Dip

Beyoğlu Hikayeleri | Heycan

4 Ocak 2019

Beyoğlu Hikayeleri | Heycan
Küçük boy çikolatalı yaş pasta gösterişli haliyle buradayım diyordu. Heycan’ın doğum günü hayatında ikinci kez hatırlanıyordu. İlkinde henüz altı yaşındaydı, geçirdiği ağır zatürreeden ötürü hastanede kutlanmıştı. Moral enjekte etme maksadı taşıyan, herhangi bir samimiyet kırıntısı dahi barındırmayan sahte tebessümler eşliğinde geçirilen boşa vakitten öteye gidemeyen on beş dakika. Çocuktu ve her küçük çocuk gibi algılayamayacak kadar kendi dünyasında yaşadığından, mutlu anlarından biri olarak tarihteki yerini almıştı.

Aradan geçen 16 seneden sonra Heycan 22’sine girdiğinde ikinci kez doğum günü pastası alındı ve bu sefer Heycan hasta değildi, aslan gibi bir genç kızdı. Yakılı olan mumlara üfledi. Gözlerini istemsiz kapadığından söndüklerini görmedi. Patron ve kendisiyle birlikte dört kişilik gruptan alkış sesi yükseldi. İlk kutlayan, sarılan Hazal oldu.

Çalıştığı işletme bir avuç kadar insanın ter döktüğü, deri fabrikasına fason işler yapan bir atölyeydi. Heycan işe başlayalı iki ay olmuştu. Önceki işinden razı olmasına rağmen Hazal faktörü işyerini değiştirmesine vesile olmuştu. Tek arkadaşı Hazal’dı. Onunla da yine 5 yıl önce bir deri atölyesinde tanışmışlardı ve o zamandan bu yana iyi arkadaşlardı. Pişman da değildi hemen hemen aynı ücreti alıyor ve aksi giden herhangi bir durum yoktu.

Heycan çok zeki olmasına rağmen okuyamamış, çalışmak zorunda kalmıştı. Türkiye’deki yüz binlerce kapasitesi olan okuyamayan kızlardan sadece birisiydi. Tekstilin patladığı yıllar, verdi annesi bir atölyeye, çıraklık falan derken aldı yürüdü. Elinden işte geliyor becerikli hatun, baya usta oldu. Sözüm ona yıllardır bu işi yapan ustaların ustası derici ehlileri cebinden çıkaracak kadar usta oldu. Birkaç sene okuyamamak üzerine, ne bileyim güzel bir meslek sahibi olamamak konusuna takılıp odasında ağladığı olmuştu evet ama zamanla bunu atlattı. “Nihayetinde herkes okuyacak diye bir kaide yok. Birilerinin deri işiyle uğraşması lazım ve ben bu işin hakkını veriyorum, ustayım” diyerek kendini avutuyordu.

Sevgilisi yoktu

Daha önceden tuttuğu tek erkek eli zatürree olmadan hemen önce kaybettiği babasının eliydi. İçine kapanık ve gereğinden fazla ürkekti. Ona bakan gizemli ama çekici bulmuyordu. Güzel görünümlüydü fakat mutsuz olduğu aşikârdı. Nasıl anlatılır, Heycan’ın duruşu vasattı. Evet, doğru tabir bu ‘duruşu vasat’. Öyle kaçınılmaz berbat bir sorumluluktur ki insanın üzerine yapıştığı zaman vücut fişi çekene kadar onunladır. Duruşta vasatlık; sadakat yemini içer, sülük olur, sırtta kambur olur, aynaya bakarken bile insanın önüne geçer, rol çalar, beter üzer, alışılır, onunla yaşanır fakat kesinlikle konuşulmaz. Evet, duruşta vasatlıktı Heycan’ın en büyük sorunu.

Sadece bununla kalmıyor tabi insanüstü iticiliği. Mesela çok kötü giyinir. Kombin beklentimiz modacı kıvamında olmasa da insan değil mi, hele hatun kısmı ufaktan bir ahenkli seçer üstünü başını, yapıyorsa makyajını. Heycan ise adamı insanlıktan soğutur, dişiliği sorgulatır, beyni kurcalatır zevksizlik abideliğiyle. Hatta karşısındaki erkekte korku hissi bile uyandırıyor dense yeri.

Ne büyük kayıp… Oysa başka kadınlarda olsa ondaki çift ela göz, sırf gözlerim ortaya çıksın diye gerekli makyajı yapar ortamına, vücuduna uygun giyinir nasıl da hayran bırakır insanlığı…

Hayatta iki şey istedi.

İlk hayali dibine kadar okuyup meslek sahibi olmaktı, bundan bahsettik. İkincisi de kendisiyle aynı sokakta oturan Sezer’le aşk yaşamaktı.

