Martan'ın Sepeti

Keşke

13 Nisan 2019

Öykü: Keşke | Yazar: Zeynep MeteKeşkelerin efendisi bizi buraya tıkalı tam yirmi yıl oldu. Oysa buraya, bu güneş görmez karanlık yere tıkılmadan önce birer gezgindik. Şikayetçi değiliz aslında. Bir kere çok arkadaşımız var. Çoğu zaman ne dediklerini, nelerden bahsettiklerini tam olarak kavrayamasak bile sayelerinde güzel zaman geçiriyoruz.

Sanırım dünya bizden sonra epey değişmiş. “Keşke görebilseydik,” de demiyoruz artık, çünkü sahibimin aksine keşkelerden nefret ederiz! Onun yerine şöyle düşünüyoruz; eğer bu formda olmasaydık; yaşamımız bir orman ya da çiftliğin kıyısında zaten çoktan sona ermişti.

Üstelik sürekli kapalı da değiliz; her ay tekrarlanan muhteşem bir ritüelin kahramanlarıyız. Güzel bir müzik eşliğinde çıkarılıyor, temizleniyor, havalandırılıyor ve tekrar karanlık deliğimize geri dönüyoruz. Dönüyorduk mu demeliyim yoksa? Evet sanırım öyle demeliydim. Zira bu sabah sahibim, eşsiz ritüelimizin ardından bizi karanlık deliğimize yerleştirmek yerine ortada bırakıp içerilere doğru gitti, onu şu an göremiyoruz ve kahverengi minik pufun önünde bekliyoruz…

Bulunduğumuz evin içinde yalnızca bu bölümü biliyoruz. Bizi on yıl önce; arabasının arka koltuğunda, diğer başka ıvır zıvırlarıyla birlikte, tek katlı, küçük ve bir kere görsek bile hafızamıza kazınacak muhteşem manzaralı, derin verandalı bu eve taşıdı. Bizim çoğulluğumuzun aksine o tekil yaşıyor, unutmadan biz ikiziz.

Nihayet geldi, eşliğimizde kapıdan çıktık.

Kapılar kilitlendi ve artık arabadayız. Sanırım arabasını, evinin aksine büyütmüş. Kırmızı bir kamyonet içindeyiz. Yarım saatlik bir yolculuğun ardından bir köy pazarına geldik, bir sürü şey aldı, sanki yermiş gibi. Tuhaf, garip bir his var içimde; buraları, toprağı, havanın ılık esintisini tanıyor gibiyiz. Tekrar arabadayız, aldıklarımızı yerleştirdik ve yeniden yola koyulduk. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama yine durduk. Eski bir köy evinin önündeyiz, arabadan indik ve o öylece büyülenmiş gibi evin girişindeki ardiyeye bakıyor. Nihayet yürüyoruz, camsız ardiyenin içine bakıyor şimdi. Tanıyor muyum ben burayı? Evet! Evet!!! Tanıyorum elbette, hiç değişmemiş. Aman Tanrım, ağlıyor mu bu? Yok canım, neden ağlasın? Bedenindeki ritmik titreşim ve üzerimize düşen minik bir damla, mendiliyle saklasa bile onu ele veriyor. Evet, ağlıyor…

Tekrar bindik kamyonete, gidiyoruz, keşke ağlamasa. Bunca yıl sonra yaşama fırsatı bulduğumuz, eski günleri çağrıştıran bu günü de berbat etmese keşke.. Keşke? Sahibine benzemeyen mal harammış derler. Keşkelere başladığıma göre, gittikçe ona benziyoruz herhalde…

Tekrar durduk, bir evin kapısını çalıyoruz şimdi.

