Yaşamak Yaratmaktır

Güzel Beden

3 Nisan 2019

Yazı: Güzel Beden | Yazan: Prof. Dr. Atilla Erdemli

Yaşamak insanın en temel ödevidir.

İnsanın yaşaması da diğer canlılar gibi varlık yapısı uyarınca gerçekleşir. Bir canlıyı “insan” kılan ve diğer canlılardan ayıran özellik yaşamasının kendisine bırakılmış bir ödev olmasıdır. Böylece o doğada kendi yaşamasından sorumlu olan tek varlıktır.

İnsanın “Yaşama Ödevi” kendi yaşamasını yaratmaya dayanır; doğada “Yaratıcı Yaşama” yalnızca insanla mümkündür. Onun varlık yapısı da böyle bir yaşamaya göredir. Doğada her canlı yaşama biçimine göre yapılanmıştır.

Max Scheler, hayvanların çevrelerine doğduğunu söylerken işaret ettiği gerçek budur. Hayvanlar çevrelerine onun bir parçası olarak doğarlar ve orayı değiştirmezler. Bu nedenle insan dışındaki her canlı neyi, nerede, ne zaman, nasıl, ne kadar yapacağını bilerek dünyaya gelir ve bunun için ayrıca düşünüp, karar vermesine gerek yoktur. İnsan dışındaki her canlı doğanın bu tür bir zorunluluğu içindedir. Yine M. Scheler’ın diliyle söylersek, doğada yalnızca insan çevreye değil, dünyaya gelir.

İnsanlar dünyanın bir yerinde doğarlar, fakat doğdukları anda bütün dünya ve evren onlara bir olanak olarak verilir. Dahası, varlık yapısı nedeniyle yaşaması da ona bir olanaklar bütünlüğü olarak verilmiştir. “Yaratıcı Yaşama” burada temellenir. İnsanın zorunluluğu da buradadır. Bu nedenle insan neyi, nerede, ne zaman, nasıl ve ne kadar yapacağına her seferinde yeniden kendisi karar vermek zorundadır. İnsan yaşamı böyle somutlaşacaktır.

Hareket

“Yaratıcı Yaşama” doğasında ödev olarak içkinleşmiş bulunan insanın varlık yapısı “Hareket”e göre düzenlenmiştir. Sürekli hareket iki ayak üzerinde sürekli dik duran canlının özelliğidir. Başka hiç bir canlı harekete insan kadar zorunlu değildir. Ne var ki, bu varlık yapısı uyarınca insan bir eksiklikler varlığıdır. Diğer canlıların hepsi çevreleriyle uyumlu uzmanlaşmış hareketlere sahiptirler. Yaşamaları bu tek yönlü harekete göredir.

İnsanın hareketleri ise çok yönlüdür, dolayısıyla hareketlerinde uzmanlaşma yoktur. İnsan pek çok hareketi yapar, fakat birazcık yapar. Bir harekette uzmanlaşması ancak öğrenmeyle olur. Her birini öğrenmek de yetmez. İnsan hayvanlardan farklı olarak öğrendiği ve yetkince yaptığı bir hareketteki uzmanlığını hem artırabilir, hem de kaybedebilir. Öğrenilmiş bir hareketteki yetkinliğin artırılabilmesi ve/veya korunabilmesi için o hareket üstünde sürekli çalışmak gerekir. İnsan dışındaki canlıların böyle bir sorunu yoktur.

İnsan yetkin bir varlık değildir.

Varlık yapısı bakımından yetkin olmak “insan” olmamaktır çünkü yetkin bir canlı gelişmesini sağlayacak olanakları tüketmiş ya da en aza indirmiş, dolayısıyla doğa tarafından büyük ölçüde belirlenmiştir. Buna karşın, en az düzeyde belirlenmiş, yalnızca yapıcı-yaratıcı yaşamanın olanaklarıyla donanmış bir varlık yetkin olmamak zorundadır. Yetkin olmamak “insan” olmanın varlık ve yaşama koşuludur. İnsan yetkin olan değil, yetkinleşebilen bir varlıktır.