Sezer üniversiteyi dışarıdan okuyan, nerede akşam orada sabah, günlük yaşayan, babası memur ailenin tek çocuğu, şımarık, fırlatma bir delikanlıydı. Havasından geçilmiyordu, İmparator ‘Sezar’dı sanki göt. İdolü ‘Sultan’ filmindeki Bulut Aras’tı muhtemelen, çünkü sokakta götürmediği kız yoktu. Bayılır ya hani genç kızlar he bir de hayatının erkeğini bulamayan olgun kadınlar ‘kalp hırsızı’ diye adlandırırlar ya hani her fırsatta dert yakınmalarına rağmen giderler koyunlarına girerler, kullandırtırlar ya kendilerini…

Kadınlıklarının keşfe müsait inceliklerini ikram ettikleri adamlar vardır ya hani tam da o model bir herifti. Heycan’ın duyduğu aşk gitgide nefrete döndü. Ulaşamamak ya da karşılık almamak, kendisini fark etmemesi gibi meseleler değildi Heycan’ın aşk yaşamak istediği delikanlıya karşı yavaşça nefret etmesini sağlayan. Bir gün fazla mesai dönüşünde sokağa girmeden karanlık bir avlusu olan köşede karşı binada oturan Bengü’yle Sezer’i sevişirken görmüştü. İkisi de kendinden geçtiğinden Heycan’ı fark etmemişlerdi. Heycan utancından yerin dibine girerek eve gelmiş ve odasına çekilip ağlamaya başlamıştı. Hazal’a açıldı sadece. Günlerce sürdü bu durum. Hazal bile artık konu açılınca değiştirmek için başka şeylerle geçiştiriyordu. Bozuk plak gibi her seferinde “Bengü kaşarın teki bunu bilmeyen yok. Nasıl olur onunla dünyaya gözlerini yumacak kadar şehvetle sevişir, Hazal aklımı yitireceğim ben buna nasıl aşık olurum hem de ilk aşk. Nasıl bir kısmetsizlik bu, nasıl bir talih.”

Heycan devamlı planlı yaşamak zorundaydı.

Bir genç kıza göre yükü fazlaydı. Dışarıdan bakıldığında her ne kadar hafif gözükse de işin içine girmeyen bilemez durumlarındandı Heycan’ın yaşadıkları. Ölmüş babasından dul kaldığı için emekli maaşı olan ama aldığı parayı nasıl kullanacağını bilmeyecek kadar cahil annesiyle, doğru düzgün çalışmayan, çalıştığı zamanlarda da aldığı parayı kumarda batıran abisiyle yaşaması zordu. Yaşıyordu.

Tamam, baya gömdük Heycan’ı ama kimler evleniyor. İnsan ailesini seçemiyor ki yoksa Heycan esaslı kızdır, evlenir en kötü, kocasına da razı olur, belki mutlu bile olurdu. Şartlar elverişli değil yaşamaya, sürünmek kamu spotu. Ölmek yasak. Diğer tarafa herhangi bir kayma olmamasına rağmen “Keşke erkek olarak doğsaydım,” diye bastırılma ihtiyacı duyulmayacak kadar küçük isyanlar çıkarttığı da oluyordu kendi iç dünyasının tasdik edilmemiş defterleriyle dolu muhasebesinde.

Haklıydı. Pislik, kötü birisi olmasına rağmen abisine laf ettirmiyordu annesi. Uzun ve sancılı süren bir regl döneminden ötürü bir hafta çalışamadığından annesinin zulüm ettiği, kayıtlarda yerini almıştı. Heycan doğarken mağlup başlayanlardandı. Hayat işte insanı zorla gariban yapıyor ve sırtından geçiniyor. Hayat diktatör, cellât ve işkenceci. Görünmez kırbaçlarla ince yaralar açıyor, hep aynı yere vuruyor daha fazla acıması için. Acınacak halde ve gülünç durumda olman için. Kimileri mutsuz olacak ki sefa sürenlerin kıyaslama durumu olsun. İyilikle kötülük. Kötülük olmasa kim bilebilir iyiliğin ne olduğunu. Her ne kadar aksi söylense de imrenilir atarlı şeytana…

Telefonun alarmıyla iri gözlerini açtı, güne hazırdı.

Hemen yataktan fırladığı gibi üstündeki kıyafetini çıkardı. Kendini enerjik hissediyordu, dünkü ruhunu okşayan doğum günü kutlamasının etkisi büyüktü muhtemelen. Dantelli sutyeni dolgun göğüslerini kavrıyordu. En sevdiği bluzunu üstüne giydi. İlham kaçırıcı bluzunu sevmesinin nedeni ruhsal bozukluktan başka bir şey olamazdı. Hazırdı. Havada güneş yok ama soğuk da değildi. Kasvetli mide bulandırıcı bir hava vardı. Heycan iş yerine geldi. Klasik selamlaşmaların ardından hemen işe koyuldu. Hazal yanına doğru geldi ve göz kırptı. İkisi de birbirine tebessüm etti. Heycan gözlerini çekmek ister gibi oldu fakat Hazal bakmaya devam ediyordu.

– Ne oldu sende var bir şeyler.
– Çay molasında konuşalım, var var.
– Tamam.

Saat 10 oldu ve zil çaldı.

