Aşk ve Farkındalık

Kıyıya Vuran Potkal

4 Nisan 2019

Yazı: Kıyıya Vuran Potkal | Yazar: Ateş Karadeniz
Merhaba;

Nasılsın diye sormalı mıyım? Cevabını duyamayacağım için gerek var mı bilmiyorum ama umarım iyisindir. Okuduğun bu sayfaların seyir defterim veya macera günlüklerim olmasını isterdim ama değiller. Yazdığım bu kağıtlar; daha önceki yolculuğumdan, çantamın dibinde kalmış bir defterin yırtık parçalarıdır.

Aslında kafamı toparlayamıyorum. Tam olarak nereden anlatmaya başlayacağımı bilmiyorum. Hava öyle soğuk ki, sanırım ölmek üzereyim.

Yaklaşık bir ay önceydi. Neredeyse her insanın benim yaşlarımda tutulduğu o malum depresyonun içinde, kendi kendimi tekrarlayarak savruluyordum. Nasıl düzeleceğimi bulmak için psikologlara, astroloğa hatta arkadaşlarımın ısrarıyla, bir kahveye elli lira verilen kafelerdeki falcılara bile gittim.

Falcılara göre üzerimde doğuştan bir nazar vardı ve kurşun döktürmem gerekiyordu. Psikologlara göre; otuz yaş sendromundaydım ve düzenli tedaviye gelirsem maddi bunalım dışında hiç bir sıkıntım kalmazdı. Yıldız haritama bakan astroloğa göre de hayatımı sırasıyla düzeltmem ve toparlamam gerekiyordu. Şiddetli bir boşanmanın ardından gelen iş değişikliğinin ve tüm bunlar olurken bir evden diğer bir eve taşınmanın üzerimde yarattığı baskıdan dolayı bu haldeydim. Ailemin her buluşmada saatlerce süren evlat kaygılarıyla sessizleşip kendi içimde boğulduğum zamanlardı. İşte bu yüzden; astrolog bana yeni hobiler keşfederek, değişebileceğimi söylediğinde mantıklı gelmişti.

Ben de oturup kendime bir hobi listesi hazırladım.

Önce sinemaya gittim. Aşk filmlerinde ağlama, korku filmlerinde kahkaha krizlerine girince, film seyretmenin üzerine çizgi çektim. Müzikle ilişkim her defasında alkolle sonuçlandığından, ayık gezmediğim üçüncü günün sonunda onu da eledim. Sadece bir gün olmak kaydıyla sahilde koştum, adalara gittim ve kendimi eve kapatıp iki gün boyunca yemek yaptım. Tek kişi yaşadığımdan yaptığım yemekleri aile ve akrabalara dağıtmam da tam bir günümü aldı. Üzeri çizilen tüm bu hobilerin sonucunda aynadaki yüzüm hala mimiklerle barışmamıştı. Ben de kendimi yüz yılın buluşu olan Internet’e adadım. İşten geldikten sonra tüm zamanımı Internet’i açıp, o sayfadan o sayfaya gezinerek geçiriyordum.

Bir gün aklımda kalmayacak bir sürü yeni bilgi öğrenirken, ekranın kenarında yanıp sönen bir seyahat şirketinin reklamına rastladım. Antarktika’ya yapılan sekiz günlük tur reklamı ilgimi çektiği için hemen siteye girdim. Biraz okuyunca, her zaman doğru kararlar verirmişim gibi, Antarktika’ya gitmeye karar verdim. Hemen banka hesaplarımı kontrol ettim ve ertesi sabah acentaya gidip bir sonraki tur için paramı ödeyip rezervasyonumu yaptırdım.

Ve.. İşte buradayım. Antarktika’da!

Soğuktan ölmek üzereyim ve son defa kendimi anlatıyorum. Keşke depresyonda olduğum zamanlar biri bana, ölmeden önce yapacağım son şeyin, hayat hikayemi bir şişeye koyup okyanusa yollamak olduğunu söyleseydi. Muhtemelen hemen düzelir ve söylenene kıçımla gülerdim ama şu an gerçekten tam da o haldeyim ve gülemiyorum.

Daha da kötüsü; ölürken bile doğayı kirletiyorum.

Rezervasyondan sonra alışverişe çıktım, çantamı hazırladım ve o günün gelmesini beklemeye başladım. O zamana kadar hiç öyle heyecanlanmamıştım. Zaman geldiğinde; Antarktikaya ulaşabilmek için üç kez aktarmalı uçtuktan sonra Arjantin’de bekleyen gemiyle yola çıktık.

Her şey çok güzeldi hem de her şey. Penguenler, leopar fokları, kambur balinalar ve buzullarla kaplı o doğa manzarası, tarifi olmayan bir güzellikle tamamiyle karşımdaydı. Havadaki o donuk koku; tüm sıkıntımı, depresyonumu daha ilk günden bitirmişti. Tüm sorunlarımdan ve duygularımdan uzaktaydım. Hissettiğim sadece bitmeyen bir canlılıktı.

