Uykusuz Klavye

Sızı

3 Ocak 2019

Sızı
Bu sızı hiç geçmeyecek. Biliyorum. Günden güne büyümeyecek de. Ama hep orada olacak. Huzursuzluğu, ertesi güne bıraktığın bir iş gibi aklında, kapanmayan bir yara gibi ara sıra kaşınacak ve kanayacak.

“Derdin büyük” diyorlar. Hak veriyorlar. Öfkeme, mutsuzluğuma, en merhametli yanlarıyla beni sarmalamak isteyen insanlara terslenişime. Kendi kendime mazeret uyduramazken onlar benim yerime yapıyorlar bu işi. Kendilerince acımı küçültmeye, görünürlüğünü yok etmeye çalışıyorlar. Bu sızı bende hiç geçmeyecek. Bitmeyecek. Ama etrafımdaki herkes kelimeleriyle, kendilerine bile büyük gelen akıllarıyla onu zamanın akışında eritmeye yelteniyor. Ne beyhude bir çaba!

Dün annem uğradı. Yine.

Yanında getirdiği torbadan yemek kaplarını çıkarırken “Hiçbir şey yemiyormuşsun,” dedi. Bir tespitten çok cevap beklediği bir soruydu. Kaan aramış. Kayınvalidesine ketumluğu, karısının can sıkan depresyonu ile kırılmıştı demek.

“İçim almıyor anne.”

İçim almıyor. Hiçbir şeyi. Yemeği. Sevgiyi. Şefkati.

Yaradılıştan bu yana en kurak, en ölgün bedeni seçmiş ruhum. Tanrı hatası. Defolu bu bedeni, evrenin geri dönüşüm haznesine atacağına, o ana dek henüz kirlenmemiş, saf bir ruha giydirmiş.

Böyle düşünmek rahatlatıyor beni. Ruhumun saf olduğunu düşünmek yani. Tanrı’nın da hata yapabileceğine inanmak. Kendi hatalarımı anlaşılır kılmaya çabalıyorum. En rezil, en olmayacak hatalarıma beşerî olasılıklar zincirinde bir halka yer açmaya. İşte o anlarda sızı başka bir şeye dönüşüyor. Göz yaşı oluyor. İsyan oluyor. Sesime sızıp, gırtlağımdan sıcak sıcak akıyor içime tekrar. Boğazım yangın yeri.

“Kendini biraz zorla be yavrum. Böyle nereye kadar? Bak etli sarma yaptım. Yanında domatesli pilav. Hadi biraz koyayım da bari hatırım için yiyiver.”

Anne işte… Cevabımı beklemeden, başladı tabağı doldurmaya.

Benim asla olamayacağım şey…

Şey, ne? Sıfat? Yok. Öylesi çok yavan kalır. Basit. Bütün isimleri, sıfatları, yüklemleri kapsayan şey. Duygu? Hangisi ama? Hepsinden yok mu içinde?

“A aaa! Selin! Yavrum niye ağlıyorsun?”

“Bırak anne beni. Ne olur bırak. Bırak artık. Kes umudunu benden.”

Cevap vermedi annem. Yanıma oturdu. Yıldan yıla iyice küçülen bedenini bir sığınak gibi açtı bana. Kollarını doladı. Sırtımı okşadı, ancak bir annenin yapabileceği gibi. Şefkatle. Yüzünü gömdü saçlarıma. Kokumu çekti içine. Cevap o küçük vücudun devinimlerindeydi. Sarılışında. Elleri değil, anneliği geziniyordu sırtımda.

Yavrum da en son sırtıma mı bakmıştı acaba? En son gördüğü şey annesinin sırtı mıydı? Yoksa o kedi yavrusunun peşinde? Altı yaşındaydı daha. Altı. Acı bir fren sesi! İnsanlar bağırdı! Çığlık atanlar! Korna çalanlar! Gürültü!

“Ölmek istiyorum ben anne!”

“Geçecek yavrum! Her şey geçecek. Ağla! Akıt içini. Buradayım ben.”