Yaşlı bir kadın açtı kapıyı; bizimki gülümsüyor, kadınsa aksine ağlayarak açtı kollarını, sarıldılar, kesik kesik konuşuyorlar. Evin önündeki ağacın altına oturduk, nihayet koyu bir sohbete daldılar. Hatırladım burayı, hep bu ağacın altında otururlardı, konuşur, gülüşür, sık sık görüşürlerdi. Geçen zamandan, ölenlerden, gidenlerden, yeni gelenlerden, garip tesadüflerden, sahibimizin buralardan gidişinden söz ettiler uzun uzun…

Bahtsız köyün tepesine kara bir kader gibi dikilen sivri dağ yüzünden, güneş vakitsiz dinlenmeye çekilmek üzereyken tekrar sarıldılar ve yine arabadayız. Bulunduğum yerden yeşil ağaçların bitmez gibi görünen eşliğinde ilerliyoruz, bozuk bir yola saptık sanırım, araba sarsılıyor, tekrar durduk ve evet! Üçümüzün de en sevdiği yerdeyiz. Burayı çok iyi biliyorum, eskisi gibi hızlı olmasa da en az o kadar büyük bir hevesle tırmandık kayamıza, aşağıda nefis bir çağlayan var. Burada hava henüz aydınlık, şimdi yüzü bir kurda benziyor.

Yıllar önce birlikte sakladığımız defteri büyük kayanın kavuğundan çıkardı, naylonlarını açtı ve okuyor….

Bir yandan gülüp bir yandan ağlıyor, nihayet bitirdi defteri. Eskiden yorulduğunda, üzüldüğünde ya da çok sevindiğinde buraya tırmanırdık ve o; sakladığı defteri çıkarır, bir şeyler yazar, sonra defteri tekrar yerine koyardı. Buraya geldiğimiz günler dönüş yolunda hep daha neşeli ve enerjik olurdu. Bunu hissediyorum, döktüğü onca gözyaşına rağmen şimdi de öyle… Bu kez yerine koymadı defterini, kayadan indik, aşağıdaki suyun kıyısını takip ederek bu kez başka bir yoldan, büyük ağaçların altındaki köprüden geçip arabamıza ulaştık. Hava karardı, sanırım artık dönüyoruz…

Evimizin verandasındayız.

Hafif bir esinti var, bizi çıkardı ayaklarından, ikimizi tam karşısına bıraktı, defteriyse kucağında, gülümsüyor. Yukarılarda ışığıyla dağı taşı türkülere kesen harika bir mehtap var. Omuzlarına düşen ve ay ışığı altında birer mücevher gibi parlayan kızıl buklelerini yeniden topluyor, hala çok güzel, şalına sarıldı ve derin bir nefes aldı. Konuşacak bizimle, oysa ben önce ikizimle konuşmak, bu günü değerlendirmek istiyorum, inanılmaz bir gündü, inanılmaz… Bir daha asla gitmeyiz diye düşünüp neredeyse unuttuğumuz yerlerdeydik bugün, muhteşemdi…

“Şimdiye kadar kendimi ve bana ait her şeyi keşkelerimle üzdüğüm için pişmanım. Bunu sizinle konuşuyorum çünkü o günlerden bir siz bir de ben kaldım. Bugün gördüm ki değişmesi gereken yerim değil bendim. Varlığımı ve beni bugüne taşıyan geçmişimi korumanın yanında, onun nefes almasına da izin vermeliydim. Eski, eskide kalmıyor biliyorum. Eski, geleceği taşıdığı için eskide kalmıyor. Ama ben eskinin yenilenmesine izin vermedim .Fakat bugün; keşkelerime bulaşmamış yeni kelimelerle yaşamıma devam etmeyi istiyorum. Çünkü geçmişin esrik düşlerle çevrili keşkelerine ihtiyacım yok. Hayat tıpkı yeniden ziyaret ettiğimiz minik çağlayan gibi şaşırtmacalar ve sürprizlerle dolu. O bile yolunu, yönünü değiştirebilmiş. Öyleyse yaşamak yeniye kabul göstermek ve kucaklamak demek… O halde işimiz henüz bitmeden yenilenmeliyiz.”

