Edebi Gıybetler

Aşık Nazım Hikmet’in Aşkları

12 Ocak 2019

Nazım Hikmet

Devlerin Aşkları Büyük Olurmuş, Lakin Bakî Olmazmış

Nazım Hikmet hep tutkuyla yaşamış. Hayatı, vatanını ve aşık olduğu kadınları hep tutkuyla sevmiş. Ancak vatanına olan sevgisi daim bâkî kalırken, hayatında yer alan kadınlara çok da sadık kalamamış, bu yüzden bir çok kadınla flört etmiş, bazı flörtleri başladığı hızda son bulurken, bazıları da evlilikle sonuçlanmış.

Nazım’ın çocukluk çağındaki ilk aşkı Abdülhamit Devri’nin ünlü valilerinden birisinin kızı olan Sabiha Hanım’dır. Nazım, Sabiha Hanım için “Gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki” nakaratlı ünlü şiiri yazmıştır.

Daha sonra 17 yaşında Azize Hanım’a, sonraki yıllarda da dönemin aydın, çok beğenilen ancak dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen Şukufe Hanım’a aşık olur.

Nazım Hikmet & Nüzhet Berkin

Nazım Hikmet ve arkadaşı Vala Nurettin komünizm tutkusuyla 1921’in Eylül ayında Trabzon Limanı’ndan bindikleri bir gemiyle, maceralı bir yolculukla Sovyetler Birliği’ne giderler. Burada, İstanbul Nişantaşı’nda komşu oldukları, Matbuat Umum Müdürü Muhittin Bey ve baldızı Nüzhet Berkin’le karşılaşır ve yıldırım aşkına tutulur. 1922 yılında ailelerinin muhalefetine rağmen evlilik kararı alırlar. Ancak Nüzhet Berkin ile Nazım Hikmet’in hayata bakışı bambaşkadır. Nüzhet tipik bir Türk kızının geleneksel aile hülyaları ile evlenirken, Nazım’ın ülkesi için hayalleri ailesi için olan hülyalardan çok daha büyük olduğundan karısıyla aynı düşü gördüğüne inanarak evlenmiştir. Hayaller ve gerçekler uyuşmayınca kaçınılmaz yol ayrımı gelir.

Nazım Hikmet & Lena

Nazım Hikmet yaklaşık 9 ay sonra 1925 Eylül’ünde ikinci kez Sovyetler Birliği’ne gider, daha doğrusu kaçmak zorunda kalır. Bu kez diş hekimi Yelena Yurçenko’ya (Lena) aşık olur. Lena, Nazım’dan birkaç yaş büyüktü. Çok okuyan, kültürlü, hoş bir kızdı. Nietzsche hayranıydı. Nazım’la dünya görüşleri uymasa da bilinçli, dirençli havası Nazım’ı çok etkiler. Moskava’da 2 yıl evli kalır. Sonra ülkesine döner.

Nazım Hikmet & Piraye

1930 yıllında Nazım Hikmet’in kız kardeşi Samiye’nin arkadaşı Piraye ile tanışır.. Piraye, kendisini bırakıp tiyatrocu olma hevesiyle Paris’e giden aklı bir karış havada kocası Vedat Örfi’den boşanmak üzere olan 2 çocuklu (Suzan ve Memet) 24 yaşında bir kadındır. Başlangıçta Piraye’nin ailesi de, Nazım’ın ailesi de farklı nedenlerle istememişler bu ilişkiyi. Ancak aşk engel tanımaz ve 1933 yılında evlenirler. Aynı yıl Nazım yine hapse girer ve çiçeği burnunda aşıklar ayrı düşer.

Nazım Hikmet & Semiha Berksoy

Ancak bu evlilik çoğu zaman Pirayenin de bildiği ihanetlerle çok yara alacaktır. 1934 yılında Bursa Cezaevi’ne şehir tiyatrolarından tanıdığı Semiha Berksoy onu ziyarete gelince birbirlerine yakınlaşırlar. Aklı Piraye’deydi ama bu yakınlaşma ona engel değildi. Nazım Hikmet yıllar sonra yazdığı “İki Sevda” şiirinde aslında bu özelliğini dile getirmişti.

“Bir gönülde iki sevda olamaz
yalan
olabilir.”

Nazım Hikmet & Suat Derviş

Keşke ihaneti bununla sınırlı kalsa idi ama elbette kalmadı 1935 yılının sonlarında gençlik arkadaşı Suat Derviş’le yine karşılaşır. Derviş ona yakınlık gösterir. Birlikte Çamlıca sırtlarına çıkarlar. Şubat ayında yağan karın erimesiyle oluşan çamurlara bata çıka dolaşır, sohbet eder, yakınlaşırlar.