Annemin beni avutmak için söyledikleri daha da canımı yakıyor. Olamadığım, yapamadığım anneliği keskin bir bıçak gibi saplıyor kalbime. Al sana! Al sana annelik! Beceriksiz! Aptal! Öl sen! Öl! İnsanlığın doğuşundan beri içgüdü ile yaptığı tek şeyi beceremedin.

Ölmek istiyorum. Ölemiyorum. Kalmak istiyorum. Kalamıyorum.

Anne olmak istedim. Hayat yeşertemeyen bir rahmim olduğunu öğrendim. Tüp bebek dediler. Denedik. Üçüncü denemede oldu. Tek şans. Bir kereye mahsus ilahi bir ayrıcalık sunulmuştu bana. Bir daha olmayacaktı. Cinsiyetini doğana kadar öğrenmek istemedim. Sarılardan yeşillerden bir dünya kurdum miniğime. Kitaplar okudum. Anneliğe dair. Bedenimle barıştım. İşte dedim. Beden ruhun aynası. Ruhunu, umutla, güzel düşüncelerle beslediğinde bedenin de verimli bir vadiye dönüşüyor.

Deniz koyduk ismini. Son ana kadar Kaan hep erkek olacağını düşündü. İsmini geleceğe aktarma beklentisi. Makul bir beklenti. Ama kız olduğunu öğrendiğimizde, bambaşka bir duygu yeşerdi içimizde. Bizi ona, ona bizi bağlayan sıcacık bir bağ. Sevgi. Anne baba olmanın ötesinde bir bağ bu. Yaratıcının, yarattığı kula bahşettiği o tanrısal yaratım gücünün sunduğu bir özgüven, rahatlık. Ne yaparsam yapayım o hep orada. Hep benim olacak. Öyle değil midir? Tanrı’nın bizi sınavdan sınava koşturduğu şu hayatta, belki mutlu anlarımızdan çok mutsuz anları yaşadığımız sefil zamanlarda O’ndan hiç vazgeçmeyiz. O’ndan geldik, yine O’na döneceğiz.

Bebeğim.

O’na döndü.

Altı yıl. Öncesi var mıydı? Hatırlamıyorum bile. Nasıl zamanlardı onlar? Deniz olmadan önce ne yapardık mesela? O zamanları hatırlamıyorum. Ama onunla geçirdiğim her saniye aklımda.

“Anne, ne olur bu kediciği alalım yanımıza?”

“Olmaz Deniz. Hem bak annesi vardır onun. Çıkar şimdi buralardan bir yerden.”

“Annesi falan yok işte. Ne olur alalım?”

“Deniz olmaz dedim. Hadi yürü artık. Geç kalıyoruz kızım.”

“Uf ya! Her şeye hayır diyorsun! Babamı arayalım, o kesin tamam der.”

“Aaa yeter ama! Ben gidiyorum.”

Fazla uzaklaşmamı beklemez hemen arkamdan gelirdi. Öyle olmalıydı. Olmadı. İlk defa yaşanmadı ki bu. Vitrinlerin önünde durup tuttururdu mesela. İnatçılığı kızdırırdı beni. Bir keresinde süpermarkette. İstediği olmadığı için o da benim istediğimi yapmıyor ve inadından ayaklarını sürte sürte geriden geliyordu. Ben kasaya geldiğimde o da birkaç adım gerimde duruyordu. Kadının biri gelip uyarmıştı beni.

“Aman kızım, çocuğunu gözünün önünden ayırma!”

İki adım. Fren sesi ve çığlıklar.

Arkamı döndüm.

“ÇOCUĞUNU GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN AYIRMA!”

“ÇOCUĞUNU GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN AYIRMA!”

Pembe tütülü eteği. Lastik izi. Yırtılmış boydan boya. Küçücük elleri asfalta kapanmış. Yüzü diğer tarafa dönük. Küs gibi.

“Kedinin peşinden yola atlamış.”

“Annesi nerede bu yavrucuğun?”

