarında akıbetini, Selim tersleyip konuyu kapatmıştı. Çok uzunca bir zaman geçmeden gazete toplayan tayfalardan biri, üçüncü sayfa haberlerinde kadının fotoğrafını görmüştü. Haberde orta şeker puntolarla “İzmir’de akıl hastası evsiz kadın bilekleri kesik ölü halde bulundu” yazmıştı. Haber camiada hızla yayılmış, Selim; “Benimle birlikteyken dengesi yerindeydi,” demesine rağmen kimseyi kendine inandıramamış ve “leş” lakabı ölümsüzleşmişti.

– Koyacağız paranın amına Celal.
– …
– Yüzün gülsün havaya bak lan.
– Sabah sabah kahkaha mı atayım leş?
– Çok ayar oluyorum bu Suriyeli’lere…
– Hayırdır?
– Yeni bir aile daha geldi görmedin mi? İt sürüsü gibiler. Her yaştan var. Saldıracaklar sokaklara.
– Herkes rızkını yer. Ne yapsınlar ölsünler mi?
– Hacı ölmesinler ölmesinler de. Biz çok mu tokuz amına koyayım.
– Onlar gelmeden önce sanki bir elimiz yağda, bir elimiz baldaydı.
– Sen hayırdır? Yoksa karı kız durumları mı? Gözüne kestirdin sen belli, çapkın Celal.
– Boş boş konuşma.

Celal ayaklanıp yürümeye başladı.

Selim arkasından sırıtarak baktı. Küçük bir miktar verse de oturduğu, ev demeye bin şahit harabesinin kira günüydü. Her ayın beşinde hiç sektirmeden harabe sahibi Hacı Arif kapıya damlardı. Bütün harabelerin kiralarını Hacı Arif alırdı. Herhangi bir tapusu olmasa da kimse itiraz etmezdi, edemezdi. Daha önceleri bu durumu kabullenmeyip para vermek istemeyen kişilerin başlarına kötü olaylar geldiğinden Aksak Celal de sürü psikolojisine uyan tayfalardan biriydi.

Gerçekten zalim olan iki kardeş Hacı Arif’in yeğeniydi. Dört sene içerisinde üç kişi öldüresiye dövdüklerini herkes biliyordu. Bir kişiyi de bacağından bıçaklayan bu psikopatlardı. Bana dokunmayan yılan ne halt yerse yesin mantığındaydı sefiller. Kendilerince haksız sayılmazlardı. Çünkü arka sokaklar yani kamera arkası kan emicilerle doluydu. Bir kişiyle muhatap olmak daha iyiydi. Kazara Hacı Arif olmasa başka başka tiplemeler, karakterler ortaya çıkacaktı. Çok başlılık hiçbir zaman iyi değildir. Sinmiş toplumların aynasıdır arka sokaklar. Adalet duvar yazısından ibaret, hak hukuk ise kutsal kitaplarda…

Hacı Arif ilk kez ayın beşinde gelmedi, yeğenleri de uğramadı. Aksak Celal “İnşallah bir yerde ölmüştür orospu çocukları,” diye hayale daldı. Gündüz seansı mis gibi geçti. İyi mal topladı ve zippoyu da güzel bir paraya okuttu. Gece olmasını beklemeye koyuldu. Yemeğini yedi, çayını içti ve hazırlıklara başladı. Montunun cebine çakısını, pantolonun arka cebine de sustalı bıçağını koydu. Çift emanetle gezmesi gerekirdi. İstiklalin arka sokakları işkenceci bakıcı kadınlara benzer, insanlar da henüz üç yaşında, emekleyen bebeklerdir.

Acımasız olanı bile masumdur. Karanlık eski evlerle çevrili sokaklarda herkes birbirinden çekinir. Her ne kadar büyük güvenlik önlemleri alınsa da yan kesiciler, torbacılar, göz mesafesinde olmasına rağmen polis tarafından aranan yakalanamayan suçlular, suçu stabil olmayıp Beyoğlu’nu yakacak kadar suça, günaha aç olanlar, seks işçileri, eşcinseller, seksomanyaklar, tecavüzcüler, siyasi niyetleri belli olmayan marjinal olarak adlandırılan kafası karışık gençler, kafayı yemiş ağabeyler, ablalar, dayılar, teyzeler, muhbirler ve daha niceleri…

Gündüz halbuki öyle mi? Telaşla alışveriş merkezi gezen, tiyatro, sinema, barlara akan insanlar nerde… İyi oldu gezmiş olduk yalanıyla avunan üç beşi de ıslak hamburger ayran kayıntısında… Çok kalabalık yaptı bugün. Herkes azgın bir şekilde yedi, içti ve gezdi… Çalışmak için güzel gece…

Beyaz 63 plakalı cip sokağa normal seyrinde olması gerektiğinden hızlı bir şekilde giriş yapar. Aksak Celal’in harabesinin önünde durur.

