Aşk ve Farkındalık

Aşkın İkinci Yarısı

14 Mart 2019

Yazı: Aşkın İkinci Yarısı | Yazar: Ateş Karadeniz
Büyük bir ilçeye bağlı, şaraplarıyla ünlü bir sahil kasabasıydı. Kasabanın erkekleri geçimlerini balıkçılıktan, kadınlarıysa bağlarındaki üzümlerden yaptıkları ev şaraplarından kazanıyorlardı. Kasabanın sonundan başlayan deniz, bir örtü sakinliğinliyle diğer kasabaların sahillerine uzanıyordu. Genişçe bir kumluğu olan sahilin kumları, herbiri özenle seçilmiş gibi, ışıl ışıl görünüyorlardı.

Kasabada böylesine büyülü bir sahili, evlerinin önüne kadar alabilen sadece üç ev vardı. Bunların ilki çok büyüktü, kendine özel bir iskelesi ve kayıkhanesi vardı. Enine genişçe bembeyaz uzanan bu ev eskiydi ama heybeti sayesinde onu gören herkesi kendine hayran bırakıyordu. Büyük bahçesinin iki yanı ise çeşitli meyve ağaçlarıyla çevriliydi.

Diğer iki ev, ondan biraz ileride ve neredeyse yarısı kadardı. Bahçeleri ortak alana açılan mermerleri ile açık mavinin uyum yakaladığı evlerdi. Kayıkhane tarafındaki tek, diğeriyse iki katlıydı. Buna rağmen birbirlerini tamamlayacak ölçüde benziyorlardı. İki katlı olan ev kasabaya yakın olandı ve neredeyse 10 yıldır boştu.

Aylar nisanın sonunu gösterdiğinde kırklarının başında Mavi isimli bir kadın, bu evi satın almıştı. Seneler önce boşanmış olan Mavi, erken yaşta evlenmişti. Beş yıl boyunca şiddete maruz kaldığı evliliğini bitirmeyi başardıktan sonra yıllarca bankada çalışıp para biriktirmiş, kızı yurtdışında bir üniversite burs kazanınca o da ailesinden kalan her şeyi satıp buraya yerleşmişti.

Ev işlerinin erken bittiği bir gün Mavi, yanındaki tek katlı evde oturan adamla tanıştı.

Adam siyah-gri saçları ve ince kirli sakalıyla oldukça olgun görünse de gülerkenki içtenliğiyle de bir o kadar genç duruyordu.Erdem, kırk beşlerinde, boşanmış bir adamdı ancak çocuğu yoktu. Boşandıktan bir sene sonra da ailesine ait olan bu eve taşınmıştı. Sırf bu ev değil, o kayıkhaneli ev de Erdem’in ailesine aitti. O da babası gibi yıllarca yazarlık yapmış, dört kitabı da çok satanlar arasına girmişti. Buraya yerleşeli ise on yıl olmuş ve o zamandan beri de sadece balıkçılıkla uğraşıyordu.

Mavi, Erdem’i eve taşındıktan tam bir ay sonra görmüştü. Uyku sıkıntısı yaşadığını öğrendiği bu adam bütün gününü teknesinde geçiriyordu. Tanışalı bir kaç ay olmasına rağmen kısa sürede dost olmuşlardı. Eski evliliklerinden bu yana kimseyle sevgili olmayan ve insanlara güvenlerini yitiren bu iki insan, fark etmeden aralarında çıkarsız, beklentisiz bir ilişki kurmuşlardı. İlişkinin sınırları olsa da birbirlerine yalnızlıklarını unutturuyorlardı. Sabahları birlikte kahvaltı ediyor, akşamlarıysa Erdem balığa çıktığında Mavi de balkonunda şövalesini kurup resim çiziyordu.

Dostlukları ilerledikçe ufak ufak tartışmalar yaşansa da uzatmanın bir manası olmadığını bildiklerinden bu anlaşmazlıkları gülerek sonlandırıyorlardı. Hayatlarında yaşadıkları acılardan o kadar sıkılmışlardı ki bu ufak tartışmalar, aralarındaki o saygılı duruşa bir eğlence katıyordu sadece.

Aylar ağustosun on beşini gösterdiğinde Erdem Mavi’ye birlikte balık tutmayı teklif etti.

Gökyüzü pembeden kızıla dönüşürken tekneyle açıldılar. Teknenin arka kısmında masası ve aşağıda da kamarası vardı. Erdem iki oltayı da hazırlayıp teknenin kenarlarına tutturdu. Masada Mavi’nin hazırladığı meyveler ve Erdem’in kasaba kadınlarından aldığı iki şişe şarap vardı. Oltalarını alıp masanın arkasına geçen ikili, kadehlerini de yanlarına alarak sırt sırta verdiler.

“Niye büyük evde kalmıyorsun?” diye söze başladı Mavi.

“Ailem öldüğünden beri o evin içine girmedim. Bilmiyorum, korkuyorum herhalde. Sanırım sevdiğim insanların yokluğuyla yüzleşmek pek bana göre değil.”

Erdem oltayı denize salarken kadehinden de bir yudum aldı.

“Yoksa komşuluğum iyi değil mi, şikayetçi misin?” diye sorarken muzipçe gülümsüyordu.

“Hayır tabi ki de. Senin sayende hayatımda ilk defa kendimi yalnız hissetmiyorum. Bu çok değerli bir şey benim için. İnsanın çocuğunun olması, şu hayatta alınabilecek en güzel hediye ama bahsettiğim yalnızlık çok farklı.”

Sözlerinin ardından gözleri dolarak, fark etmeden kadehin hepsini içmişti Mavi.

Erdem derin bir nefes aldı, oltaya gelen balığı kovaya attıktan sonra; “Anlıyorum. Sanırım birbirimizi bularak içimizde anlamlandıramadığımız o boşluğu doldurmuşuz,” dedi.

Mavi titreyen oltayı sarmaya başladığında ipte üç tane balık gördü, heyecandan ne yapacağını şaşırarak, oltayı teknenin içine çekti. Erdem hemen balıkları ipten çıkarıp kovaya attı ve karşılıklı gülmeye başladılar. Akşam yemeğine yetecek kadar balık tuttuklarında, yanlarına aldıkları malzemelerle Mavi salatayı yapmış, Erdem de ızgarada balıkları pişirmişti.

Tekne hala açıklardaydı, gökyüzü kararmıştı ve yıldızlar neredeyse elle tutulacak kadar yakındı. Teknenin yanına yakamoz vuruyordu ve bu yemek, yedikleri ilk romantik yemekti.

Tekne yıldızların altında hafif hafif sallanırken, havadan sudan sohbetlerle geçen yemek sonunda bitmiş, şarabında etkisiyle ikisi de duygusallaşmışlardı.

Erdem sormaya çekinse de Mavi’yi tanımak için kendini hazırlayarak; “Niye kimseyle sevgili olmadın?” dedi. Bu konu daha önce aralarında hiç açılmamıştı. İlk zamanlar laf arasında öğrendiği bir bilgiydi ve onu rahatsız etmemek için bunu daha önce ona hiç sormamıştı.

“Çünkü bu zamana kadar egosunu duygularına karıştırmayan, bir insan bile görmedim. Seni tanıyana kadar..”

Mavi çatalını biten salata tabağında gezdirirken ekledi; “Peki sen neden kimseyle birlikte olmadın?”

Mavi de en az Erdem kadar gergindi. İkisi de artık birbirlerini daha fazla tanımak istiyordu. Erdem bir süre sessiz kalınca Mavi tekrar söze girdi.

“Konu duygulara geldiğinde neden çekingensin?”

Erdem kadehindeki son yudumu da içerek “Aşka olan inancımı yıllar önce kaybettim ben. İki insanın birbirlerini her koşulda, sorgusuz, sualsiz sevebilmesi.. Bilmiyorum masalmış gibi geliyor.”

Mavinin ela gözlerine bakarak ekledi; “Böyle göründüğüme bakma, korkak bir adamım ben.”

“Duygusal olan herkes gibi” dedi Mavi gülümseyerek “Ama… Öyle bir havan var ki sanki ‘gideceğim yere daha çok var’ deyip yanlış bir durakta inmiş gibisin.”

İkisi de aynı anda güldü çünkü bu tam da Erdem’i anlatacak bir tanımdı.

“Haklısın tam da öyle bir adamım ama bazı şeylerin değişmesini isterdim.”

Mavi neden bahsettiğini anladığı için hiç anlamamazlıktan gelmeden açıkça sordu; “Peki neden değiştirmiyorsun? Benim de geçmişim kalp kırıklıklarıyla dolu ama en azından bir şansım daha varmış gibi geliyor.”

“Buradaki sıkıntı kalbimin kırılması değil ki Mavi. Bilirsin o fazla tanıdık bir acı, ilacı var. Asıl tedavi edilemez olan umut kırgınlıkları, işte onun için ne ilacım, ne iyileştirecek yöntemim var.”

Onca vakit geçirmelerin ve bu romantik yemeğin nedenini sorgulayan Mavi ne diyeceğini bilemiyordu. Dahası aralarındaki o saygılı, naif, anlayışlı ve eğlenceli vakitlerden sonra Erdem’in kendi gibi hissetmemesine üzülmüştü.

Uzunca bir sessizlikten sonra “Ne dememi bekliyorsun?” diye sordu Mavi.

Erdem bir süre bekleyip tekrar Mavi’nin gözlerine bakarak; “Gençken aşkın her şeye gücünün yeteceğine inanırdım. Benim için imkansız diye bir şey yoktu. Tüm inançlarım kırıldı, korkmaya başladım. Yalnızlığın beni güçlendireceğine inandım ve en üzücü olanı içimdeki boşluğun aslında neye ihtiyacı olduğunu sormadım. Şimdi sana her şey çok güzel olacak diyemem ya da korkularım olmadan bu yola çıkıyorum da diyemem. Bir tek şunu söyleyebilirim; korkularına da, üzüntülerine de talibim, sana benimle mutlu ol diyemem ama benimle mutlu olmaya çalışır mısın?”

Bu söz üzerine Mavi sadece Erdem’in ona uzattığı elini tutabildi.

Gözlerinden ince ince yaşlar akarken; “Senin aksine hiç aşka ihtiyaç duyarak yaşamadım, o yüzden aşka bir inanç da yüklememiştim. Hep ayaklarımın üzerinde durdum. Kaçmadan yüzleştim ve hep güçlü kaldım… Ama ben de artık bazı şeylerin değişmesini istiyorum. Bana beni anlayarak sadece güçlü olmanın hiçbir işe yaramadığını öğrettin.”

Gülümseyerek ayağa kalkan Erdem; “Kimse yalnızlığı hak etmez. En güçlüsü de en korkağı da..” dedikten sonra cd çaların düğmesine bastı.

Jack Jezzro’nun O Sole Mio şarkısı çalmaya başladı.

Diğer elini Mavi’ye uzatırken “Aşkın ikinci yarısı adına bana bu dansı lütfeder misiniz Mavi Hanım?” diye sordu.

Sarı saçlarını solunda toplayan Mavi ayağı kalktı ve “Denemeye değer…” dedi gülümseyerek. Teknenin o küçük aralığında dans etmeye başladılar.

Aylar birbirlerini kovalarken iki aşık kayıkhanesi olan heybetli eve taşınmış ve yeni bir hayatı acele etmeden, üzerine düşünmeden yaşamaya başlamışlardı. Artık ikisi de aşk için güç ya da güçsüzlüğün bir öneminin olmadığını, korkularını cesarete dönüştürerek öğrenmişlerdi. Sadece birbirlerinin gözlerinin içine bakarak anlaşmanın güzelliğini, bu şarkıyla anladılar ve hayat kaldığı yerden acı tatlı devam etti.

Aşk için hiç bir zaman geç değildir.

Umutla Kalın…

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Nural 14 Mart 2019 at 19:33

    Yüreğine, kalemine sağlık.

    • Cevapla Ateş Karadeniz 18 Mart 2019 at 19:28

      Teşekkürler 🙂

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 15 Mart 2019 at 01:54

    Yaralı ruhlar hayatta ikinci bir şansla karşılaştıklarında bunu çabuk fark edip değerini bilmeyi başarabiliyor sanırım. Bu duyguyu okura geçiren güzel bir öykü olmuş Ateşcim, tebrik ederim. Her hafta merakla bekliyorum ne yazacağını.

    • Cevapla Ateş Karadeniz 18 Mart 2019 at 19:32

      Herkese göre değişiyor ablacım, bu yazı cesaret niteliğindeydi.

      Sevgisiz yaşanmaz.

      Beğenmene sevindim.

  • Cevapla Sema Kuz 15 Mart 2019 at 12:16

    Aşk ve sevgi duygusunun farkındalığını çok ince duygu tanımıyla satırlara dökmüşsün. Yürek yönetilemez, ego duygusu ile hiç çalışmaz. Yazıların çok ince ve hassas konularla dokunuşları vurguluyor. Yüreğine, kalemine sağlık.

    • Cevapla Ateş Karadeniz 18 Mart 2019 at 19:33

      Çok teşekkür ederim 🙂 Böyle hissettirebildiysem ne mutlu bana.

  • Cevapla Esat Öğütveren 16 Mart 2019 at 17:54

    Aşk ve tanımı. Bir sakız vardı biz çocukken kağıtlarında karikatür ve yazılarla aşkı tarif ederdi. Her söylediği yani her kağıt haklıydı doğruydu ama aynı zamanda eksikti. Öykünün kahramanı da güzel bir tanım yapmış.
     
    “İki insanın birbirlerini her koşulda, sorgusuz, sualsiz sevebilmesi.”
     
    Bence yine eksiksiz değil ama güzel ve akılda kalacak bir tanım.
     
    Güzellikleri ile yaşadığımız, yaşayacağımız aşklar olsun, aşk olsun. 🙂

    • Cevapla Ateş Karadeniz 18 Mart 2019 at 19:41

      Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Ben aşk için söylenen her sözün zaten hep biraz eksik olduğunu düşünen biriyim çünkü aşkla ilgili cümleler gönülden yarım çıkar, başka bir gönüle değdiğinde tamamlanır.
      Aşkla geçen güzel günleriniz olsun 🙂

    Cevap Yaz