Dip

Siyah Şeritli Kırmızı Eldiven

15 Şubat 2019

Siyah Şeritli Kırmızı Eldiven
“Yaz sıcağında suları buharlaşarak gökyüzüne yolculuk yapan ve vücuduma temas etmeyen nem şahidim olsun ki çok sevdim. Titreyerek karanlık sokaktan çıkmasını beklediğimi Şubat ayazı gördü. Lehime ifade verir, kırmaz biliyorum. Ve kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıran Mart, halimin zavallılığından anlayarak bir damla güneşiyle ısıtmaya yeltendi. Umutsuzlukla bazı bazı yabancılaştığım sevdam tekrar filizlendi. Üşüyen küçük ellerine biçimli o baldan dudaklarının arasından ağzındaki sıcak havayı üflediğini gördüm be Gülşah!

Önceden bu işler ne kadarda kolaydı yahu. Mahalle kaçamakları işte, duygunun ağır bastığı fakat hormonların bu kadar coşmadığı zamanlar… Müslüm babanın şarkılarından yazardım iki kuple, sıkıştırırdım çizgili kağıdı kokulu mektubun arasına, verirdim en uygun anında hoşlandığım kıza… Bahane bulup çıkarsa balkona, tamamdır bu iş derdim. Parklarda buluşmalar, pastanelerde içilen limonatalar… Bakkala, pazara gittiğinde önünü kesmeler…”

Yukarıdaki ilk paragraf sana yazdığım mektuptan. Bayağılığına bakar mısın? Nasıl sevebilirdin beni, imkansız… Posta gazetesinde simite hitaben şiir yazan, Merzifon’da oturan Şakir Amca benden daha yetenekli. En azından şimdilerde ekmek fiyatını bulan simitin susamından bahsediyor, gevrekliğini anlatıyor. Ya ben ne diyorum? Ocak, şubat, mart…

Ahh Sibel yaktın beni ahh… Teyzemin tek kızı, soktun aklıma…

“Şöyle güzel, böyle tatlı, eteğini bile katlamıyor, nasıl da zeki bütün dersleri neredeyse beş. Çok teklif alıyor da kimsenin yüzüne baktığı yok. Kaçırma kuzen, ne yap ne et ayarla kuzen…”

“Yap aramızı, hadi be kuzen bir güzellik,” dediğimde “Girmem o işlere ben.”

Hak mıdır bu, hiç acımaz mısın bana Sibel? Neyse…

Sesinde güzelmiş duydum, boş derste birkaç kez söylemişsin Yıldız’dan. Bakma senin kadar hakim değilim güfteye, besteye, notaya, solfeje ama söylerim, utanmam. İçine kül attığım bira bittiğinde başlarım Cengiz’den “Hiç unutulur mu okul yılları?”

Arkadaşlar bozmadılar, bahseder gibi oldum senden Gülşah… Hakkını yiyemem onların. Bana demediler “Bu tiple mi? Oğlum sen liseyi bile bitiremedin, kovuldun okuldan seninle ne işi olur Gülşah’ın…”

Karşına dikilip derdimi anlatamadım ya ona yanarım. Sana nasıl aktığımı, içimin ürpertisini gözlerimde görsen belki işler değişirdi. İnan bana çabaladım, seviyordum seni, inatçıydım, pes etmek söz konusu bile değildi. Harika bir plan bile yapmıştım. Her şey yolunda gidecekti, sevdiceğim olacaktın Gülşah… Evrene olumlu mesajlar yolla, mutlaka karşılığını alırsın derler. Boş versene, kuyruklu yalan… Anlatayım da artık bil…

Sokağın köşesinden çıkarken, kötü mendille silinmiş kızarık yaralı burnunu fark ettim. İçim cız etti. Küçük ellerin okul üniformasının üstündeki armalı hırkanın içindeydi. Küt saçlarını sarıp sarmalayan kırmızı berenin kokusunu aldım. Takılmam pek etek boyuna yine de işte bilinçaltı, katlamamışsın dikkat ettim.

Otobüsün gelmesine takriben yedi dakika var. Durak tıklım tıklım insan kaynıyor. Aynı insanlar işte. Kimisi nefret ettiği işe gidiyor, kimisi bitse de kurtulsak dediği okuluna… Şimdilerde diyorlar ya insanların mutsuzluğu yüzlerinden okunuyor eskiden şöyleydi böyleydi… Tamam kötüye kötü diyelim çoğunda hemfikirim ama mutsuzluk bugüne mahsus değil.

Senin sayende hatırlıyorum Gülşah…

Bir otobüs dolusu insanla, bir metrobüs dolusu insanı kıyaslayabiliyorum. Ahh be Gülşah, bazen önceki durağa yürürdün, yine ayakta giderdin fakat bir önceki duraktan binmenin konforu farklıydı. “Ayakta daha rahat nasıl yolculuk edilir”in çaresini bulmuştun. Akıllı Gülşah…

Sevdanın acemi çaylağıydım, ilk başlarda böyle zamanlama hatalarım olmuştu. Hatta ilk kez bunu anladığım günü hiç unutamıyorum.