Hacı Arif’in küçük olan yeğeni Suat arabadan iner. Her zaman olduğu gibi klasik giyimli ve kirli sakallıdır. Leş Selim sokağın başında Suat’ı görür ve yanına koşar adımlarla gelir.

– Selamünaleyküm Suat abi.
– Aleykümselâm
– Dün bekledik sizi.
– Başka işler vardı.

Leş Selim astarına kadar yırtıkları olan ceketinin cebine elini atar. Daha önceden hazırladığı belli olan küçük banknotlardan oluşan parayı çıkarır. Suat alaycı ifadeyle Selim’e bakar. Selim parayı Suat’a uzatır.

– Abi buyur.
– Oğlum ne zaman öğreneceksiniz nezaketi.
– Anlamadım abi.
– Lan insan olun biraz. Neyiz biz, manav mıyız? Adam olup zarfın için koysana. Çakal.
– Akıl edemedim abi.
– Bundan başka İstanbul yook, Selim efendi. Beyoğlu’nun göbeğinde oturuyorsunuz.
– Bir dahaki ay artık abi.

Leş Selim parayı uzatmakta ısrarcıdır. Suat parayı alır ve avucunda banknotların kulaklarını açarak iki parmakla göz ucuyla sayar. Jilet ceketinin iç cebine koyar.

– Neydi topalın adı.
– Topal değil abi o.
– Her ne sikimse nerde?
– Uyuyordur abi. Hemen çağırayım sen az bekle.
– Tamam, hadi bekliyorum.

Leş Selim Celal’in evine doğru hızlı bir şekilde hareket eder. Suat cebinden uzun marlborosunu çıkarır. Seri el hareketiyle ağzına sigarayı götürür ve sigarasını yakar. Altın kaplamalı pahalı kol saatine göz atar.

– Amın oğluna bak, saat dört yatışta.

Leş Selim barakadan içeri girer. Aksak Celal derin uykuda horlamaktadır.

– Celal kalk lan kalk.

Leş Selim daha fazla dürterek Celal’i sendeler. Celal yarım yamalak gözlerini açar, konuşmaz.

– Kalk amına koyayım, Suat kapıda.
– Kim?
– Suat lan Suat. Kalk sikecek belamızı.

Celal gözlerini açar. Yatağa oturur. Battaniyenin diğer tarafına elini gezdirir.

– Ne arıyorsun?
– Sigara.

Leş Selim cebinden sigara çıkarıp Celal’e uzatır. Celal sigarayı alır ve yakar.

– Oğlum hadi lan adam sinirli zaten. Şimdi girecek içeri caz yapacak.
– Allah mı lan? Ne tırsaksın sen böyle.

Dışarı çıkarlar. Suat izmariti yere atar. Celal’le Selim’e doğru yürür.

– Beyimiz bugün nasıllar? Sıkma portakal suyu ister misin?
– Abi hoş geldin kusura kalma. Uyuyakaldım. Sabahlıyoruz cumartesileri.
– Tamam kes, hazır mı?

Celal elini cebine atar, lastikle toplu olan parayı Suat’a uzatır. Suat parayı alıp sayar, cebine koyar.

– Bak Selim görüyorsun di mi? Zarfta değil ama en azından senden daha nezaket sahibi biri, lastikli.
– Tamam. Suat abi düştük eksiye, ayıktım. Bir daha ki ay telafi ederim.
– Neyse neyse unutturmadan başka bir konu var. Sol çaprazdaki şu Siirtli neydi adı o kamilin?
– Reşit.
– He Selim’im, Reşit doğru. Ona söyleyin boşaltsın. On iki, on üç günlük kirası var, sorun değil istemiyoruz. Tamam.

Celal söze karışır.