“Yahu, ne biçim insanlar var! Bırakılır mı hiç şuncacık çocuğun eli vızır vızır trafiğin aktığı yerde!”

“Vah vah! Gitti el kadar yavru!”

“Vallahi görmedim ben. Bir anda fırladı yola.”

“Biraz yavaş kullanın! Ne gerek var bu kadar hıza! Tabakhaneye tabak yetiştiriyorsunuz sanki.”

‘Uf ya! Her şeye hayır diyorsun! Babamı arayalım, o kesin tamam der.’

Her gün, her dakika, nefes aldığım her saniye tekrar başa sarıp bu cümleyi zihnimde çalıyorum. Yavrumun son sözleri, son sesi, son nefesi…

“Nefes al! Selin, kızım! Nefes al, yavrum!”

Annemin yüzündeki çaresizliği diline de yansıyor.

Ne denirdi ki evladını yitiren bir kadına? Hele bir de o sebep olmuşsa?

“Geçti yavrum, geçti. Sakinleş biraz! Hadi bak! Ne olur topla kendini yavrum!”

“Kaan’ı arayacağım.”

“Arama anne! Ne olur arama!”

“Kızım böyle olmayacak bu. İkiniz bir başınıza. Bütün gün evde acınızı birbirinizden saklayıp, öfkenizi yarıştırıyorsunuz.”

“Kaan boşanmak istiyor.”

“Ne?”

“Kaan boşanmak istiyor dedim. Geç bile kaldı aslında. Aylar önce yapması gerekirdi. Ben bile kendi yüzüme bakamazken, kendi sesimi duymaya tahammül edemezken; o nasıl yapsın?”

“Ah, Selin! Neden söylemedin kızım daha önce?”

“Söylesem ne değişecekti ki? Hem böylesi daha iyi. Her gün yüzümü görüp, kazayı hatırlayıp benden nefret etmesinden iyidir. Kendi nefretim zaten bana yetiyor, bir de onun zehirlenmesine gerek yok. Hayatına devam etmesi, belki yeniden baba olması için bir şans bu.”

Geçmişte yaşadığımız acılar gün gelir dokunulmazlığımız olur. Kaan da bir daha baba olmak istemeyecekti. O an bunu bilmiyordum. Haberi ben vermedim ona. Tanımadığım biri, o an orada çığlık atanlardan biri belki de telefonumu aldı elimden. O haber verdi. Hastanede morgun önündeydik. Birbirimize değmeden, dokunmadan duruyorduk öyle. Ellerine bakmıştım. Kırgın elleri, devinimsiz, ölü. İki yanından öylece sarkıyordu. Hiçbir duygu yoktu o ellerde. Hayat sanki parmaklarının ucundan akıp gitmişti.

Öfkelenmedi. Kızmadı.

Aylarca hiç konuşmadı benimle. Geçen hafta mutfak masasının üzerine bir zarf bırakmış. Kazadan sonra, söyleyemediği ne varsa bir kısmını mektuba sığdırmış. Kalan kısmını ise Deniz’in bir fotoğrafı ile baş ucuma bırakmıştı.

“Anne? Burada bir fotoğraf vardı. Nerede o?”

“Ne fotoğrafı kızım?”

“Deniz’le benim.”

“Ha. Kaldırdım ben onu.”

“Ne hakla?!”

“Kızım, her gün acını tazelemekten başka bir işe yaramıyor o fotoğraflar. Bırak biraz, en azından kendini toparlayana kadar göz önünde olmasın. Sonra dilediğin gibi düzenlersin hepsini.”

“Hemen çıkar onu sakladığın yerden!”

“Selin’ciğim, güzel yavrum…”

“Derhal diyorum!”

“Peki, sen bilirsin. Ben biraz dışarı çıkıp alışveriş yapacağım ev için.”

Fotoğrafı elime tutuşturup çıktı.

Odadan çıkarken cüretini yitirmiş sırtına baktım. İnatçılığımdan zerre haz etmediğini bildiğim annem, daha fazla yenilmemek için sırtını döndü ve çıktı evden.