Çay molası zamanı geldi ve iki kız kupa bardaklarını çayla doldurup dışarı çıktılar. Hazal sigara kullanıyordu, Heycan ise nefret ederdi. Hazal sigarayı yaktı, Heycan dumanın izlerini takip ederek kendini tersine doğru konumlandırdı.

– Anlat bakalım.
– Biriyle tanıştım, çok yakışıklı,
– Nerede?
– Ya kızacaksın ama yolda.
– Yolda tanıştın he?
– Nerde tanışayım Heycan sen de alemsin. İşten eve evden işe.
– Nasıl oldu peki?
– Minibüse bindim dün akşam, üşendim yol kesmedi gözümü. Hayvanın biri böyle taciz etmeye kalktı.
– Nasıl lan?
– İşte elini, kolunu anla işte sapık şerefsiz. Sonra bu çocuk dik dik baktı adama. Adam arkasını döndü. Ben korktum tabi kafayı kaldırdım bir baktım çocuk nasıl yakışıklı, esmer böyle geniş omuzlu.
– Ee sonra minibüsten indiniz, adam geldi konuştu.
– Tam olarak öyle olmadı. Minibüsten indim tabi arakama bakıyorum o da indi mi diye. İnmedi. Sonra bir baktım önüme doğru inmiş, sigara içiyor. Arkama baktığımı da görmüş besbelli gülüyor bana bakarak. Tanıştık işte numaramı aldı, numarasını verdi. Öyle…
– Dikkat et yine de. Hemen numara mı verilir?
– Nasıl görüşeceğiz numaramı vermesem? Bilmiyorum illaki bir şey olacak diye bir durum yok, dünden beri mesajlaşıyoruz bugün görüşeceğiz işte.
– Bir gün mesajlaşmak yeterli görüşmek için pes Hazal.

Çay molası bitmesiyle kızlar içeri girdi.

Kara talih ağlarını örümcek edasıyla ince bir şekilde Yeşilçam filmlerinin talihsiz senaryolarını kıskandıracak kadar azimli ve karşısına geçip sırıtacak kadar alaycı tavrıyla ördü. Gemici düğümünü yaptı. Hazal’ın minibüste tanıştığı geniş omuzlu delikanlı Sezer’in bizzat kendisiydi.

Hazal Sezer’le görüşmeye hafta boyunca devam etti. Sezer kendisini Hazal’a Can olarak tanıttı. Hazal en yakın canciğer kuzu sarması arkadaşı Heycan’a tek görüşte tutulduğu aşık olduğu adamı anlatırken Bengü’yle köşede sevişen aynı adam olduğunu iki kız da bilmiyordu.

Sonraki haftada bu görüşmeler kesilmedi.

Her fırsatta Sezer günlük ev tuttu ya da arkadaşı Murat’ın evinde ağırladı Hazal’ı. Görüşmenin mahiyeti cinsellik ve kafa bulmak üzerineydi. Hazal her ne kadar sevgilisiyle takılsa da Heycan’ı da sürükleme niyetindeydi. Birkaç kez konusunu açar gibi oldu sevgilisine. Çok samimi arkadaşı olduğunu kendisinin de böyle bir arkadaşı varsa şayet çöpçatanlık yapma fikrini söyledi. Sezer öyle sosyal bir adam değildi. Tek başına çalışırdı. Ortamlardan uzak durmaya hep gayret ederdi. Çünkü her samimi olacağı insanın ayrı bir sorumluluk ve baş belası olacağına inanıyordu. Tek erkek tanıdığı, kız attığı evin sahibi Murat’tı. Onunla da kızarla takılma gibi ortamı olmadı. Daha doğrusu Murat’ın şivesinden ve çirkinliğinden utanıyordu. Murat’tan çıkarı vardı. Murat’ın da Sezer’den. Ee tabi bu işler karşılıklı…

Hazal elinde akıllı telefonuyla atölyeye girdi. Yüzündeki mutluluk yeni doğum yapan bir anneyle eşdeğer havadaydı. Heyecan hayırlı olsun temennisinde bulunmayı ihmal etmedi. Hazal hemen telefonun fotoğraflar bölümüne girdi. Can’ın yani Sezer’in fotoğrafını gösterdi. Heycan şaşırdı, gözleri büyüdü. Tekrar baktı, acemi fotoğraf çeken birinin elinden çekilmiş olan birbirinin kopyası üç fotoya. Hepsinde Sezer vardı. O tatlı dayanılmaz çekici gülümsemesiyle karşısındaydı.

Heycan Hazal’ın yanından uzaklaştı, dışarıya çıktı. Hazal anlamsız bakışlarla Heycan’ı süzdü. Peşinden gitti ve Heycan’ın ağzından duyduklarını oracıkta özümseyip bundan sonra ne yapmam gerekiri düşünmeye başladı. Can yani gerçek adı Sezer kesinlikle bırakılmayacak kadar erkekti. Onunla harika vakit geçirdiğini düşünüyordu. Son zamanlarda her ne kadar haftalığının büyük bölümünü Sezer’le harcıyor olsa da bundan rahatsız olduğu söylenemezdi. Diğer tarafta Heycan vardı. Yıllardır arkadaşlık yaptığı Heycan. Koydu tartıya Heycan gökyüzüne karışırken Sezer zeminin altına inecek kadar ağır bastı. Günlerden pazartesiydi, Hazal hiçbir kelime etmeden atölyeden çıktı.