– Suat abi onlar kalabalık.
– Ne demek kalabalık? Benim de sadece biraderim var. Fark eder mi,* Kalabalık değiliz, nasıl olacak? Ne demek istiyorsun topal anlat sen bakalım, bana ne diyorsun?
– Abi öyle değil yanlış anladın.
– Sikerim yollarınızı sizin, götünüz mü kalktı lan.

Leş Selim kafası önünde hareketsiz durmaktadır. Celal sinirden kıpkırmızı kesilir. Konuşmaya devam eder.

– Abi çoluk çocuk nüfus kalabalık ben onu…
– Ben anlamaz oğlum. Söyleyin çıksın orası lazım bana. Başkası yerleşecek. Hadi görüşürüz. Yarına o Siirtli’yi görürsem orada sizden de hesap sorarım. Selametle.

Suat arabasına biner ve geldiği gibi gider. Selim ve Celal arkasından bakakalır. Celal Selim’e o kadar güvenmez ki yanında küfür bile etmez, hiçbir şey söylemeden barakasına gider. Sinirden yatağında oturur, titrer. Ağız dolusu güneş yüzü görmeyen küfürler eder. Bu eylem baya uzun sürer. O kadar çok küfreder ki “Cennete gitmeme engel olacak,” düşüncesine kapılır. Kendi kendine söylenir “Suat yüzünden, Suat’ın yüzünden, Suat’ın yüzünden.” Tek başınadır ve Celal’den başka onu duyan yoktur. Hiçlerin sesi duyulmaz…

Yaşlıca olanı kabile reisi değnekle en önden yürümektedir.

Modern yaşama uyarlanan ve garibanlıkları kör göze parmak derecesinde belli olan 8 kişilik grup, bakışlarındaki ürkeklikle kentsel dönüşüme hazırlanan harabelere merhaba derler. Diğer harabelerden metrekare olarak daha büyükçe eve yerleşmek üzere olan Suriyeli çekirdek ailenin bir tık üstü grup hakkında evi kiralayan dahil kimsenin net bir bilgisi yok, olmasını beklemekse zaten ahmaklık.

Koca koca devletlerin bile neyin döndüğünü tam olarak idrak edemediği topraklardan gelen bu insanlar için söylenecek tek kelime ‘umut’. Günlerce süren bir belirsizlikle belki açlık, susuzluk çeken bu insanlar, kurtarabildikleri kişisel eşyalarıyla evlerine geçtiler. Eve en son giren 12 yaşındaki küçük Suriyeli kızın kapıyı kapatırken attığı bakış aslında her şeyi özetler niteliktedir.

Vatan, millet, insanlık ve yaşama dair neyin ne olduğunu tam olarak kestiremeyecek kadar küçük olan kız, gözlerinden korku frekansını bütün sokağa dalga dalga bırakır.

Celal ve Selim, Suriyeli ailenin eve giriş merasimlerini önemli bir tören edasıyla sessizce izlerler. Kapı kapanır, tören biter. Sessizliği bozan Leş Selim olur.

– Kaça kiraladılar kim bilir.
– Siirtli’den fazla olduğu kesin.

Sokaklar belgesel çekim alanlarıydı. Güçlü olan, avlanan hayvanlar, sürüden kopanı değil sürü halinde komple parçalıyorlardı. Kanun artık işleyiş bakımından daha merhametsizdi. Böyle olmasına imkan sağlayan tam olarak neydi cevapsız. Güçlü ve hiç doymayan hayvanların bitmek bilmeyen parçalama arzusu mu yoksa güçsüz olanların yanlış yerde yaşama tutunma çabaları mı? Tarih bu sorunun cevabını her ne kadar kendi içerisinden çözümleyip insanlara sunsa da hiçbir ehemmiyeti yoktu. Çünkü insanlar eskiden de zalimdi gelecekte de zalim olacaktı.

Havalar iyiden iyiye ısınmaya başlar.