Ardından ayağa kalktı, pazardan aldıklarımız henüz verandada duruyordu, paketlerin içinden bir kaçını alıp tekrar yanımıza döndü. Torbaların birinden iki coşkun çiçek çıkardı, minik saksılarının içindeydiler henüz. Diğer torbada ise poşetin içinde bir şey vardı ama göremiyorduk, derken poşetin ağzında dişleriyle bir delik açtı ve içindekileri biz iki postala pay etti. Topraktı bu, evet toprak. Sonra çiçekleri minik saksılarından çıkarıp içimizdeki toprağa dikti, bir yandan da gülümsüyordu. Biraz su verdi sonra, su ikimize de iyi geldi, yorgun ve yeniliklerden şaşkındık. Uykunun sakin ve kıpırtısız kollarına teslim olmadan önce “Yeni için yeniden” diye mırıldandığını duydum. Ertesi sabah uyandığımda ise verandanın merdivenlere açılan iki köşesinde ikizim ve kırmızılı çiçeklerimizle yükselen güneşi selamlıyorduk. Keşke siz de burada olsaydınız 🙂

Zeynep Mete

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Didem Elif 13 Nisan 2019 at 21:48

    Yaratıcılığıyla, akıcılığıyla, kurgusuyla, duygusuyla okuması pek keyifli bir öyküydü. Keşke bitmeseydi… 😉 Sevgiler

  • Cevapla Zeynep Mete 14 Nisan 2019 at 10:43

    Çok teşekkür ediyorum,güzel kalplim 🙂

  • Cevapla Pınar Sude Genç 14 Nisan 2019 at 12:38

    Çok keyifli bir öyküydü. Kaleminize sağlık.

    • Cevapla Zeynep Mete 14 Nisan 2019 at 12:54

      Teşekkürler, sizin de yüreğinize sağlık…

  • Cevapla Beril Erem 14 Nisan 2019 at 14:27

    Yine çok naif, zarif duygularla örülü bir öykü okudum 🙏 Yeniden başlamak, hayat bulmak, yenilenmek…Kendi öykümde “eşya kullanıldığı zaman dile gelemiyor, insan bir anlam katamıyor ona. Bir kapı açılmadığında ya da bir pencere aralanmadığında hep dile geliyor” diye yazmıştım.
     
    Sizin öykülerinizi okuyunca; nesnelerin fonksiyonelliklerinden öte, daha soyut bir evrende belki bir dil, bir ses bulabileceklerine dair bir inanç yeşeriyor zihnimde. Naiflik ve zarafet algım da bu düşünceden geliyor zaten.
     
    Kaleminize sağlık, sevgiler

    • Cevapla Zeynep Mete 14 Nisan 2019 at 23:42

      Öncelikle teşekkür ediyorum çok naziksiniz.
       
      Çağımızda, Dünya günü arttıkça olaylar ve insanlara dair görüşleriniz, düşünceleriniz netleşeceğine daha da karmaşık hale geliyor. Öyle zamanlar oluyor ki portföyünüzdeki bilgiler ne yazık ki yolunuza onca yaşanmışlığa rağmen ışık tutmuyor. İşte o zaman tıpkı fabllardaki gibi başka seçeneklerle ilerlemeye çalışıyorsunuz. Şahsen bu benim için rahatlatıcı ve gözlemleri dile getirme konusunda da oldukça büyük esneklik sağlıyor. Bu nedenle bu tür anlatımları seviyor ve gelişimim için bulunmaz bir nimet olarak değerlendiriyorum.
       
      Sevgilerimle…

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 14 Nisan 2019 at 14:58

    Beril’e yürekten katılıyorum, nesnelerin can bulduğu dünyanı okumayı çok seviyorum ben de. Özellikle son paragrafa kadar okuru “Ne acaba?” duygusuyla sürüklemene bayılıyorum. Bir nevi bulmacanın içinde yol almak gibi bu öykülerin.
     
    Anlatım dili ise, ahh nasıl diyeyim, İngilizce’de sevdiğim bir betimleme var; “Cherry on top of the cake”. İşte tam bunun gibi 😉

  • Cevapla Zeynep Mete 14 Nisan 2019 at 23:54

    Sevgili Editörüm,
     
    Öncelikle teşekkür ediyorum, her zaman varlığın güç veriyor.
     
    Bulmacalar başta kendim, sonra da insanı ve ona dair her şeyi anlayabilmeyi kendine erek edinen herkesin. İnsan oğlu/kızı belki böyle anlatınca kendine kendinden daha çok yaklaşır mı acaba diye deniyorum…
     
    Sevgilerimle…

  • Cevap Yaz