Deniz’im. Sarılmış bana. İpek saçları çenemi okşuyor. Kokusu genzimde.

Bitecek bu sızı. Deniz’ime kavuşacağım.

Gün bitmeden, annem dönmeden…

Biliyorum annem de aynı şeyleri söyleyecek.

“Çocuğunu gözünün önünden ayırma!”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

11 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 3 Ocak 2019 at 07:43

    Gene ağlayarak okuduğum öykülerinden biri oldu fakat bu seferki farklı canımı yaktı. Hiçbir annenin de kolay kolay içi sızlamadan okuyabileceğini sanmıyorum.
     
    Söylenecek tek söz var; Allah’ım sen evlatlarımızı koru 🙏🏻
     
    Kadının yaşadığı ızdırabı aktarışın gerçekten inanılmazdı. Tebrik ederim canım…

    • Cevapla Beril Erem 3 Ocak 2019 at 15:09

      Didem’cim bazen kendimi şöyle düşünürken buluyorum: Neden yaralı öyküler yazmayı seviyorum ben? Acının kelimeleri daha kolay mı geliyor acaba? Bu düşüncenin iki dakika sonrasında da kendi kendime söz veriyorum. Bir sonraki öyküde güldüreceğim… Gülünç hikayelerim de yok değil üstelik. Olmuyor, yine kendimi korkunç bir hikayenin ortasında buluveriyorum.
       
      Bu öyküyü yazarken ilk defa şunu fark ettim. Ben özellikle kendi korkularımı yazıyorum. Başıma gelmesini istemediğim olayları, hiç hayatımda olmasını istemediğim insanları, duyguları, kayıpları… Galiba bunları yazmanın özgürleştirici bir etkisi var bende 😊

      • Cevapla Didem Çelebi Özkan 3 Ocak 2019 at 15:21

        Senin o ince düşünülmüş nüktedan yazılarını bildiğimden, o tarzda da oldukça başarılı olduğuna şahitlik edebilirim 😉
         
        Yazarak kurtulmaya gelince, bunu o kadar iyi anlıyorum ki…

  • Cevapla Şenül Korkusuz 3 Ocak 2019 at 11:24

    Daha başlıktan itibaren gözlerim dolu dolu okudum. Murat Gülsoy “Her durumda başlıktan beklenen, ilgi çekmesi ve o metnin içeriği ile uyum içinde olmadıdır” der. Senin hikayene koyduğun yalın,naif ve bir o kadar da sarsıcı başlık metne dair beklentilerimi yükseltti.
     
    Yazıyı bitirdiğimde boğazımda bir düğüm yüreğimde başlıkla müsamma ince bir sızı öylece kalakaldım. Şu bir gerçek ki başlığın vaatkâr davetkârlığının tam karşılığını almış olmanın hazzı ile kalktım hikaye sofrandan.
     
    Ne garip değil mi bir hikanenin yürek sızısı ile hazzı bir arda hissettirerek sunabilmesi? 🤔 İşte edebiyatın gücü burada saklı, öyle değil mi? 🤷🏻‍♀️

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 3 Ocak 2019 at 11:44

      Tanrım en az öykü kadar etkileyici bir yorum 👌🏻👏🏻👏🏻

      • Cevapla Beril Erem 3 Ocak 2019 at 15:22

        Ne mutlu bize ki; güzel okuyan güzel yazan ruhların takibindeyiz 🙏

    • Cevapla Beril Erem 3 Ocak 2019 at 15:20

      Ah Şenül Hanım ah!
       
      Siz de nazik teveccühünüz ile benim minnet tellerimi titrettiniz 🙏 Çok teşekkür ederim güzel sözleriniz için, çok naziksiniz🙏
       
      Şunu da ekleyeyim; Murat Gülsoy’u da bu vesile ile anmak apayrı bir gurur, mutluluk hissettirdi bana, zira kendisi benim ilk yaratıcı yazarlık hocamdı.
       