İnsan çok yönlü olanaklar bütünlüğüdür. Olanakların çok yönlü bir yaşama olarak somutlaşabilmesi için insanın önünde boşlukların ya da doğayı aşan bir eylem alanının bulunması gerekir. Eksikli olmak burada anlamlıdır ve yaşama burada bir ödev olarak ortaya çıkar. Yaşama yeniden yaratıldığı yerde yepyeni bir boyut kazanmakta, doğa kendi sınırlarını insan ile aşmakta, tek yaşamalı öğelerden oluşan doğa insan ile çok yaşamalı bir sürece ulaşmaktadır.

Yaşamanın insan ile yaratılan yeni boyutlarından biri de, doğada asla bulunmayan “Spor”dur. Spor yalnızca insanın yaşama biçimlerinden biridir.

Yaşama kendisini gerçekleştiren bir güçtür. Yaşamayı var kılan güç, atılımının her aşamasında değişik, yeni bir yanını ortaya koyar. Böylece yaşama gelişen, zenginleşen, değişik atılımları bulunan bir süreç olur. Bu süreç insana ulaştığında olabilecek en yüksek gerçekleşme aşamasındadır. Orada bir yandan yaşamanın en büyük ikilemi ortaya çıkarken, diğer yandan doğanın çok yaşamalı varlığı doğar: İnsan. Doğanın süreci çok yaşamalı aşamaya ulaşmıştır.

Çok Yaşamalı Olmak

Varlığında değişik yapıcı ve yaratıcı güçler taşımak; birbiriyle doğrudan dolaylı ilişkileri, bağları bulunan farklı eylem alanlarının olanağına sahip olmak; bu alanlardan her birini olanağı ölçüsünde somut-laştırmak; bunlardan birine takılıp kalma durumunda yaşama dengesinin bozulması; bunlardan her biriyle ilgili kararların alınması, gereğinin yapılması, yapılanların irdelenmesi ve değerlendirilmesi; ardından daha yetkin olanın tasarlanması, giderek daha yetkinleşmek olarak kendini gösterir.

Çok Yaşamalı Olmak, varlık yapısında doğup, büyüyüp, gelişmeyi bekleyen değişik insanlara sahip olmaktır. Bunlardan kimileri daha az güçlüdür, kimileri daha çok. Bazılarında bu güç yumaklarından biri çok yoğundur: Onlar o konunun dehaları olurlar –elbette olanak bulurlarsa-. Hangi güçte olurlarsa olsunlar, her biri bireyin yaşamasında gerçekleşme hakkına sahiptir. Bu doğal hak insanın en temel hakkıdır. Yaşama bakımından “Hak” ve “Ödev” birbirini tamamlar.

Eksikli olmak bir olumsuzluk değil, bir varlık koşulu ve insanın temel yaşama durumudur. Diğer canlılarda ve doğanın genel düzeni ile karşılaştırdığımızda bu yaşama durumu bir aykırılıktır. İnsan dışındaki tüm doğa bir bütün olarak kendi devinimini sürdürürken, yalnızca insan varlık yapısı ve yaşamı ile uyumsuzdur. Kant’ın deyişi ile insan varlığının mekanik yapısı bakımından doğadır, doğaya bağlıdır -fakat o bile tam değildir-. “İnsan Bedeni”nin kendisini dış tehlikelerden koruyacak gelişmiş, uzmanlaşmış hiç bir organı yoktur. O kendisine gerekli her şeyi, yaşamasını ve gereklerini kendisi yapıp yaratacaktır: O kendisini yaratacaktır.

Özgürlük

İnsana özgü pek çok özellik burada temellenmektedir. Sözgelimi Özgürlük. Doğada yalnızca insan özgür olabilir. İnsanın yaşamı diğer canlılar gibi doğa tarafından büyük ölçüde belirlenmiş olsaydı insan ne özgür olabilirdi, ne de özgür olma ihtiyacını duyardı. Aynı durum bilgi, yanılgı, öğrenmek, sevmek, nefret etmek, erginlenmek, aydınlanmak, yaratmak, mutluluk, ölümsüzlük isteği, erdem, erdemli yaşama, sonsuzluk bilinci, iyi, güzel gibi insan yaşamının oluşturucu bir çok yanı için geçerlidir.