Aksak Celal gün geçtikçe daha fazla keyiflenir. Soğuktan nefret eder ve üşümek gibi bir problemi vardır. Son bir haftada havaların dışında değişen herhangi doğa ya da beşeri bir olay yaşanmaz sokakta. Sadece yeni gelen Suriyeli 8 kişilik aileden birisinin kayıp olduğu ve 7 kişi kaldıkları haberi kulaklara çalınır. Çok önemli olmayan bu durum insanlar üzerinde herhangi bir etki bırakmaz. Kalan aile fertlerinden yaşlı olanı ve ona bakmakla görevlendirilen 12 yaşındaki küçük Suriyeli kızın dışındakiler sabahın ilk ışıklarıyla İstanbul sokaklarına kendilerini bırakırlar. Kimisi dilencilik yapar, kimisi mesleği üzerine kolayca iş bulur. Çünkü herkes yolundadır. İş yeri sahipleri daha az parayla sigortasız mültecileri rahatça çalıştırıp aynı verimi almaktadır.

Aksak Celal kazancının durumundan ve bulup paraya çevirdiği birkaç değerli maldan ötürü bu ayki ayinini uzun tutar. Huzurlu ve mutlu bir şekilde yatağa uzanır. Deliksiz uykunun tadını çıkarmaktadır. Uyurken bile yüzünde gülümseyen bir ifade vardır.

Günlerden salı ve saat öğleni geçmektedir. Leş Selim sıkıntıdan olsa gerek Aksak Celal’i görmeye gelir. Kapısının aralığından bakar ve geri döner. Elleri cebinde etrafına bakınarak çıkarken Suriyelilerin evin önünde yaşlıca olanı görür. Hemen gözünün önüne adamın camiden çıkarkenki hali canlanır. Suriyeli kız kapıyı tutar dedesini yolcu eder. Yaşlı adamın basamaklardan rahat geçmesi için koluna girer. Basamakları geçtikten sonra kız arkasını dönüp eve doğru yürür.

Suriyeli kızın üzerinde elbise alacak paraları olmadığından iki sene önce kendisine alınan etek vardır. Kadınların erkeklere göre çabuk gelişmesi dünya üzerinde ırk, dil, din, maddiyat gözetmeksizin aynıdır. Hatta mülteciysen bile değişmez. Etek Suriyeli kıza dar gelmektedir.

Leş Selim’in kıza bakarken tek düşündüğü şey kızın kalçalarını okşamaktır.

Leş bir an kendisini kötü hissetse bile bu duygudan sıyrılması çok zor olmaz. Yaşlıca olan Suriyeli’nin göz önünden gitmesini bekler. Küçük bir hesap yapar. Öğle namazı 12 rekat ve gelmesi nerden baksan 45 dakika. Bu zaman Leş Selim için yeterliydi.

Her ne kadar doğaçlama gibi gözükse de Leş daha ilk günden Suriyeli kızı gözüne kestirmişti. Şartlar uygun ve planın işlemesi makuldü. Nasıl olsa kimsecikler evde yoktu. Amacına ulaşamasa bile kız korkudan kimseye anlatamazdı. Başının belaya girmesi çok düşük bir ihtimaldi, riske girilirdi.

Leş Selim hiç vakit kaybetmeden evin kapısına dayandı. Kapıya vurdu. Suriyeli kız dedesinin bir şey unutup geldiğini düşündüğünden hemen kapıyı açtı. Selim koca elini kızın ağzına dayadı. Diğer eliyle kapıyı kapadı. Artık içerdeydi. Kızın gözleri patlayacak kadar açıldı. Can vermek üzere olan minik serçe oldu, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı.

Leş Selim cebinden bıçağı çıkardı ve kıza gösterdi. Sağ işaret parmağını kaldırdı ve dudakları ortasında kalacak şekilde ağzına götürdü. İşaret diliyle hemşire oldu, kıza sessiz olmasını söyledi. Dünyanın en çirkin hemşiresi oldu. Kız elinde ucu açık bıçakla karşısında duran hemşireye bakakaldı. Sesini çıkaramadı korkudan. Selim kızın tepki vermeyeceğini, bağırıp çağırmayacağını anladı. Yanına yavaşça sokuldu. Kızın arkasına geçti ve sertleşti. Kıza dayandı. Suriyeli kızın gözlerinden yaş gelmeye başladı.