Durakta olmadığın için yanaşan otobüse binmeye teşebbüs etmedim. Hareket etti. Orta kapısının kenarında ilişmiş olan eşsiz sabah güzelliğini görüp dövünmüştüm. Maymun gözünü açtı tabi. Düşer miyim artık öyle çıkmaza? İki durak öncesinden yürüyerek geldim. Hey yavrum hey… Sokağın girişinden salınarak çıkışını seyrettim kahvaltı niyetine…

Önceki günden Beyazıt Meydanı’nın çaprazındaki sevimli dükkandan aldığım hediye elimdeydi. Kurtuluşun yok. Siyah şeritli kırmızı eldiven… Ellerini içinde hayal etim. Kadife eldivenin ısıttığı ayalarından öptüm. Güzel hissettim be Gülşah…

Her şey yolunda gitti. Yedi dakika bitti ve körüklü otobüs durağa yanaştı. Seninle aynı durakta inecek, nazik bir ses tonuyla seslenecek ve hediyemi parmaklarına tutuşturduktan hemen sonra alelacele yanından uzaklaşacaktım. Bu plana çok çalışmıştım, hata payı sıfırdı. Öyle de oldu. Kaşların düşmüş vaziyette afallayarak yüzüme anlamsız bakarken ben çoktan üzerinde fiyonklu ahenkli hediye paketini avuçlarına bırakmıştım. Hatırlar mısın bilmiyorum. Çok ta önemi yok ya…

Gece uykuyu ara ki bulasın; eldiven verilmişti tamam ama sana yazdığım mektubu da vererek planın diğer evresini tamamlamalıydım. Sabah vakti geldi çattı. Mektubu katlayarak montumun cebine koydum. Durağı, otobüs seferini yine denk getirdim, sadece aynı kapıdan binemedik. Hediyeme tepkini anlamadan kaçarak uzaklaşmıştım, belki çok kızmıştın. İşime geldi; sinirli bir suratla karşılasan ya da ters bir harekette bulunsan oracıkta ölürdüm.

Her zaman ki gibi beni görmedin. Aramızda birkaç adımlık mesafeyle okuluna doğru yürüdük. Söyleyeceklerimi son kez içimden tekrarladım ve mektubu çıkardım. Hamle yaparak konuya girecekken kafamı kaldırdığımda uzun boylu bir çocuğa gülümsüyordun. Eldiveni giymemiştin evet ama üsluplu kız ilk günden alınan hediyeyi kullanacak kadar görgüsüz değildir diye yorumlamıştım. Çıplak ellerin hırkanın içinden fırladı, kafasında yarım kilo jöle, sırım herifin omzuna kondu. O an içimdeki kuş sessizce can verdi. Kuş ölmüştü…

Bunları anlatarak vicdanımı hafifletmek istiyorum.

O günden sonra kimseye senden bahsetmedim. Sadece kendimle paylaştığım bir sır yumağıydın. Suçun olmamasına rağmen bazen çok kızdım. Affet. En sevdiğim cam kül tabağımı fırlatıp, paramparça dağıldığında utancımı görsen acırdın. Dengemi kaybettiğim zamanlar… Yıllar içerisinde birkaç kez fırsatını yakaladım ama pısırık davranarak sana yanaşamadım. O zaman bekardın.

Eldiven duruyor mu? Yedi aydır evlisin. Cüret edip sana bu mektubu veremeyeceğimi biliyorum. Yakışmaz hem delikanlı adama. Yazıyorum boş boş.

Hoşça kal Gülşah…

Savaş Yıldırım

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Mehmet Gökcük 15 Şubat 2019 at 19:24

    Diyorlar, soruyorlar ya; “Aşk diye bir şey var mı?” diye…
     
    Var… Hem de nasıl var… Bu hikayenin, edebi muhabettler oluşsun diye yazılamayacağını bilir yüreğiyle okuyan… İnsan ne kadar gaddar, ne kadar vurdumduymaz, ne kadar hedefsiz görünse de, bu duygu yüreğine girdiği vakit, başkalaşır her hali…
     
    Ben hikayeyi, daha da önemlisi duyguların detaylı ve öz hal anlatımını çok beğendim…
     
    Yüreğinize sağlık…

  • Cevapla Savaş Yıldırım 15 Şubat 2019 at 21:25

    Güzel yorumun için teşekkür ederim 🙏

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 16 Şubat 2019 at 15:03

    Ne çok kişi aslında hiç söyleyemediği aşkları uzun yıllar kendi kendilerine yaşıyor kim bilir? Ben aşkın acı kısmını bile seviyorum. Aşkı hiç yaşamamaktansa, o yoğun duyguları yaşamak pahasına acı kısmını tolere edebilirim 😉 Ve bence aşk, insanların kendilerini “hayatta hissettiği” en kuvvetli duyguların başında geliyor.
     
    Yalnız baş karakterinin çektiği acıdan sadece kendi sorumlu bence 😉 Hiç çaba sarf etmemiş aslında… Biraz daha cesur ve aktif olsaymış belki arzuladığı aşkı yaşarmış. Sanırım bu yüzden bu öykü biraz sinirimi bozdu 🙈 Bir şey yapmayıp mıy mıy söylenenen insanları anlamıyorum 🤔

  • Cevapla Savaş Yıldırım 17 Şubat 2019 at 02:25

    Sanırım zamanlama çok önemli. Bu tarz açılamama durumları çok oluyor. Zaten baş karakterin özgüveni çok yok, belki de kavuşabilseydi çuvallardı. Kavuşamayınca aşk oluyor klişesini söyleyip bitireyim 🙂 Sinirini bozan bir öykü olduğu icin kusura bakma patron 🙂

  • Cevap Yaz