Ne var ki; rehberlerin anlattıklarından ve bazı yavru penguenlerin havadaki sıcaklıktan dolayı öldüklerini gördüğümde kendimden ve kendi türümden nefret ettim. İçinde bulunduğumuz gemi bile buraya yabancıydı ve havayı kirleterek, doğaya zarar vermeye devam ediyordu. Kendine gereğinden fazla değer veren insanlığın, zamanla öldürmeye ve daha sonra ruhsal anlamda ölmeye nasıl başladığını artık anlamıştım. Doğa umurumuzda bile değildi.

Sonuç tekti ve yok olmakla ilgiliydi. Ama maalesef sorunun insanlıkla ilgili kısmı artık çözülemezdi. Sebebi; ne pahasına olursa olsun, hep daha fazlasına sahip olmak istememizdi.

Her gün yeni bir aydınlanma yaşarken, havadaki derecenin uygun olduğunu öğrendik ve on beş-yirmi saniyeyi geçmese de denize girdik. Bütün vücuduma aynı anda milyonlarca çivi sokmuşlar gibiydi. Hem uyuşturan hemde o uyuşukluğun içinde acı veren bir soğukluktu ama değerdi. Yapılacaklar listesinde karada bir gece geçirmek de vardı. Antartika’ya veda edeceğimiz o son gün buzları kazıp mezar gibi oyduk, uyku tulumlarıyla bir gece kamp yaptık ve işte her şey asıl o zaman başladı. Sırasıyla herkes kendi yerini kazarken ben biraz daha ileri gittim. Rehberlerin bir şey demeyeceği ama kimseyle de iç içe olmayacağım bir yeri seçtim ve kazmaya başladım. Aynı gemide olduğum ve yemek yerken iki üç kere denk geldiğim iki yolcu, oldukları yerden bana bakmaya başladılar. Aramızda epey mesafe olmasına rağmen yatacakları yeri kazarken güldüklerini görebiliyordum ama hiç aldırış etmedim.

En azından uykumdan uyanana kadar…

Gözlerimi açtığımda sanki gömülmüş gibiydim, tulumun üstündeki buzları atıp dışarı çıktım. Etrafta hiç kimse yoktu. Ne gemi ne de diğer yolcular, herkes gitmişti. Beni burada tek başıma bırakmış olmaları ihtimalini düşünmüyordum. Sonuçta rehberlerin elinde kişi listeleri vardı ve sürekli kontrol ediyorlardı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama uzun bir süre beni burada unuttuklarına inanmadım. Yaşadığım korkudan dolayı beynimi kullanamadığım için, kendi kendime “çok güzel uyuduğum için uyandırmak istemediler sanırım,” bile dedim. Düşünecek bir şeyim kalmayınca, aklıma o iki kişinin bana komplo kurduğu düşüncesi geldi ve zaman geçtikçe çaresizlikten buna daha çok inandım. Acaba gerçekte olan neydi?

Başka bir seyahat gemisi gelir veya insanlar beni bulur diye epey bir umudum vardı. Kıyıları dolaştım, saatlerce penguenlerle oturdum, bağrındım ama görünürde hiç bir şey yoktu. Çantamdaki gofretle, şişemdeki su da bitmişti. Saatler geçerken; başlayan fırtına açlığımı ve susuzluğumu bastıracak kadar fazlalaşmış, vücudumu baştan sona bir donma hali almıştı. Şimdi benim için bir mezar olan oyuğun, içindeki tuluma girdim. Fırtına o kadar çoğalmıştı ki; bütün tulumu kapatmak zorunda kaldım ve aç susuz bir gün geçirerek bu zamana kadar dayanabildim. Sonrasında çantamda bulduğum bu kağıtlara, tulumumdan çıkmadan ellerim dona dona bu satırları yazmaya başladım. Yaşadığım bu çaresizliğe baktığımda, aslında bundan önce ne kadar körlemesine yaşamış olduğumu geç de olsa anladım.

Ama artık çok geç, çünkü iliklerimde şiddetli bir titremeyle hissettiğim bu hipoterminin sonucunda, biliyorum ki benden geriye sadece bu potkal kalacak. Ne dramatik! Gözlerim yavaş yavaş uykuya teslim olurken, yaşamın güzelliğine duyduğum saygıyı ancak yarım bir tebessümle gösterebiliyorum.

Bu şişeyi kim bulduysa, dilerim hayatı bir yerden yakalayabilir. Her kimsen ve bu yazıyı okuyorsan, bilmeni isterim ki, tanıştığımıza çok sevindim.

Umarım orası sıcak bir yerdir ve umarım iyisindir.

Hiç bir şey için kendini üzme ve hep sevgiyle kal.

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 5 Nisan 2019 at 09:37

    Harikaydı Ateşcim. İki haftadır fark ediyorum ki sen oldukça iyi bir öykücüsün 👌🏻
     
    Bu arada umarım kadın ölmemiştir. Ben kurtulduğuna inanmak istiyorum 😉

    • Cevapla Ateş Karadeniz 10 Nisan 2019 at 19:11

      Teşekkür ederim ablacım

      O kısmı okuyucuya bıraktım aslında 🙂

    Cevap Yaz