Martan'ın Sepeti

Kanatlar

2 Şubat 2019

Kanatlar | Asma Kilit | Anahtar | Eski
Kuşlar ve ruhlar sonsuzluğu kucaklamak için kanatlar taşır. Biz de bir zamanlar iki güzel kanada sahiptik. Onlar gibi değildi belki taşıdığımız kanatlar, biz yeryüzü hallerini davetkârlıkla kucaklamak için vardık.

Üzerimizde, yumuşatılmış kuşaklarla kenetlenmiş ve damarları boyunca bıkmadan usanmadan birbirini takip eden, tamamlayan, saran imgeler yumağına sessiz bir güvenle teslim olmuştuk. Üstelik sonsuzluk çağrıştıran bir bütünlük de taşırdık. Öyle bir bütünlüktü ki bu; geçmiş ve geleceği, tehlike ve güvenliği, vuslat ve hasreti, gürültü ve sessizliği, aşk ve nefreti, bağlılık ve ihaneti, hayat ve ölümü, varlık ve yokluğu, sevinç ve kederi birleştirir; bütün bu ağırlığa rağmen, minicik satıhlarla birbirine kenetlenmiş zarif köprüler oluştururduk.

İnsan hallerine dair yeni ipuçlarını aramak uğruna farklı duygular, bezekler taşısak bile ilk bakışta birbirinin aynı gibi görünen iki kusursuz kanattık…

Oysa şimdi Hırsız Bekir’in can havliyle kaçarken bir kanadını koparıp azık mahzenine düşürdüğü, diğer kanadıysa bir şarap mahzeninde en az bizim kadar geçmişe sahip kadehlerle yarenlik eden asarı antikayız… Ne garip diğer kanadın da bir mahzende yaşaması.

Hal şu ki 300 yıldır yağmura, çamura, rüzgara, darbelere, haddini bilmez asalaklara aldırmadan ayakta kaldık biz, ayrı düşmemeliydik.

Yine de mutluyum; sayemde son yirmi yıldır evinden dışarı adım atmayan, paşa dedemizin yadigârı, yarısı yıkık konağın son hükümranı, “Çalış meşakkat öldürür, çalışma derd-i ihtiyaç” sözünün ne ilk ne son vücut bulmuş hali Ziya Bey haftanın iki günü de olsa buralara gelir oldu. Tabi canımm, elbette beni görmek için değil. Öyleyse neden mi burada? Durun lütfen!!! Zamane insanı ne kadar sabırsız, oysa tüm bunları anlatmak için üç yüz yıl bekledim ben…

Tarihi unutulmuş bir zamanda bir sabah; toprağımdan, vatanımdan ayrılırken hiç korkmadım, umutsuzluk beslemedim çünkü uzun bir süredir kim olduğumla ilgiliydim. Bir depoda diğerleriyle birlikte beklerken de üzülmedim; yaşamımın bitmediğini, yeniye doğru yol aldığımı hissediyordum. Çok geçmeden üzerimde gezinen usta bir elin, benim yeniden hayat bulmam için gönderildiğine şahit olacaktım.

O, unutulmaz biriydi. Bizi yeniden ve tek başına öğrenebilelim diye; en çok yaşamış, en çok bilen, en derin yerimizden ayırdı sonra da birbirimizden… Ve başladı işlemeye… Günler ve aylar boyunca; hislerini, rüyalarını, umutlarını, bu dünyaya ait nebatları, kuşları, gezegenimiz üzerinde var olan eşya tabiatlarını bıkmadan, usanmadan hem işledi hem belletti bize. Elindeki kesiklerle adeta hayatın unutmamamız gereken farkındalığını armağan etti. Sonra her şeyin birbirinin içinde ama ayrı bir yere sahip olduğunu anlatırcasına narin, incecik kuşaklarla bağladı bizi dağılmayıp farklılığımızla güzelleşelim diye. Bize yabancı, bize ait izler taşımayan hiçbir şey katmadı.

İç içe geçmiş yüzlerce hüner parçasıydı şimdi kanatlar.

Her şey bitip bezir yağı ve tarçınla cilalandığımızda ise artık tamamen biz bizeydik. Sonra günler süren bir yolculuğun ardından yeni yerimizde, yeni umutlarla iki dünya arasında tıpkı bir duvar gibi ayağa dikti bizi ama bir farkla; kalın ve soğuk ve geçit vermez taş duvarlar gibi değildik. Sıcak, bilge ve eşsiz kanatlar taşıyorduk. Böylece iki dünyayı birbirine bağlayan güzel, incelikli, hem meşenin hem Kündekârî* pirinin ruhuyla yoğrulmuş; yalın fakat bilgelik dolu kapının kanatları olarak beklemeye koyulduk: İyiliği, kötülüğü, dostu, düşmanı, hayvanı, nebatı, insanı, güveni, güzeli, çirkini, aldanışı, inancı, hasreti, sevgiyi, ihaneti ve nicelerini…

Kimler geldi, kimler geçti. İpek kundaklara sarılı olarak gelenler, günün birinde iki metrelik kefenle de çıktılar bu kapıdan. Değişmeyen tek şey gelenler ve bir gün hiç dönmemecesine gidenlerdi. Yarısı yıkık köşkün her sırrını kanatlarımız ardına sakladık biz. Bir tek doğum ve ölüm hariç… İşte bunca gelen ve gidenden yalnızca biçare Ziya Beyimiz kaldı elimizde… O meşhum gecede arsız hırsızın evimizi son kez soymasının ardından Ziya Beyi köşkten taşıdılar, tarihi bina onarılıyormuş, konuşurlarken duydum.