Ve bir daha o atölyeye girmedi…

Heycan patronun onca ısrarına rağmen Hazal’ın neden işi bıraktığını söylemedi. Patron liderlik vasfının ve tecrübelerinin yardımıyla iki kız arasında kötü bir şeyler olduğunu sezdi. Daha fazla Heycan’ın üstüne gitmek iki kızı kaybetmek anlamına geleceğinden konuyu uzatmadı ve kalan sağlar bizimdir felsefesiyle işyerinin işleyişine devam etti.

Sanki ortalıkta işsiz mi yok, elbet birkaç güne birisi gelip iş başı yapacak. Yakınlardaki kırtasiyenin bilgisayarından çıkan çıktıda “Deri işinden anlayan tecrübeli bayan eleman aranıyor” yazısı yazıyordu. Patron kendi elleriyle dış kapının camının sağ üst köşesine yapıştırdı. Günlerden salıydı ve Heycan o kadar içerlenip üzüldüğünden yazıyı dahi fark etmesi bir sonraki günün öğle arasında oldu. Kafasında haftayı bitirip işten çıkmak vardı. Her ne kadar Hazal işi bırakmış olsa da işyerini değiştirmenin kendisine iyi geleceğini düşünüyordu. Yazıyı gördü ve aklından “Deri işinden anlayan tecrübeli bayan elemanlar aranıyor” yazısı geçti. Çayından yudum alacakken kuru betonlu boyası yapılmamış ve yaşken muhtemelen ayak basılmış yamuk yumuk merdivenin basamağında gölgenin belirdiğini fark etti. Kafasını kaldırdığında karşısında orta boylu, kısa saçlı ve burnunda hızması olan genç kızı gördü. Heycan kızın burnundaki hızmanın parlaklığına odaklanırken simsiyah saçlı esmer kız sordu.

– Merhaba eleman arıyor musunuz?
– Deri işinden anlıyor musun?
– Hayır, ama ütü konusunda iyiyim.
– Deri işinden anlayan elemanlar lazım buraya…

Heycan içeri girdi. Genç kız duraksadı ve arkasını dönüp gidecekken patron kapıya çıktı.

– Buyur kızım.
– Bir şey yok abi ya ütücü lazım mı diye sordum. Deri işiymiş sonradan fark ettim.
– İki dakika bekle hemen geliyorum.
– Tamam.

Patron Heycan’ın yanına yaklaştı.

– Heycan ütücü alalım mı?
– Gerek var mı abi hallediyoruz bir şekilde.
– Bu ay bu işten fazla gelecek, ütüye geçerseniz iş aksar. Hazal’da…
– Sen bilirsin abi.
– Hem uzun süre çalışacak bir tipe benzemiyor. Deneyelim çalıştığı kadar…

Patron dışarı çıktı.

– Adın ne senin?
– Zeytin.
– Zeytin?
– Evet abi.
– Hemen başla istersen. Ücretler haftalık. Deneme süresi olacak ama. Bugün çarşamba hem, seni deneyelim cumartesi öğlene kadar. Sakın, Allah göstermesin kimsenin hakkını yemem alırsın hakkını.
– Okey uyar.
– Anlamadım.
– Başlayım hemen.

Patron Zeytin’i Heycan’ın yanına götürdü. Kızlar tanıştılar. En kıdemlisi olan işyerinin demirbaşı Heycan’ın kontrolü altında Zeytin iş başı yaptı. Zeytin’in hareketli halleri, karizmatik ve enteresan şekilde çocuksu tınısıyla kendine münhasır sempatiklik ruhunu deri kokan atölyeye taşıdı. Heycan Zeytin’in farklı görüntüsüne, konuşma tarzına ve hareketlerine tebessümle bakıyordu. Hazal’la olan, içini acıtan derin faciadan sonra bu kızın gelmesi ve tebessüm ettirmesinin altında başka şeyler aramaktan kendini alıkoyamadı. Çünkü gerçekten “Bu kız bana iyi geldi,” kanısına vardı.

Pırpırlığı ve ütü yaparken seriliği patronun dikkatini çekti. Normal bir ütücünün aldığı paranın daha azına anlaşması ve hedefi on ikiden vurmanın sarhoşluğunu yaşayan patron epey keyiflendi. Heycan’ın mihmandarlığında işler gayet tıkırında, belli bir hızla çıkıyordu.

Cumartesiye kadar yemek araları, çay araları derken Zeytin’le Heycan epey samimi oldular. Zeytin’in o semte hem yakın hem uzak olan konuşma tarzı, anlattıkları, yaşadığı komik olaylar, farklı maceralar Heycan’ın hem kafasını dağıtıyor hem de şafak attırıyordu Hazal’ı Sezer’i unutma süresinden. Haftalıklar alındı ve atölye kapandı. Heycan’la Zeytin aynı yöne doğru sohbet ederek yürüdüler. Zeytin sigara yaktı.