Selim bir yandan küçük kızı okşayıp tecavüz etmeye başlarken bir yandan da kendini haklı çıkaracak şeyler düşünüyordu. İradesiz, merhametsiz, hastalıklı sapık beyni ve vücudu aynı anda çalışıyordu. Leş Selim işi bittiğinde panikledi. Tekrar hemşire oldu ve kıza bıçağı gösterdi. Kız hemen üstünü başını düzeltti ve köşeye sinerek oturdu. Salya sümük içine içine ses çıkarmadan ağlıyordu. Selim ne kadar zaman geçtiğini hesaplayamadığından hemen evden çıkmak istedi ve kapıyı açıp hızlıca çıktı. Suriyeli kızın burnuna kötü kokular geliyordu.

Tarifi yoktu bu kokunun.

Ten değil, ter değil, kötü bir gaz kokusu değil… Tecavüzün kendine münhasır kokusu. Tecavüzle birlikte başlar, bitmesiyle yayılır ve tecavüz edilenin aklına geldikçe tekrar burnu sızlatır. Tecavüzün dili, ırkı, dini yoktur. Dünyanın her yerinde tecavüz aynıdır. Suriyeli kız 12 yıllık ömründe dördünce kez tecavüze uğruyordu…

Leş Selim elinde siyah bir poşetle Celal’in harabesine girdi.
Celal sakin bir şekilde leşe baktı.

– Ne var o poşette Leş.
– İki şişe köpek öldürenden daha kaliteli şarap, kardeşim.
– Habersiz olmadı mı?
– İçesin yoksa gidecem evimde takılacam Aksak.
– Yok geldin madem kayalım, otur.
– Git desen yine gitmem konuşacaklarım var seninle.
– Hayırdır?
– Hayrı mayrı yok amına koyayım. Suat geldi sabah. Bir hafta müddet çık evden dedi.
– Allah Allah neden?
– Başkasına verecem dedi.
– Nasıl?
– Küfür ettiğim zaman kızıyorsun. Suriyeli’lere kime olacak.
– O kadar mı fark var bizim ödediğimizden?
– Olmaz mı Aksak. Piçler kelle başı 150 TL alıyor aylık.
– Ne diyorsun sen.
– Valla.

Şarabın ikisi de açılıdır. Leş tıpasını çıkarır ve plastik bardaklara koyar. Aksak Celal bardağı ağzına götürür. Ağzının içinde hafif gargara yaparak koca bir yudumu boğazından indirir. Leş hayranlıkla izlemektedir. Aynı işlemi kendisi de yapar. İkinci bardaktan sonra Selim biraz çakırlaşır.

– Adalet mi lan bu heee? Amına koduklarım gelecekler ülkemize, ben evimden olacam adalet mi lan?
– Oğlum adamlar Allahsız. Onlar olmazsa başkası, fırsatını bulduğu an parayı fazla verene verecekler zaten, neyin kafasındasın?
– Versinler nereye kadar Aksak. Havalar ısınıyor, yaz geliyor. Başlar çalışmalar her yer yıkılacak amına koyayım. O zaman ne sikim yiyecekler?
– Simsar pezevenkler, ne koparırsak onun peşindeler oğlum.

Aksak Celal konuyu değiştirmek için düşündü ama herhangi bir lakırdı bulamadı. Selim’le konuşabileceği herhangi bir şey yoktu. Selim de konuşmuyordu.

İlk şarap bitmiş ikinciye başlamışlardı.

– Ne yaptın Celal, gittin mi karıya?
– Gittim geçen işte, iyiydi. Yeni biri geldi fena.
– Hadi heeee anlatsana.
– Cacık yapacan di mi, ne anlatıcam lan? Sahi oğlum sen nasıl dayanıyorsun kaç yaşında adamsın? Kıy paraya da seni de götüreyim.
– Ben o işi gördüm.
– Kolpa yapma, nerde gördün?
– Bakma o konu da darlıyor beni birader. Vicdan azabı da var benden yaşça küçük…
– Kim lan ben tanıyor muyum?
– Yeni gelen Suriyeliler yok mu?
– Onlarda karı var mı ki?
– Var ya biraz genç.
– Siktir, şaka de.
– Kızdın mı?
– Yok da nasıl oldu anlamadım.
– Geçen işte sana baktım sen uyuyordun tam çıktım. Baktım kapının önünde, güldü işaret yaptı, gel falan, gittim ben de.
– Çok küçük lan, dilini de bilmezsin… Aslı neyse onu anlat.
– Allah çarpsın bak aynen böyle oldu. O kadar da ufak değil 16 var herhalde yaşı.
– Eee sonra.
– Sonrası ne yapıştırdım gitti işte. Hemen çıktım evden, bunlar yer insanı amına koyayım.