Yaratma

“İnsan yaşamı”nı veya bir yaşamayı insana özgü kılan en önemli özelliklerden biridir “Yaratma”. Yaratmak en genel çizgilerinde yeni bir yaşama ortamı oluşturmaktır. Yaşama Ortamı yalnızca maddi değil, aynı zamanda tinseldir. Öte yandan Yaşama Ortamı durağan (statik) değil devimsel (dinamik)tir; sonraki yaratmalarla sürekli değişime, gelişmeye ya da gerileyip, bozulmaya açıktır. Yaşama Ortamı bir tür Donanımdır. İnsan kendi yaşamasını donatan bir varlıktır.

Beden & Ruh

İnsanla ilgili görüşlerde tarih boyunca Beden-Ruh ayrımıyla karşılaşıyoruz.

19. yy. sonlarına kadar süre gelen ağırlıklı anlayış, ruh ya da tinsel yaşamanın beden ya da maddeye egemen olması gerektiğini savlıyordu. 19. yy. ortalarından başlayarak değişik görüşler, örneğin Fenomenolojik yaşama anlayışı, Varoluşcu Felsefeler, 20. yy.da John Searl gibi nörobilim kökenli filozoflar, daha sonra gelişen Kognitif Noroloji çalışmaları ile bu ayrım önemini yitirdi.

Beden insan varlığındaki saygın yerini aldı. Hatta M. Foucault gibi kimi düşünürler Bedenin soma dışında toplumsal, tarihsel, kültürel devinimleri üzerinde durdular. Beden üstüne bu görüşlerde “İnsan Bedeni”nin bir yanı pek farkedilmiyordu. Sözgelimi Merleau-Ponty (Algının Fenomenologisi’nde) insan bedenini nesnel ve fenomenolojik olarak ayırıyordu: Nesnel Beden, fizyolojik beden ya da bilinen deyimle somadır, bir biyolojik Kendiliktir. İnsan ilkin nesnel bedendir, dünyaya bir nesnel beden olarak gelir ve bu beden güzel değildir. Fenomenolojik Beden, ise deneylediğim, yaşadığım, kendisiyle dünyaya açıldığım, artık bir organlar topluluğu olmaktan uzaklaşmış bulunan bedendir. Bu ayrımda “İnsan Bedeni”nin zorunlu koşulu gözardı edilmektedir.

Biraz önce değindiğim doğada organları, dolayısıyla hareketleri uzmanlaşmamış, çok yaşamalı, fakat korumasız, yaratıcı, fakat öğrenmek ve gelişmek zorunda olan bu eksikli varlık, yani insan daha doğduğu anda sarıp sarmalanmak, korunmak zorundadır. Ayrı deyişle o bir “Nesnel Beden” olarak dünyaya gelir, fakat yaşayabilmek için insanın yapıp yarattığı bir şeyle kaplanması, donatılması gerekmektedir. Doğduğu günden ölene dek bu donanım işi, değişik kaygılarla yaşamasının vazgeçilmez bir yanı olacaktır. Böylece insan bedeni vazgeçilmez bir özelliğiyle ortaya çıkar: Donanmış Beden.

Donanmış Beden

İnsan bir Donanmış Bedendir. Yetkin olmayan varlık olarak insan, eksikliğini gidermek için yapıp yaratır ve onunla kendisini donatır; doğa ile arasında bulunan ve kendi aleyhine olan açıklığı, uyumsuzluğu gidermeye çalışır. Bu çabadan “Donanmış İnsan” doğar. İnsan donanmak zorundadır. Yaşayan İnsan donanmış bir bedendir. Ancak donanmış bir beden güzel olabilir, ancak donanmış bir bedenden iyilik beklenebilir.