Eve dönünce ayakkabı ve pantolonun çamurlu halinden, Piraye şüphelenir, durumu anlar. Bunun üzerine, Piraye, bir kova suyu üzerine döküp, Şubat akşamında balkona çıkar, “Zatüree olup öleyim.” der. Nazım güç bela onu içeriye alır. Bu sahneyi okuduğumda tutkulu aşık bir kadının ihanetle sarsılan, yaralanmış yüreğinin sızısını içimde duydum, sanki bir film seyrediyormuşum gibi o sahne gözümün önünde canlandı çok sevdiğim şaire derinden gücendiğimi hissetim.

1938’in Ocak ayında tekrar tutuklanır.

İki ayrı yargılamadan toplam 35 yıllık bir hapis cezası beklemektedir onu. Hapisteyken, Piraye’ye adeta yeniden aşık olur. Muhteşem şiirler yazar. Bence Nazım en güzel şiirlerini o dönemde yazmıştır. Bu ayrılık, edebiyat tarihinin en güzel aşk mektupları olan Nazım Hikmet’ten Piraye’ye aşk dolu 20 mektubun da müsebbibi olacaktır.
Bu aşk dolu mektupları Genco Erkal’ın uyarlayıp yönettiği “Yaşamaya Dair – Bursa Cezaevi’nden Mektuplar” oyununda can bulur. Bu oyunu izlerseniz bu aşka hayranlığınız ve saygınız artar, bu aşka bakışınız değişir. Affınıza sığınıp sözü burada balla kesip bu oyundan bahsetmeden geçmek istemedim.

Yaşamaya Dair – Bursa Cezaevi’nden Mektuplar

Genco Erkal tutkuyla, aşkla Nazım şiirlerini bir kuş gibi kanatlandırır yüreğinize uçurur. O dizeler ki bir kuş gibi naif, bir filiz gibi taze, bir çınar gibi heybetli, bir uçurtmanın peşine takılmış çocuk gibi coşku doludur. Siz de özgür bırakırsınız ruhunuzu takılırsınız bu uçurtmanın peşine. Size Piraye’ye can veren Tülay Günal’ın bir tüy gibi hafif, ipek gibi yumuşak, bir su gibi kalbe sızan, bir kor gibi yakan, ab-ı hayat gibi ferah efşan bahşeden eşsiz sesi eşlik eder..

Tam bir buçuk saat siz hayatınızın hızla akan temposundan sıyrılıp, Nazım’ın dünyasında bir demir gibi katılaşmış, hissizleşmiş yüreklerinizi eritirsiniz. Kabuk bağlamış duygularınız önce usulca kanar sonra Nazım’ın merhem olan dizeleriyle tekrar kabuk bağlar. Gelecekten umudunu kesmiş gönlünüzde yaşama dair sevda rüzgarı esince bin bir renkli ümit çiçekleri menevişlenir. Nazım gibi isyan edersiniz zulmedene, Nazım gibi inanırsınız gaflet uykusunda uyuyanların bir gün uyanacağına. Nazım gibi barışa özlem, savaşa öfke duyarsınız aynı şiddetle.

Ben bu oyuna gittikten sonra bir kez daha Nazım Hikmet hayranı olmuştum. Size de tavsiye ederim diyerek kaldığımız yere geri dönelim.

Hatta Piraye özlemiyle yanıp tutuşurken bir yandan da tensel ihtiyaçlarla kıvranır. Bu arzularla hapishane yönetiminden karısıyla birlikte olmak için gerekli izinleri almayı başarır. Ancak bu konularda daha çok mahremiyeti önemseyen Piraye Hanım bu durumdan hoşlanmaz ve buluşma için ayarlanan yere gelmez. Bu durum Nazım Hikmet’i çileden çıkartır.

Nazım Hikmet & Münevver

Tam da bu buhranlı dönemde yazar Peride Celal ile beraber dayısının kızı Münevver hapishaneye ziyarete gelir ve kaçılmaz son gerçekleşir kendisinden 15 yaş küçük kumral saçlı, yeşil gözlü kadınla yazışmalar, gidip gelmelerle aralarında daha önce kıvılcımlanan, bu sancılı dönemde alevlenen tutkulu bir aşk başlar.

Ona yazdığı ilk şiiri Sen şiiridir:

“sen esirliğim ve hürriyetimsin,
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin,
sen memleketimsin.
Sen ela gözlerinde yeşil hareler,
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin…”

1948’de Piraye’den boşanma kararı alır. “Bütün bu olup bitenlere rağmen en yakın iki insan olarak kalacağımızı biliyorum. Ömrümün en güzel senelerini, en iyi eserlerini, sana borçluyum. Onlar manen ve maddeten senindir.” der.