– Sen nerede oturuyorsun. O kadar konuştuk hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.
– Uzaklarda usta. Sahi senle aramızda sadece iki yaş var.
– Ne olmuş?
– Gençsin neden böyle giyiniyorsun. Hadi cimrilik yapma sana birkaç bir şeyler alalım cumartesi pazarından.
– Çok önem vermem giyinmeye.
– Gidelim usta. Çok eğlenceli olacak güven bana.
– Olmaz…
– Taş gibi hatunsun. Sana benim gibi sihirli bir değnek değmesi lazım.
– Laflara bak.
– Çok ciddiyim neler var pazarda. Ucuz usta, 50 liraya şöyle bir iki parça, güven bana bak ne güzel yakışacak.
– İyi kız tamam.
– Yaşa sen. Hee şöyle…

Zeytin kendi zevkine göre Heycan’a iki parça kıyafet aldırdı.

Zorla yakında bir pastanenin tuvaletinde beyaz badiyi giydirtti. Heycan badiyi giyinip Zeytin’in yanına geldi. Zeytin badinin rengindeki beyaz berrak iç açıcı yüzüyle sağ yanağındaki hafif gamzesiyle tebessüm etti. Heycan bu tebessüme aynı mimikle karşılık verdi. Kısa bir sessizlik oldu, uzun anlamlar çağrıştıracak… İki kız göz göze geldiler, dünya durdu. Sessizliği bozan Zeytin oldu, küçük elleriyle badinin omzunu düzeltirken küçük serçe parmağı Heycan’ın sol göğsüne değdi.

– Çok tatlı oldun.

Zeytin Heycan’a baskı yaptı. Günlerden cumartesi takılalım dedi. Heycan her ne kadar evden merak ederler dese de üç-dört günlük arkadaşını kıramadı. Eve uğrayıp haftalığın büyük kısmını annesine bıraktı. Sokaktan çıktılar. Arka sokaktan caddeye bağlanacakken Zeytin bir binanın önünde durdu.

– Usta burada bir arkadaşım var bayadır görüşmüyoruz bir selam versem, hemen gelirim.
– Tamam, çok bekletme.

Zeytin binaya girdi. İki kat aşağı indi. Numarası olmayan kapıya üç kez aralıklı vurdu. Murat kapıyı açtı. Zeytin içeri girdi.

– Napıyon birader?
– İyidir Havin, sen napıyorsun? Gelmiyorsun, bir hafta oldu nerdeyse.
– Yolsuz kaldım sorma, kahpe para yatırmadı.
– Sende bir haftadır içmedin amına koyayım.
– Yok, bir şekilde hallettik de neyse ne uzatıyorsun, ateşlesene ellilik.
– Aynısından mı?
– Aynen. Bok değil di mi?
– Lan ne zaman kötüsünü aldın.

Zeytin parayı verdi çokomeli aldı.

Heycan’la birlikte caddeye çıktılar. Cihangir’e gittiler. Zeytin eve uğrayıp üstünü değiştirmek istedi. Heycan şaşkınlığını gizledi hiçbir şey sormadı. Kendi yaşadığı semt ve burası çok farklı. Kim bilir buralarda kiralar ne kadar diye düşünmeden edemedi. Heycan haklı çıkmanın egosu olsa gerek memnun kaldı. Zeytin yaşadığı dünyanın parçası değildi ve öngörüsü ortadaydı. İki kız Zeytin’in evine çıktılar.

İçerde valiziyle oturan Işıl’dı.

Zeytin sinirli bir ses tonuyla Işıl’ı diğer odaya çağırdı. Işıl Zeytin’i takip etti.

– Niye geldin.
– Şimdi böyle mi oldu?
– Beni kızdırma kalbini kırmak istemiyorum.
– O neden?
– Işıl biz ayrıldık hangi yüzle geliyorsun.
– Kavga ettik sadece ayrıldığımızı düşünmemiştim.
– Orospuluk yapma gidip Kütahya’da… Konuşturma beni…
– Beni bir erkekten mi kıskanıyorsun?
– Ne fark eder lan?
– Ot var mı?
– Yok. Siktir git Işıl, seni görmek istemiyorum.
– İçerdeki kahpe kim? Bana diyorsun sen boş durmuşsun sanki.
– Hadi bas git, döverim seni.
– Peki. Bağırıp çağırmanın anlamı yok haklısın. Arama bir daha.
– Çok beklersin. Anahtarı ver.

Işıl cebindeki anahtarı yere attı, odanın kapısını açıp çıktı. Sinirli ve alaycı bir tavırla Heycan’a baktı. Heycan mahcup bir şekilde kafasını öne eğerken Işıl dış kapıyı açıp çoktan gitmişti. Zeytin odadan çıktı.