Sahip olduğu olanaklarla çok yönlü bir yaşamayı gerçekleştirebilmek için insanın önünde boşlukların ya da doğayı aşan bir eylem alanının bulunması gerektiğini söylemiştim. İnsan bu boşluk nedeniyle donanmak zorundadır ve donanım tek yönlü değildir. Bir yanda davranışların değer altyapısı olan bilgiler gereklidir. Bilgilerimizin hiç biri, özellikle bu değerlerle ilgili olanlar doğada yoktur. Tüm bilgilerimizi bilme olanaklarımız sınırlarında yaratıp, yaşamamıza katarız; böylece kendimizi bilgilerle donatarak yaşarız.

Bilgisel donanım olmadan yaşama olmaz. Bilgilerimiz yalnızca belli fenomenlerle sınırlı değildir, ahlâk değerlerimizle ya da duygusal yaşamamızla ilgili söylemlerimiz de bilgi içerirler.

Ahlâk

Ahlâkla ilgili ilk donanım, Tevrat’ta bulunmaktadır. Havva yasak bilgi ağacının meyvesini yedikten sonra Adem’e verir ve o da yer. Hemen ardından, çıplak olduklarını fark ederler ve incir yaprağı ile örtünürler. İncir yaprağı ilk ahlâki donanımdır ve çıplak olma bilinci ile bu bilinç uyarınca ortaya çıkan ahlâk duygusunun sonucudur. Bütün hayvanlar çıplaktır, fakat hiç biri örtünmez; çünkü ahlak bilinç ve duygusundan yoksundurlar.

Tüm duygularımız ahlâk uyarınca değildir. Sözgelimi:

“Burada gün batımı ne kadar güzel!”
dediğim zaman, bu deyiş aslında şudur:
“Burada günbatımı çok güzeldir.” Bir duygu yüklü söylemde bir yargı vermekte, bir sav ortaya koymaktayım. Benzer sözleri bir insan için de söyleyebilirim ve o zaman da bir bilgi ortaya koyarım. Bilginin mutlaka doğru ve/veya geçerli olması gerekmez; yanlış ve geçersiz de olabilir. Şimdi şu yargıya yeniden bakalım:

“Burada gün batımı ne kadar güzel!”

Bu söyleyen kişinin, benim yargımdır. Güzel dediğim benimle ilgili, bende olan bir şey; benim dışımda var olan bir gerçeklik değil. Herhangi bir beden, doğa veya doğal süreç güzel değildir. Kendi başına bir “güzel” yoktur. Aynı durum “iyi” için de söz konusudur.

Platon’un en yüksek ideasının özelliği olan kalo-kagathia da kendi başına yoktur.

Güzel “insan”a içkindir ve iyi gibi güzel de insan tarafından yaratılır. Doğa bir devimsel süreçtir. Orada güzellik ihtiyacı yoktur. Orada önemli olan işlevselliktir ve güzellik de doğada işlevsel değildir.

Doğadaki bir kuşa tüylerinin rengi, açılımı, duruşu ile güzel dediğimizi düşünelim. Kuşun o durumdan amacı güzellik değildir; kuşta güzellik gibi bir amaç ya da kaygı da yoktur. Schopenhauer’i anamsatırcasına, kuş türün sürekliliği için öyle olmak zorundadır ve bu kendi isteği değil, doğanın biçimlendirişidir. Şimdi, bir kuşun aynı durumlarda hep aynı biçimde ortaya çıkan, bize göre güzel olması ile bir kadının giyimi, makyajı, saç kesimi ve biçimi, takıları, parfümü ve davranışlarıyla bir süre için kendisinde oluşturduğu güzelliği arasında ancak çok zayıf bir analoji kurulabilir. Kadının amacı güzel olmak, güzel görünmek, güzel etkiler bırakmaktır. İnsan erkek, kadın, çocuk, genç güzel olmak için kendisini donatır ve/veya kendisini donatırken güzel olmaya dikkat eder. Çünkü ilkin “İnsan Bedeni” güzel değildir.