Eşinden boşanacağını söyleyen Münevver, karar değiştirir. Cezaevine de gelmez. Bu Nazım için büyük bir darbe olur. 47 yaşındaki Nazım’ın bu dönemde yazdığı şiirlerden Tekirle Kavak‘ta şöyle der:

“Kırkından sonra azanı teneşir paklar
bu üç dört dört beş sekiz
sayı sayacak değiliz
çünkü bunun kırka kadar
yolu var”

Nazım tekrar Piraye’ye mektuplar yazarak barışmak isteğini dile getirir. Affetmesini ister. Nazım af yasası çıkmayınca 7 Nisan 1950’de açlık grevine başladı. Piraye hem bu durum, hem de yazdığı mektuplardan etkilendiği için ziyaretine gelir, aynı anda Münevver de cezaevine gelir. İşte bu Nazım ve Piraye’nin son karşılaşması olur.

15 Temmuz 1950’de tahliye olur Nazım. Piraye’den 23 Mart 1951’de boşanır. 3 gün sonra Münevver bir oğlan doğurur. Bu çocuk, Nazım’ın hapishane yönetiminden karısıyla birlikte olmak için aldığı ikinci izin münasebetiyle ayarlanan mekana kimin geldiğinin de işaretidir aslında. Nazım oğluna çok sevdiği üvey oğlu Memet’in ismini verir.

Nazım Hikmet & Galina Kolesnikova

Daha sonra Nazım 1952’de Çin’de geçirdiği ilk kalp krizinden sonra Moskova’ya döndü ve hayatına doktor Galina Kolesnikova girer ve Kolesnikova ile 7 yıl süren bir ilişki yaşar.

Nazım Hikmet & Vera

Kendinden 30 yaş küçük sarışın bir genç kız Vera, 1955’te hazırladığı bir film için Nazım’dan yardım istemesiyle evli ve bir çocuklu Nazım ile Vera arasında şairin çalkantılı hayatının son büyük aşkı başlar.

Nazım boşanır ve 18 Kasım 1960’ta Vera ile evlenir. Artık tüm şiirleri Vera içindir.

Doktoru Nazım’a “Aşksız 10 yıl yaşarsın, aşık olursan 3 yıl” demişti. Öyle de oldu. 3 Haziran 1963 günü büyük şair bu muhteşem şiirlerini bırakarak bu dünyadan ayrıldı. Pasaportunun içinden el yazısıyla yazılmış şu şiir çıktı:

“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”

Eşitlik, muhteşem bir kelime değil mi?

Çok kullansak da anlamı üzerine derin düşünüyor muyuz? Ben Nazım’ın şiirleri ile eşitlik, özgürlük, hak sözcüklerini anlamadım, özümsedim. Memleketimden İnsan Manzaraları’nı okuduktan sonra hümanizmi kavradım. Şeyh Bedrettin Destan’ı ile “Yarın yanağıdan gayrı her şeyin ortak” olabileceği düşüncesinin neden, nasıl bir destana dönüşebileceğini anladım.

Nazım Hikmet deyince güzel dilim; Türkçem şahlanır, en umutsuz günlerde Onun ağaça, güneşe,maviye, çocuğa ve Piraye’ye olan sevdası gelir aklıma; umutlanırım. Haksızlıklar karşısında onun hürriyet, memleket, insan sevgisi gelir aklıma, yılmam, savaşma gücü kazanırım. Onun yaşama olan bağlılığını düşündükçe; şikayet etmekten utanırım. Ben onu anlatacak kelime kıtlığı çekerken; onun sehl-i mümteni (kolay görünen ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, özlü söyleme) ustalığı beni lâl eder. Çünkü belagatın ehli dururken söz söylemek abes olur. Sözün özü ruhumda filizlenen duyguların her bir tomurcuğunda var olan dizeleri için şaire olan hayranlığım ve tutkum her geçen gün daha da arttı. Bu tutku ve hayranlık da beni ciddi bir Nazım Hikmet arşivcisi yaptı.

Nazım Hikmet, ideolojisi uğruna verdiği büyük savaşla ve eserleri ile zaten tanınmakta. Ben bu yazıyla onun perde arkasında az bilinen dünyasına ışık tutmak, bildiklerimi paylaşmak istedim sizlerle. Bu paylaşımla gıybetin de dibine vurdum sanırım.

Bu büyük şairin davası gibi şiirleri de aşkları da çok büyüktü. Ben aşkın nasıl tutkulu ve yürekten olduğunu onun hayatını ve şiirlerini okurken anladım.

Şimdi düşünüyorum da bugünkü BEN olabilmek için epey Nazım Hikmet yolu arşınlamışım.

Bugün hala milyonlarca genç bu yoldan, hala aynı heyecanla geçiyorsa; bu, Nazım’ın yazılmamış destanının delaleti değildir midir?