– Kusura bakma. Eski ev arkadaşım kavga ettik. Kötü kavga ettik. Utanmadan almış valizini gelmiş.
– Önemli değil de bana ters ters baktı.
– Ruh hastası işte salla be usta.
– Bu ev…
– Anne baba ayrı bende. Aslına bakarsan zengin benim ailem.
– Ütü…
– Usta girme, boş ver. Elim açık benim. Parayı erken bitirdim annemle de kavga ettim para istedim demediğini bırakmadı. Deli kafası işte benimki, yolsuz kaldım mı arada öyle yapıyorum gereksiz işler. Gelmeyeceğim zaten pazartesi işe.
– Ben de.
– İşi bırakacak mısın? Ne alaka?
– Sen de bana sorma, boş ver. Sıkıldım o iş yerinden.
– Sorun iş yerimi? Evle şayet sıkıntı varsa burada kalabilirsin. İstediğin kadar…
– Gerek yok.

Zeytin kendi odasında üstünü değiştirdi ve kızlar dışarı çıktılar.

Heycan annesine Hazal’da kalacağını söyledi. Hiç böyle bir isteği olmamıştı. Haftalığı alan annesi çok da bu durumu umursamadı. Erkek oğlu bu ara çok sinirliydi zaten. Her ne kadar Heycan odasına çekilip takılsa da yine de Heycan’ın evde olmaması en hayırlısı diye düşündüğünden kolayca izni vermişti.

Zeytin bir yandan Heycan’la konuşurken diğer yandan içten içe hayıflanıyordu. Eve girmişken tam fırsatıydı diye aklından geçirdi. İhaleyi Işıl’a çıkardı ve kalpten küfürler etti. Zaman su oldu aktı, güneş yol aldı.

Kızlar bir yüzü İstiklal’e bakan bara girdiler.

Erkendi, yine de dışarıdaki masalardan birine oturdular. Zeytin 30’luk fıçı bira söyledi Heycan çay. Müsaade isteyip tuvalete giden Heycan içeri girdiğinde iki kızın öpüştüklerine şahit oldu. Kızlar irkilir gibi oldular ama çok da rahatsız olmadılar. Heycan şoku atlattı, işini gördü ve çıktı. Masaya geldi Zeytin’e konuyu açacaktı, vazgeçti.

Tramvay, davul ve gitar sesleri geldi çıplak şekilde. Ne bas, ne tiz bir erkek sesi… Şarkı çok keyifli ama sözleri kalmadı Heycan’ın aklında. Çok düşündü fakat nafile, yabancı dili yoktu Heycan’ın. Kafasını caddeye doğru çevirdiğinde tramvayın üstünde gezen bir orkestra görmesi ela gözlerini yerlerinden fırlatacak kadar adrenalin yükledi. Müthiş bir duygu kapladı tüm vücudunu. Zeytin duruma tamamen uzak sigarasını yakmaya çalışıyordu. İşte bu kadar kısa bir zamanda bu kadar duyguyu yaşamak Heycan için olaydı.

Zeytin’in sigara yakışını izlerken dünyada sigaranın yakıştığı tek insan Zeytin olsa gerek diye hissetti. Küçük elleri, küçük dudakları nasıl da bütünleşebilir ne kadar şahane bir an…

Büyü bitti.

O kadar boş olan masalara rağmen hemen yan maslarına iki adam oturdu. Adamlardan birinin ağzı o kadar büyüktü ki Pinokyo masalı geldi akıllara. Pinokyoyu çiğnemeden yutan balina… Yüksek sesli ve ara ara küfürlü konuşuyorlardı. Zeytin Heycan’a baktı pişman oldu yine… Bu seferki pişmanlığı beyaz badiydi. Göğüslerini kavrayan ve tamamen ortaya çıkaran bu badiyi giydirmese belki de bu kadar bakmayacaktı koca ağzın karşısındaki tıknaz, yüzünde biçimsiz sakalı çıkan, yağlı ve pis kısa saçlı, sinsi adam. Daha beter uyuz oldu hayal etti Heycan’ı, koca ağızlı adamın arkadaşıyla…

Kendisini kaybetti. Köpüğünü ve iki yudumunu aldığı birayı döktü tıknaz adamın üzerine. Adamlar ayaklandı ortalık 46 oldu. Küfür edince koca ağız, Zeytin bardağı koca ağzın kafasına geçirdi. Nesnenin kafaya gelmesiyle ağzı gibi koca olan kafasının iki tarafından ince kan masalarına kadar geldi. İçerden iki adam koştu, sokakta yürüyenler sadece izledi hatta ergen hippi giyimli velet elindeki akıllı telefonla olayı çekmeye koyuldu. Her yer sahne, ameliyat masası. İnsanlar artık kobay, ünsüzler haber manşet… Duvarlar yazısızsa artık bakire…

Heycan yerinden hiç kıpırdamadı. Baktı sadece, orkestrada çalan şarkı acaba ne anlatıyor diye düşündü yine… Polisler hemen geldi artık eskisi gibi değil. Patlamalar, çatlamalar her yer sivil mübarek, karakolda yakın bara. Ve mutlu son… Karakola girildi polisler nezaretinde…

Sorgu odası.