Leş Selim kalktı, dışarı tuvalete çıktı. Aksak Celal sinirden kıpkırmızı kesildi. Sigara yaktı. Şarap şişesine gözünü takıldı. Birer kadeh çıkar çıkmaz diye aklından geçirdi. Selim içeri girdi.

– Doldur saki. Şuna da kayayım gideyim ben.
– Nereye?
– Biz senin gibi izin vermiyoruz kendimize paşam. Çalışacağım hem bir yer var dedi Süleyman Abi, oraya da bakarım.

Aksak Celal şarabın dibini bardaklara pay etti. Leş Selim tek dikişte bitirdi ve kafayla selam verip dışarı çıktı. Aksak Celal soğuk soğuk terliyordu. Karar vermek üzere konsantre aklı karışık her insan gibi düşünceliydi.

Kararını verdi.

Ani hareketle kendini dışarı attı. Planı da kararı gibi hızlı gelişti. Selim’i çok uzaktan takip edecek ve az sonra karanlık dehliz sokağa girdiğinde kararlı bıçak darbeleriyle öldürecekti. Sonu ne olursa bunu yapmak için kendine söz verdi. Selim karanlık, herkesin birbirinden korktuğu o meşhur iğrenç sokağa girdi. Celal arkasından yavaşça sokuldu. Defalarca bıçağını sokup çıkardı.

– Orospu evladı. İstedi, seni çağırdı he? Şerefsiz sübyancı, tecavüzcü, Allahsız psikopat. Nasıl kıydın lan o kıza he amına kodumun piçi?

Bıçak darbelerine devam etti. Selim yere yığıldı. Ayak sesleri duyuldu, fakat sadece duyuldu. Ne Celal ayak sesine tepki verdi, ne de ayağın sahibi. Kimse oralı olmadı. O karanlık sokağın en önemli özelliğiydi. İnsanlar, sokakta yaşayan hayvanlar, sokağı çevreleyen betondan oluşan kimin oturduğunun belli olmadığı evlerden farksızdı. Sokağın kuralı buydu. Görmedim, duymadım…

Aksak Celal artık katil Celal’di. Büyük çöp birikintisinin ortalarında olan, karton süt paketinin içine itinayla bıçağı yerleştirdi. Kanlı olan üstünü de kakayla dolu çocuk bezlerinden oluşan poşetin arasına koydu. “Bırak polisi beni götürseler ben bulamam onca pis çöplüğün içinde,” diye düşünerek rahatladı. Bir yandan yakalansa bile kendini ferahlatmak için; “Zaten bu ibneler bir haftaya kalmaz bana da çık diyecekler, hapishane bu hayattan iyidir,” diye düşünmeden edemedi. Dişlerini fırçalayabilecekti fakat ayinleri son bulacaktı.

İçi burkulsa da kendini kahraman olarak hissetti. “Sadece küçük bir kızın değil evrenin namusunu temizledim,” diye mırıldandı. Ardından yine hüzünlendi. Leş Selim’in cezası da yatılmazdı. Olan oldu ama ve kesinlikle pişman değildi.

Hava aydınlanmak üzereyken araba sesi duyuldu, içini korku sardı. Polis aracıydı gelen. Celal hemen kendini yatağına attı. İki polis araçtan indi ve harabeye doğru hızlı adımlarla yaklaştı. Genç olan polis silahını çıkarıp eline aldı. Harabeye girdiler. Celal gözleri açık, cenin pozisyonda duvara doğru uzanma halindeydi. Korkuyordu fakat sakindi. Seslerle birlikte arkasına uykulu gözlerle dönüp, baktı.

– Yanlış bir hareket yapma sakin.

Celal ayaklandı ellerini kaldırarak.

– Abi ne oldu?
– Sen söyleyeceksin ne oldu? Selim ölü olarak bulundu.
– Nasıl abi gece beraberdik şarap içtik. Kim yaptı, nasıl oldu abi?
– Sakin ol, başını yasla arkana, dön duvara.