Hayırsız Hırsız Bekir’in kanatlarımızı darmadağan eden kaçışından sonra eşiğin hemen altındaki derin kileri mahzen olarak restore etmişler, benim bir parçam orada köşkün sahiplerinin resimlerini taşıyan yan yatırılıp duvara tutturulmuş dev bir çerçeve şimdi.

Ben mi?

Ben; araya giren nadide dostlar sayesinde Ziya Beyimizin iki günde bir şarap tadımı için ziyaret ettiği hatırı sayılır bir üne sahip şaraphanenin eşsiz sunum masasıyım artık. Gidip gelenler sayesinde diğer kanadımın da haberlerini alıyorum. Mutluyum; insanla, insana dair öykülerin bir kez daha tam ortasındayım. Mutluyum; hâlâ öğreniyorum. Mutluyum; her sonun yeni bir başlangıç olduğuna üç yüz yıldır şahitlik ediyorum.

Şahitlik ettiğim bir tek şey üzüyor beni; gerçeğin yalnızca ışıkta olduğuna inanıyor insanlar. Oysa asıl gerçek gölgenin karanlığında gizli…

Sen de kanatlar taşımak istemez misin?

Görünenin gölgesine gizlenmiş sırra er, seni yükseltecek gerçek orada bekliyor olacak…

 
 

Açıklamalar:
Kündekârî: Geometrik biçimlerde kesilmiş küçük ahşap parçaların büyük bir yüzey oluşturmak üzere birbirleriyle geçmeli olarak birleştirilmesi tekniğidir. Bu teknikle yapılmış işlere de aynı ad verilir.

 
 

Not:
Bu öykü birbirine bağlı dört hikayenin sonuncusu. Diğerlerini de okumak için alttaki bağlantıları tıklayabilirsiniz.

Ne?
Kanatlar
Nasıl?
Cennet

 
 
Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Beril Erem 2 Şubat 2019 at 18:00

    Sevgili Zeynep,
     
    Okumayı çok seviyorum sizin öykülerinizi. Özellikle nesneleri özneleştirdiğiniz metinleri okurken, aralarda okuyucunun gözüne sokmadan verdiğiniz detayları takip etmeyi, o detayları bir araya getirip okuyucu olarak çıkarımlarda bulunmayı çok keyifli buluyorum.
     
    Bu öykünüzde ufak bir anakroni yarattığınız bölüm beni çok eğlendirdi👏👏
     
    “Öyleyse neden mi burada? Durun lütfen!!! Zamane insanı ne kadar sabırsız, oysa tüm bunları anlatmak için üç yüz yıl bekledim ben…”
     
    Öykünün geçtiği zamandan bir an kopup, şimdiki zamana ve sanki yazarla okuyucunun karşı karşıya geldiği bir paralel evrene geçiş yaptım.
     
    Çok ama çok hoş bir kesintiydi bu, tebrik ederim 🙏
     
    Sevgiler

  • Cevapla Zeynep Mete 2 Şubat 2019 at 21:24

    Sevgili Beril;
     
    Güzel yorumun için teşekkür ediyorum. Yaşarken bize eşlik eden eşya da dahil her şeye bir enerji kattığımıza inanıyorum. Bu enerjinin kesilmemesi içinse sanırım sabır gerekli.
     
    Sabırsızlık bizleri ve yollarımızı ayırıyor maalesef birbirinden. Bu iyi değil ve beni çok üzüyor.Sabır nasıl öğrenilir/öğretilir bilmiyorum belki biraz kendine teslimiyet diyelim. Oysa şimdiki zamanda insan kendinden başka her şeye teslim oluyor.
     
    Fakat inanıyorum onca sözcüğün, cümlenin arasında o küçücük ayrıntıyı yakalayan senin gibi güzel beyinler bir gün dünyayı yeniden kuracaklar…
     
    Sevgilerimle…

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 4 Şubat 2019 at 01:02

    Canımcım yazdığın son iki öykü edebi bilmece gibiydi. Ne kadar keyifle okudum ikisini de anlatamam. Polisiye romanlarda katili tahmin etmeye çalışmak her zaman çok hoşuma gitmiştir. Bu öykülerde de tahmin etme oyununu oynamak çok zevkliydi.
     
    Anlatımın gücünü övmek zaten benim haddimi aşar. Muazzamdı 👌🏻👏🏻👏🏻

  • Cevapla Zeynep Mete 4 Şubat 2019 at 11:00

    Sevgili Didem Çelebi Özkan;
     
    Desteğin, sevgin ve sabrın her şeyden değerli benim için çok teşekkür ediyorum, iyi ki varsın can editörüm.

  • Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan