Aşk ve Farkındalık

Avuntu

11 Nisan 2019

Öykü: Avuntu | Yazar: Ateş Karadeniz
Dudaklarını hafifçe öne doğru uzattı ve içine çektiği dumanı yavaş yavaş adamın dudaklarına doğru üfledi. Odanın karanlığında dans eden bu griliğe kayıtsız kalmayan adam, dumanı içine çekerek ilerledi ve sonunda onu bekleyen dudaklarla buluştu. Kadının siyah ojeli tırnakları adamın ensesinde iz bırakırken, küllükte unutulan sigara kendi kendine sönmüştü. Adam kadının sarı saçlarını kenara çekip boynunu koklayarak küçük öpücükler kondurmaya başladığında kadın nefesini toparlamaya çalışıyordu. Tekrar başlarlarsa bir daha hiç gidemeyeceğini düşündü ve sessizce “Dur” dedi. Adam sardığı kollarını gevşetti ve kadına baktı.

Kadın elleriyle adamın gözlerini kapattı ve dudağına bir öpücük daha kondurdu.

“Gitmeliyim.”

“Tamam.”

Kadın yatağın kenarındaki sabahlığı üzerine geçirdi ve adamın dağılan saçlarını okşayıp dudağının kenarına bir öpücük daha bıraktı. Odanın içindeki banyoda giyindi ve aynada saçlarını düzeltti, kapıdan çıkarken adama buruk bir gülümsemeyle baktı. Saat gece yarısını gösterdiğinde odada tek başına kalan adam yataktan kalktı ve kendine bir viski koyup manzaraya karşı bir sigara yaktı. Önünde İstanbul Boğazı, arkasında dağınık bir yatak, kenara atılmış bir sabahlık ve iki ıslak bornoz vardı. Anlam veremediği hisleriyle bugünü ve geçmişi arasında sıkışmıştı. Her şeyin nasıl bu kadar hızlı başladığını ve nasıl bir çaresizlikle bittiğini anlamaya çalışıyordu.

Bir kaç saat önce…

Uzaktan görünen köprü ışıkları alışılmış bir mucizeyi denize yansıtırken, kıyıda hazırlanan mütevazi bir sofra misafirlerini bekliyordu. Kalabalık bir grubun çocukluk anıları, masada yerlerini tek tek bulurken, birbirlerinin gözlerine özlemle bakan bu beş kişi aslında sadece tek bir kişiyi bekliyordu. Baş köşeyi ayırdıkları bu kadın, masadaki her kişi için farklı anlamlar taşıyordu ama özellikle biri için tepeden tırnağa yaraydı ve Beylerbeyi sahilinde yavaşça kanıyordu.

Bu altı kişi aynı mahallede büyüyen ve zamanla ayrı dünyalara savrulan otuzlu yaşlarında çocuklardı. Gelmeyen o kadın dışında iki kadın, üç erkeklerdi ve zamanında “ünlü altılı” olarak bilinirlerdi. Teker teker herkes mahalleyi taşınmalarla terk ettiğinde kopmuşlar, içlerinden ikisi bir hafta önce alışveriş merkezinde karşılaşınca bu yemeği organize edip grubun geri kalanını da bulup çağırmışlardı.

Vakit ilerlerken bardaklardaki rakılar ve şaraplar dolup boşalıyordu.

Hepsi başlarına gelen şeyleri kısaca anlattıktan sonra eski günleri konuşmaya başlamışlardı. Herkesin büyük bir ustalıkla gizlediği kendi hayatlarına özgü acıları, eğreti kahkahalarıyla maskelenirken, gelmeyi tercih etmeyen o kişi zamanın da etkisiyle unutulmuştu. Bir tek masanın köşesinde oturan adam unutmamıştı ve gizlice kadehini sürekli o unutulan kadına kaldırıyordu. Tüm bunlara rağmen izi olmadan kanayan bu yarayı gizlemek için en çok o konuşuyor ve masadakileri sürekli o güldürüyordu. Oturdukları bu sofra o güne özel kapatılan bir restorana ve bu deniz manzaralı restoran da yarası içinde saklı adama aitti.

Yemekler yenip içkiler içildikten sonra yavaş yavaş dağılan masada artık sadece adam kalmıştı. Restore edilerek restorana dönüştürülen köşkün kapısı açıldığında, adam Sezen Aksu şarkılarıyla denizi izliyordu. Sözde unutulan o kadın yalnızlığın içinden geçerek bir anda adamın karşısında belirmişti. Asaletini beyaz elbisesiyle süslemiş ve yüzünü ifadesizlikle maskelemişti. Narin bir hareketle sandalyeyi kendine doğru çekti ve gözleri denize karışan adamın karşısına geçti. Öyle güzel görünüyordu ki; biri bu kadına kuş bakışı baksa, papatya gördüğüne yemin edebilirdi.

“Gitmeyeceğini biliyordum,” dedi kadın yüzünde kendinden emin bir gülümsemeyle.

“Hoş geldin.”

Adamın rakısını önüne alan kadın, titreyen içini bastırmak için büyük bir yudum aldı. Normalde hassas midesi rakıyı hiç kaldırmazdı ama utanmasa kafasına bile dikebilirdi.

“Değişmişsin ama bakışların hala aynı. Yüzünü özlemişim,” diyen kadının gözlerinde belirsiz bir özlem vardı.

“On yıl geçti he! Evlenmişsin. Hayırlı olsun.”

“Her şey farklı olabilirdi.”

“Olabilirdi ama yine olsa yine giderdim.”

Gözleri dolan kadın bir yudum daha rakıdan aldı.

O an masadan hızla kalkıp gitmek istedi ama karşısında ona dur diyecek birinin olmadığını bildiği için yapmadı. Şayet dur deseydi de kalır mıydı emin olamadı.

“Aramızı düzeltmek için biraz yalnız kalmamız gerekiyordu. Hayatlarımızdaki sorunları bir kaç senede halledip tekrar birleşebilirdik.”

“Ben beklemeye razıydım.”

“Neden beklemedin peki?”

“O beklenecek zamanları, kendini hiçliğe gizleyerek önüme koydun. Hiç görüşmeyelim diyen sana karşı ayda yılda bir görüşerek bu durumu kolaylaştıralım istedim. Çünkü çaresizdim, gurursuzdum ve aşıktım. Eğer biraz anlasaydın o zaman ölene kadar beklerdim.”

“Düşüneceğimi söylemiştim.”

“Ve bende istediğin zaman haber verebileceğin bir iş görüşmesi değildim.”

Adam cebinden yeni sarılmış bir sigara çıkarttı.

Bir şeylerden kurtulmak istercesine hızlıca yaktı. Derin bir duman aldı. Kadın yerinden kalktı ve adamın yanına oturdu. Elinden sigarayı aldı ve o da bir nefes çekti. Artık her şey daha ağırdı ve bunca yılın hasreti artık havadaki dumanda saklıydı. Adam uzunca bir zaman kadına bakmamaya çalıştı ama kaçınılmaz son geldiğinde adam bir daha bakışlarını kadından alamadı. Kadının nar çiçeği rengindeki dudakları nemli, yumuşak ve tedirgin duruyordu. Kadın elini adamın yanağına götürdü ve çocuk sever gibi okşadı. Bir daha kelimelere başvurmadan dumanı birer kez daha çektiler ve adam karşısındaki kadına mest olarak baktı. Eğildi ve çölde vaha bulmuşçasına kadını ihtiyaçla öptü. Bu öpücüğe uzunca bir karşılık veren kadın böylelikle bir kereye mahsus yanacak olan bir yangını başlatmış oldu. Hızla restoranın en üst katındaki odaya çıktılar ve aralarındaki bu yangın kadın kapıdan çıkana kadar devam etti.

Adam içtiği sigaranın son dumanına geldiğinde hala ne hissettiğini bilmiyordu. Bu yüzden sigarayı söndürdü ve gönüldeki aşkı özgürleştirmek için önündeki toz kaplı cama serçe parmağıyla bir kuş çizdi.

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

4 Yorum

  • Cevapla Beril Erem 13 Nisan 2019 at 17:30

    “Baş köşeyi ayırdıkları bu kadın, masadaki her kişi için farklı anlamlar taşıyordu ama özellikle biri için tepeden tırnağa yaraydı ve Beylerbeyi sahilinde yavaşça kanıyordu.”
     
    Ne güzel yazmışsın Ateş’ciğim, kalemine sağlık✨

    • Cevapla Ateş Karadeniz 13 Nisan 2019 at 22:14

      Çok teşekkür ederim. Beğenmenize sevindim 🙂

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 14 Nisan 2019 at 14:37

    Vaowww ne tutkulu öyküydü, bayıldım. Aralarındaki muazzam çekim satırlardan okura da geçiyor.
     
    Çok güzeldi Ateşcim, tebrikler 👌🏻👏🏻

    • Cevapla Ateş Karadeniz 14 Nisan 2019 at 18:11

      Ne mutlu bana 🙂 çok teşekkür ederim.

    Cevap Yaz