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

9 Yorum

  • Cevapla Ahmet Yonca 12 Ocak 2019 at 10:16

    Ya ben sayamadım 🤣🤣 Kaç aşk sığar bir ömre. Ben erkek olarak şöyle düşündüm. Hani cinsel isteğe insan nasıl aşk şiiri yazar? Demek ki bir avcı olarak kadınların etkilendiği şiir ve edebiyat yoluyla herkesin kalbine bir ok atmış. Bu bilinenler. Bilinmeyen kaç çocuğu ve aşkı vardır daha…. Adam Aids olmadığına şükretmeli. Fakat yazı bilgilenme adına muhteşem olmuş. Nazım Hikmet gibi olmayın arkadaşlar 😂😂

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 12 Ocak 2019 at 13:57

      Ahmet, Nazım şiirleri kadar etkileyici bir görüneşe de sahip, yakışıklı adam 😉 Bir de bence Nazım aşka aşıklardan. O başlangıçlardaki heyecan ve tutkuyu seviyor. Adam, aşk Entrepreneur‘u 😂
       
      Nazım olmak iyi de hayatındaki kadınlardan biri olmak pek hoş olmazdı. Bu arada yanlış bilmiyorsam Nazım’ı reddeden tek kadın da Suat Derviş. O da zaten ayrı bir hikaye; muazzam bir kadın…
       
      Şenülcüm gene harika bir yazı, keyifle okudum…

      • Cevapla Şenül Korkusuz 13 Ocak 2019 at 09:44

        Kesinlikle sana katılıyorum Didemcim Nazım aşklarıyla, hayata, insanlara bakışıyla bir bütün. Nazım tutkuyla yaşamış daima. Onun tutkusunu en güzel anlatan şiir:
         
        Biz ince bel, elâ göz, sütun bacak için sevmedik güzelim,
        Gümbür gümbür bir yürek diledik kavgamızda.
        Ateşin yanında barut, barutun yanında ateş olasın diye!
        Rakı sofralarında söylenip, acı tütün çiğnercesine sevdik
        ANLAYAMADILAR…

      • Cevapla Ahmet Yonca 13 Ocak 2019 at 16:56

        Tabi ki olayın tutku yönü ağır basıyor. Fakat bu tutkusunu tutarlı, tek eşlilikte kullansaymış da diğer kadınların hayatlarını kabusa çevirmeyeymiş 😁😁 Ben çok tutku yerine, tek tanrılı aşkı tercih ediyorum 😁😁

    • Cevapla Şenül Korkusuz 13 Ocak 2019 at 09:50

      Aslında Nazım’ı her çiçekten bal almayı seven yeni yetme bir şıpsevdi olarak değerlendirmek yanlış bence çünkü o hayatına giren her kadını tutkuyla yürekten sevmiş ancak sadık kalamamış. Başka bir erkeği düşündüğümüzde bu oldukça sinir bozucu ancak Nazım gibi sanatçıları düşündüğümüzde durum değişiyor. Çünkü sanatçılar her duyguyu bizden çok daha yoğun ve derin yaşadıkları için o muazzam sanat eserleri ortaya çıkıyor.

  • Cevapla Beril Erem 12 Ocak 2019 at 21:58

    Galiba bütün yaratı süreç yolcularında var bu ve buna benzer arızalar. Yetinememe, duygularda, isteklerde aşırılık. Hep daha fazlasına olan ihtiyaç… Yazarken bizi en çok besleyen duyguların sürekliliğini sağlamak genel kabul görmüş yaşam düzenleri ile çatışma halinde hep.
     
    Nazım gibi zaten kendi bireyselliği içinde tüm kalıpları yıkmış bir şairin, ortaya koyduğu eserler açısından değerlendirildiğinde; bu kısa başlangıç ve bitişleri belki de onu bu kadar özel kılıyor.

    • Cevapla Şenül Korkusuz 13 Ocak 2019 at 09:32

      Ben de Nazım’ın hayatındaki her önemli dönemecin onun edebi kişiliğini beslediğini düşünüyorum. İnsan olan Nazım ile sanatçı olan Nazım’ı birbirinden ayıramayız. Her ne kadar hercai gönlüne kızsam da o güzel şiirlerin işte bu gölün çalkantılarından doğduğunu düşününce geri adım atıp saygı duyuyorum Nazım’a.

  • Cevapla Ahu Kınay Zabun 12 Ocak 2019 at 22:56

    Aşkın adamı Nazım bu kadar guzel anlatılırdı. Yüreğine sağlık Şenül. Bir ortak noktamız daha çıktı 😊💖 Didem’e katılıyorum Nazım olmak iyi de hiç Piraye ya da diğerleri olasım yok 😊

    • Cevapla Şenül Korkusuz 13 Ocak 2019 at 09:26

      Gerçekten de Nazım’ın sevdiği kadın olmak hem o yoğun güçlü duygularla kanatlandırırken, ihanetler ve ayrılıklarla da derin yaraların müsebbibi olmuş maalesef.😞

    Cevap Yaz