Celal’i alıp götürdüler. Karakolda ifadesini aldılar ve altına imzasını attı. İfadesi aynen şöyleydi:

“Yanıma geldi Selim. İki şişe şarap almış içtik beraber, morali çok bozuktu evden çıkacaksın demişler, anlattı durdu, ben de dinledim. Şarap bitince Süleyman Abi diye birine uğrayacam, hem bir yer varmış kalacak ona bakacam, ordan da işe çalışacam dedi. Bildiğim bu kadar. Ben o gidince biraz durdum sigara içtim yattım.”

Celal’i sabah polisler bıraktı. Mahkeme olacağı zaman tanıklık yapacağını söylediler. Celal olan bitenden hiçbir şeyi anlamadı. Harabesine girdi. Uyudu. Huzurlu rüyasında kahkahalar attığı bir uykuydu. Akşama doğru kalktı ve ne olduğunu merak ettiğinden etrafı soruşturdu.

Aynı gece kısa bir müddettir kayıp olan kardeşi Fuat’la beraber Suat’ın 6 kişiyi öldürdüklerini ve sonrasında polisle olan çatışmada öldüklerini öğrendi. “İhale muhtemelen bunlara kaldı da beni nasıl bu kadar kolay bıraktılar,” diye düşünmeden edemedi.

Harabesinin önüne geldi ve sigarasını çıkardı. Sigarasından bir yudum aldı. Düşünceli bir şekilde etrafa bakarken gözü Suriyeli’lerin olduğu eve takıldı. Camda Suriyeli kız ve yaşça kendisine yakın olan abisini gördü. İki çift göz Celal’e bakıyordu. İkisi de teşekkür eder mahcup bir edayla. Celal sigarasından bir yudum daha aldı. Suriyeli küçük kızın siyah iri gözlerinde büyükçe bir yaş belirdi. Abisi kolunu, Suriyeli kızın omzuna attı. Aksak Celal’e bakan Suriyeli kızın abisi kafasını önüne eğip gözlerini kapatıp mimiklerle teşekkür etti.

Aksak Celal duygulandı. Dün geceki ilk cinayeti sırasında duyduğu ayak sesi kulaklarını çınlattı. Ayak seslerinin sahibini bulduğunu anladı. Sigarasından bir yudum daha aldı. Tadı dudağında kalmalıydı. Öyle de oldu. Görevini yerine getiren kahraman edasıyla gururla gülümseyip harabesine doğru yürümeye koyuldu. İki Suriyeli çocuk camdan çekildiler. Aksak Celal harabesine girdi. Yatağına uzandı ve iki elini başının altına koydu. Yer yer boşluklardan birinde hormonlu yıldızı gördü. Uyumak için huzurlu bir gece…

Savaş Yıldırım

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 18 Ocak 2019 at 10:29

    Birkaç gündür Ahmet Ümit’in “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” kitabını okuyorum. Akşam Aksak Celal’i düzenledikten sonra birkaç sayfa da kitabımı okuyup, öyle uyuyayım dedi. Resmen tüm gece Beyoğlu’nun arka sokaklarındaydım 😰
     
    Diğer öykülerini de okumuş, yayın sırasına almış, hepsini de ayrı ayrı beğenmiş olmama rağmen üç öyküden oluşan Beyoğlu Serisi’nin yeri bende ayrı. Bittiği için biraz üzülmüyor değilim. Ama kim bilir belki ilerde dördüncü bir hikaye ile Beyoğlu’na geri dönersin 😉

  • Cevapla Savaş Yıldırım 18 Ocak 2019 at 12:23

    Teşekkür ederim. Öyküyü okuyan tüm okuyucularımızda umarım aynı etkiyi bırakır. Kentsel dönüşümün yeni zamanları, iyi niyetleri istismar etmeyen gerçekten savaştan kaçarak ilk kez adımlarını atan Suriyeliler, ortalığın karışık olduğu ve İstanbul’un en çok etkilenen yeri Beyoğlu’ndan esinlenerek yazdığım kurmaca üçlemenin benim için en özeli “Aksak Celal”dir. Keyifle okunması dileğiyle…
     
    Beyoğlu hikayelerinin davası bitti:) Bundan sonra yeni hikayelerle devam…

  • Cevapla Zeynep Mete 20 Ocak 2019 at 02:57

    Kaleminize ve yüreğinize sağlık, güzel öykü.

    • Cevapla Savaş Yıldırım 21 Ocak 2019 at 00:34

      Çok teşekkür ederim.

    Cevap Yaz