Güzel Beden

Antik Çağ’da stadionlarda atletleri, palaistralarda güreşcileri izleyen heykeltraşlar ideal insan bedeninin oranlarını, ölçülerini bulmaya çalışırlardı. Gerçekte aradıkları “İnsan Bedeni”nin “Logos”u idi. Logos ile ilgili olan bir şey çirkin olamazdı.; çünkü Logos’a kalo-kagathia içkindi. Çirkin olanlar bu logostan daha az pay aldıkları için çirkindiler. Bu nedenle aradıkları bir atlette bulunan ideal beden güzelliği değildi; tasarlayacakları bir beden güzelliği için gerekli olan temeli aramaktaydılar.

Gerçekte “Sporcu Bedeni” güzel değildir. Güzellik Sporcunun yarattığı hareketlerdedir. Ayrı deyişle, sporda güzel olan Sportif Davranış ve/veya Sportif Harekettir. Sporda güzel hareket başarılı hareketin doğasında bulunur.
Doğa bakımından güzel olmak insan bedeninin umurunda bile değildir. Hatta insan bedeni giderek çirkinleşen bir yapıdır.

İnsan bedeninin güzelliğinden söz edebiliyorsak, bu onun bir donanmış beden olmasından ileri gelir. İnsan bedeni donatıldığı zaman güzeldir. İkinci olarak güzellik duygu, istek ve bilinci insanda vardır. Bu duygunun kaynağı nedir? İnsandaki yetkin olma, erginlenme isteği mi, yoksa daha özel bir gelişim mi?

Bazı hayvan bedenlerinin bize güzel görünen etkin durumu doğaya ait bir işin gerçekleşmesi içindir. Benzer bir duruma çekicilik yaratma bakımından insanda da rastlanırsa da, bunun insan yaşamındaki payı çok küçüktür. İnsan bunun dışında güzel olmayı ister ve bu yolda çabalar gösterir.

Beden güzel olmalı mıdır?

Bedenin böyle bir isteği olduğu kanısında değilim. Beden için ihtiyaçların karşılanması ve haz önemlidir. Güzel olmayı insan ister. Öyleyse insanda güzel olmayı isteyen nedir ya da insan hangi içkin gücün etkisi ile güzel olmayı istemektedir?

Yaşama Ortamı önemli bir yanıyla tinsel bir ortamdır. Burada yaşamanın bilgisel altyapısı bulunur. Tinsel ortamdaki güzelik anlayışı değişir: Zamana ilişkin anlayışlar, modalar, yaşama tutumları vb. değişik güzel bedenlerin ortaya çıkmasını gerektirirler.

Beden güzel olmakla kendi ötesine geçer. “Donanmış Beden” yalnızca yaşama, varlığını sürdürme güdüsünün üzerinde, daha yüksek bir yaşama isteğini dile getirir. Doğal olan, kısa sürelerde de olsa, “Güzel Beden” ile aşılır. Evrende güzeli düşündüren uyum yanında yeni bir uyum ortamı yaratılır ve bu yaratmanın kaygısı, temeli güzelliktir. “Güzel Beden” ile insan kendi bedeni aracılığıyla yeniden yaratılır. Bu bir yaşama olayıdır ve yalnızca insanda bulunan güzel olma isteğine dayanır.

Prof. Dr. Atilla Erdemli

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 5 Nisan 2019 at 09:09

    Sizin üniversitede bana söylediğiniz bir söz yıllarca kulaklarımda kaldı. “Beden en muazzam makinadır. İyi programlarsan, bir süre sonra program zaten seni kontrol eder.”
     
    “Beden güzel olmalı mıdır?” diye sormuşsunuz ya, benim için cevap “Olmalıdır.” Ama dediğiniz gibi, beden için yaşamsal bir kriter olmadığından güzellik, sahip olması gereken önem verilmiyor olabilir. Beden güzelliği fiziksel olarak sağlık, psikolojik olarak da kendinden hoşnutluk dolayısıyla da mutluluk getiriyor. Ehhh “mutluluk” da nihai hedeflerden biri olduğuna göre bedenlerimizi güzel tutmak uzun ve mutlu bir yaşama neden olacak demektir 😉

  • Cevap Yaz