Ne aydınlık ne de karanlık saçma bir oda. Heycan’ın kafasından daha karmaşık aynı zamanda sade. İçeride sinekkaydı tıraşlı, düzgün giyinikli adam. Etraflıca bakıyor kafasındaki çekmecelere. Beyoğlu yine yangın yeri, olaylar, patlamalar sıralı. Gençten polis içeri girdi.

– Amirim geçen hafta bürokratın kızı vardı ya o yine kavgaya karışmış.
– Hangi kız lan? Kafam Trablusgarp ne anlatıyorsun?
– Abi hani bu ibnelerin barından çıkarken kavga etmişti. Babası geldi aldı götürdü.
– Tamam hatırladım. Ne olmuş?
– Yanında bir kız daha var. Yine böyle karma bir yerde oturuyorlar. İki tane dallama yan masalarına oturuyor. Kavga çıkıyor işte.
– Var mı önemli bir şey?
– Yok, kafasına bardakla vurmuş psikopat. Adamın kafası açılmış. Çok önemli değil. Ata benziyor zaten…
– Lan tamam, bırak gırgırı.
– N’apalım amirim?
– Oğlum bir sürü işimiz var, bağlayın tatlıya yollayın.
– Zaten adamlar şikâyetçi değil. Önceden birkaç küçük yaralamaları, hırsızlıkları var, tutuştular.
– İyi işte ne güzel. Diğeri zaten babası bürokrat bir ton uğraşacağız.
– Tamam, abi çıktım.

Gençten polis dışarı çıkacakken son anda geri döner.

– Abi bilmek istersin belki bu lezin yanındaki kız sizin sokaktan dikkatimi çekti adresi…
– Nasıl lan? Adı ne?
– Heycan
– Ne?
– Heycan amirim. Daha bomba haber, kızın babasının ölümü vukuatlı.
– Anlamadım.
– Terörist işte. 2000 yılında polisle girilen çatışmada ölüyor. Bizden de iki şehit.
– Kız?
– Temiz amirim. Abisi, annesi beraber yaşıyorlar. Kızın sicil tertemiz. Abisinin de temiz annesinin de.
– İlginç. Sabriye’ydi di mi? Onun nesi oluyor, sevgilisi mi?
– Bilemedim amirim. Özel hayat diye bir şey var abi, onu mu sorayım?
– Tamam lan gevşek. Sırıtma. Kapatın gitsin.

Heycan efsunlu haliyle karakolun koridorunda olacakları bekliyordu.

İlk kez karakoldaydı. Zeytin’le tek kelime konuşmadılar. Kadınına açılamayan kahraman erkeğin edası üzerine yapışan Zeytin çocuksu tınısından çok uzaktı. Hoşlandığı kadına değen gözlere tahammül edemedi kıskandı ve kavga çıkardı. Her şey ortadaydı kıskançlıktan yaptığı ve Heycan’dan hoşlandığı. Ustasının idrak etmeme ihtimali yoktu, öyle ihtimal zaten olmasın. Zeytin akıllı kadınlardan hoşlanırdı…

Koridorda polisler geziniyor. Bir saattir karakoldaydılar. Travestiler, birkaç Suriyeli çocuk ve saçı sakalı birbirine giren evsiz görünümlü hafif topallayarak yürüyen adam… Hemen yan tarafta üç oturak daha vardı koridoru karşı cepheden gören. İçeriye girerek oturan Sezer ve Hazal’dı. Kimse birbirini görmedi.

Gençten polis sorgu odasına girdi.

– Hallettiniz mi?
– Amirim başka bir şey var.
– Söyle Yunus.
– Abi seninki. Senin çocuk.
– Ne olmuş benim çocuğa.
– Abi üzerinde nerden baksan 6 gram esrar çıktı. Bir kaç tane hap. Yakalanmış bizim devriyelere. Senin adını vermiş. Allahtan Yusuf çıkmış karşısına. Bakmış kimliğe soyadları her şey tutuyor. Almış getirmiş işlem yapmadık. Napalım?
– Amına kodumun çocuğu. Bu çocuk adam olmayacak…
– Yanında kız arkadaşı var. Kafaları da iyi abi. Hemen çözelim çıkaralım buradan laf söz olmadan.
– Sen getir de buraya.

Yunus, Heycan’ların yanından geçerek Sezer’lerin yanına geldi. Sezer’e işaret etti. Sezer ayaklandı yüzünde gülümsemeyle… Hazal ayaklanacak gibi oldu polis işaret etti oturmasını. Hazal korkuyordu, oturdu. Heycan kafasını çevirdiğinde Hazal’la göz göze geldiler. Atölye geldi aklına. Sonra Sezer ve Sezer’i gördü yine yüzünde o muhteşem gülümsemesi. Akıllı telefon değildi, bu sefer kolunda polis yanından geçiyordu. Sezer’in gülümsemesi biraz daha fazlalaştı. Tam yanlarından geçiyorlardı. Heycan Sezer’in kendisini tanıdığını düşündü.