      Tekrar çok teşekkürler ve kucak dolusu sevgiler 🎈

  • Cevapla Esat Öğütveren 3 Ocak 2019 at 14:31

    Hikâye olsun, gerçek olmasın diye okusam da çok benzerini yaşayan bir aile tanıyorum. Kelly’ye hiç bir tesellinin fayda etmediği o ziyaretimiz 7 belki de 8 yılını doldurdu ama hâlâ taze hatıramda. Kelly’nin hastalığını da yeni öğrendim geçen hafta. Okuyanlardan ona dua etmelerini istesem haddimi aşmış olmam sanırım.
     
    Bu hikayedeki kadın ile Kelly’yi tanıştırmak isterdim. Çünkü onların benzer ama ayrı hikâyeleri birbirlerine ışık olur gibime geliyor. Şöyle ki, bu hikayedeki çocuğunu kaybetmiş anneye çözüm gibi görünen şey bile yeterli değil. Çünkü Kelly küçük Jet’in elinden tutuyordu evlerinin çaprazındaki okula gitmek için o DUR levhaları olan kavşağı geçerken. Kelly de beraberdi Jet ile, o da yaralandı kazada. Çocuğunu gözünün önünden ayırmadığı halde korkunç kaza vuku buldu.
     
    Onları iki anne her şeyi ama her şeyi irdelerken, konuşurken düşünüyorum. Sizce de tesellinin bir nebzesi olur muydu?

    • Cevapla Beril Erem 3 Ocak 2019 at 15:49

      Esat Bey,
      Yazdığım öyküleri paylaştığımda sıklıkla aynı hikayeleri paylaşan, aynı duyguları yaşayan okurlarla karşılaşıyorum. Ancak bu, hiç kimseyle asla buluşmak istemediğim bir hikaye (Her ne kadar böylesi yıkıcı trajedilerin hayatın bir gerçeği olduğunu bilmeme rağmen) Yine de, bu kadar erken aynı acıları yaşamış bir ailenin varlığıyla karşılaşmak…
       
      Bu noktada, öyküdeki karakterler tamamen hayal ürünü demek istesem de; görüyorum ki onlar gerçek. En az bu acılar kadar. İsimleri belki Selin ve Deniz değil ama işte Kelly ve Jet gerçek hayatta…
       
      Öyküdeki anne gerçekten de “gerçek” olsaydı, bu iki anneyi bir araya getirmek, evet belki insanın bu büyük acıları yaşarken yalnız olmadığını bilmesi adına ufak bir teselli olabilirdi. Belki de olmayabilirdi. İnsan, acıları biriktiren zihniyle hep yalnız çünkü.
       
      Dualarım bu büyük kaybı yaşayan aileyle…
       
      Sevgiler,

  • Cevapla Özge Can 3 Ocak 2019 at 15:58

    İçimde derin bir yarık oluştu. Var olmayan bir evladım oldu önce, ona bağlandım, sevdim, canımdan kattım, sonra kaybettim. Öyküyü okurken başlayan sızı, tüm bedenimi ele geçirdi. Acının bir dili var, anlattıkça, yazdıkça ruhu ele geçiren bir dili var. O dili o kadar iyi kullanıyorsunuz ki her seferinde beynimde yankılanıyor o acı.
     
    Yaradan bu acıyı yaşatmasın hiç bir anneye…
     
    Fikrinize sağlık…
    Sevgimle 💙

    • Cevapla Beril Erem 3 Ocak 2019 at 18:04

      Sevgili öyküdaşım ☺️
       
      Çok teşekkür ederim güzel yorumun için. 🙏
       
      İnsan acıyı -yazarken- keskin, net, kısa tutuyor cümlelerini. Belki onunla alâkalıdır bu acının dili meselesi. Hâlbuki acıyı düşünürken uzun uzun düşünürüz, büyük büyük kurarız cümlelerimizi ya. Belki tam da bu çelişkidir onu okurken bizi ele geçiren şey 🤔
       
      Son temennine ise katılmamak mümkün mü? 🙏🙏🙏

    Cevap Yaz