– Havin sen ne yapıyorsun kız burada?
– Heycan.

Zeytin saniyelik hareketle Havin sesine doğru baktı kafasını eğdi. Hazal, Sezer’in ağzından çıkan cümleyle dikkatini oraya verdi, şaşırdı. Heycan’ın kendi ismini zikretmesini kimse duymadı. Hayat o sırada kayıtta değildi, olsa ne olacak en kötü kurguda silinirdi…

Çıktığı yolda geri dönüş yoktu.

Sağ gözü mosmordu, sol gözü ise hafif mor. Kemikleri sızlıyordu yediği dayaktan. Hiç ağlamadı. Kıyamet koptu, o sadece atılan dayağa boyun eğdi. Karakoldan çıkar çıkmaz kimseyle konuşmadan evine gitmişti. Abisi içkili ve işkilliydi. Annesi Hazal’da kalacağını söyleyen kızının eve gelmesinden rahatsızdı. Film koptu abisinin Heycan’ın üstündeki badiyi görmesiyle. Ne badiymiş be, üstüne giydiğinden beri başına gelmeyen kalmadı.

Saat yarıma gelmemişti otogara geldiğinde. İlk gördüğü perona girdi. Diyarbakır’a gidiyordu ve araç on dakika sonra kalkacaktı. İyi de kızım sen Kürtçe bilmezsin kimsen yok, deri işinden başka iş bilmezsin, zaten ortalık karışık, Diyarbakır ne alaka? Duydu sanki son anda vazgeçti. Sonra alelade, Doğu olmayan bir yer olsun diye aklından geçirdi. Radyodan Bursa’nın adı geçen çok reklam dinlemişti. İş bulurum diye düşündü. Nerede kalacaktı? Parası en fazla bir hafta idare ederdi. Allahtan haftalıklarından tırnakladığı üç beş kuruşu vardı kenara attığı. Perona girdi, kararını verdi Bursa’ya gidecekti. Şanslıydı yarım saat sonra bir otobüs kalkıyordu. Şansızdı insanlar ela gözlerine değil üzerlerindeki morluklarına bakıyordu.

Heycan kimseye ait değildi, direkten döndüğünü düşündü. Zeytin kod adlı kızdan hoşlanmamıştı. Hoşlanmıştı fakat eşcinsel değildi öyle bir eğilimi yoktu. Piçin birini sevmişti hayırsız bir arkadaşı, terörist ölmüş bir baba, berbat bir abi, saçma sapan bir anne, bombok bir hayat… Küçük yaştan itibaren evin yükünü sırtlayan küçük bir kızdı o.

Kim gelse etkilenecekti. Bir şeylerin değişmesi için farklı olacak neyse artık kapılabilirdi. Zeytin kod adlı eşcinsel, sorunlu kız yerine hayvan haklarını savunan birisi gelse meydanlara çıkıp eylem yapabilirdi. Hırsız biri olsa güzel bir planla çalıştığı deri atölyesini soyabilirdi. Sezer kadar yakışıklı olmasın fark etmez bir erkek olsaydı onunla deli gibi sevişebilirdi. İlkmiş, sonmuş önemini düşünmeden çünkü birlikte olsa bile kimseye ait değildi. Farklı olabilecek her şeye açtı.

Dersini aldığı düşünüyordu, umutluydu.

Gittiği yerde işe girecek ve belki de çok düzgün birine aşık olacaktı. Karakola düştüğünde çok korkmuştu babasından ötürü ama hiçbir şey olmamıştı. Temizdi. Onun temizliğini görebilecek, inanacak, ona değer verecek bir adam karşısına çıkabilirdi. “Neden çıkmasın ki attım yüklerimi. Rüzgârın önüne attım kendimi, götürecek beni mutluluğa,” diye hayal etti.

Otobüs durdu. İki polis ellerinde telsizler otobüse girdiler. Işıklar açıldı, kimlikler toplandı. Polis Heycan’a baktı. Heycan kimliğini verdi. Polis sordu morlukları Heycan bir şey diyemedi. Kimliğe baktı, Tunceli yazıyor adı Heycan, hemen telsizden okudu telsizin diğer tarafındaki polise. Heycan’ı indirdiler otobüsten. Sadece Heycan’ı indirdiler. Güzergâhta canlı bombacılardan bir teröristin yolculuk yapacağı ihbarı yapılmış. Babasının çarpıcı kariyeri ve kendisinin çarşamba pazarı suratı hedef haline gelmesini kolaylaştırmıştı. Heycan kendisi savunmak istedi ama yapamadı. Konuşamayacak kadar bitkindi. Geceyi nezarette geçirdi. Tedbir amaçlı olduklarını söylediler. Sabaha kadar kuracağı yeni hayatını düşündü.

Polislere eve dönmemesi gerektiğini, şiddete maruz kaldığını ilerleyen saatlerde anlattı. Reşitti ve özgürdü. Sabah oldu Heycan’ı bıraktılar ve bindirdiler otobüse…

Yolun, bahtın açık olsun Heycan…

Savaş Yıldırım

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz