Uykusuz Klavye

Yaralı

11 Nisan 2019

Öykü: Yaralı | Yazar: Beril Erem
Bugün eski mahallemden geçtim.

Yanımda Orhan vardı. Ona demedim bir şey ama göğsümün tam ortasına kocaman bir taş oturdu sanki. Evler yıkılmış, yerine koca koca apartmanlar dikilmişti. Orhan birkaç kere sinirlendi, onun söylediği yoldan gitmeyip yolu uzattığım için. Varsın sinirlensin. Kaç yıl oldu buralara gelmeyeli? Otuz mu? Kırk mı? Artık beni tanıyacak insanlar da yoktur. Hem olsa ne yazar? Ben kendimi tanıyabiliyor muyum ki?

İçimde uzun zamandır süre gelen, köksüz, nedensiz hiç bitmeyen, yok olmayan bir arayış duygusu var. Kaldığım yerler hep dar, vardığım yerler hep yanlış. Eziklenen, eksiklenen bir insanın utancını da ekle üstüne. Aşina olduğum bir dünyaya yabancılaşmış öyle bir hal bu. Sanki öte diyarlara ait bir can taşır gibi, sancılı, ağır, ayaklarımı yaşamın hızı karşısında sürükleyen, topraktan kaldırmayan bir bezginlik hali. İşin garibi rahatsız da etmiyor bu beni.

Saadet Teyzem hep derdi, bizim sülalenin aklından atalet, kalbinden nedamet hiç çıkmazmış. Ailede herkes hep bir şeylerin peşinde olurdu. Annem babamın, babam Saadet Teyzemin, Saadet Teyze iki çocuklu manifaturacı İsmail’in. Herkes peşinde olunanların farkında olurdu da hiç kimse yolun yanlışlığını görmezdi.

Ben çocuk gözlerimle bile görürdüm.

Babamın Saadet Teyzeme bakışlarında, teyzemin eline, koluna vuran utancında, annemin çaresiz devinimlerinde ayan beyan meydana çıkardı o yanlışlık. Cismini aşıp babamın kirli aklından doğurduğu, hepimizin yaradılışından daha da büyük, can tutmayan, el vermeyen, gördürmeyen bir fikir gibi soluduğumuz havada asılı dururdu o kötücül ruh. Tembellik iş tutmamaktan daha büyük yer kaplıyordu hayatlarımızda. Karşı duramamak elini kolunu bağlayan sebeplerden ötürü dilini de suskunlaştırıyordu herkesin. Pişmanlık sadece kalplerde değildi. Şimdi Saadet Teyzem yaşıyor olsaydı, en iyi o bilirdi bunu.

Orhan sıkıntılı, söylene söylene yürüyor yanımda. Sessizliğimi onun söylediği yoldan gitmediğim için hissettiğim pişmanlığa bağlıyor muhakkak. Bir bilse daha önce hangi yanlış yollardan geçtiğimi, asla böyle düşünmezdi. Ama ben yine de susuyorum. Bunları düşünecek gücüm var da anlatacak gücüm yok çünkü.

Bizim evin önünden geçerken iyice ağırlaşıyor yüküm.

Pencerelerini naylonla kaplamışlar, duvarlarında çirkin çirkin yazılar… Terliksiz, örtüsüz, perdesiz, hayalsiz, havasız, ışıksız. Biz içinde yaşarken de öyle değil miydi sanki? Çocuk olduğum için bir tek benim hayal kurmama izin vardı. O da mutlaka sessiz, içimden olmalıydı. Hayal kurduğumu bilmek istemezlerdi nedense.

Böyle hayal kurduğum anlarda, annemin bana bakışlarında ne yapacağını bilemeyen, bütün çözüm yollarını tüketmiş bir insanın çaresiz yardım çağrısını görürdüm. O kadar sıkılmıştım ki annemin bu çaresizliğinden, sonunda hayallerimi pencereden dışarı sarkıtmaya, onları annemle göz göze gelmekten kaçınarak kurmaya başlamıştım.

On yaşındaydım.

Şimdi yerine altı katlı apartmanın dikildiği, karşıdaki iki katlı ahşap, virane evi seyrediyordum yine. Kimsesiz pencerelerine, örümcek ağı tutmuş pervazlarına bakıp hayallere dalıyordum. Sanki kurduğum hayaller, evin o beklenti dolu yalnızlığını giderecekmiş gibi. İlk o zaman farkına varmıştım. İnsan kullandığı zaman eşyanın farkına varmıyor, ona bir anlam katamıyordu. Açılmayan kapılar, aralanmayan pencelerer dile geliyordu hep.

Derken; yukarıdan annemin acıyla haykırdığını duydum. İçinde fırıl fırıl dönen öfkenin yükselip nasıl da boğazını yırtarak sese dönüştüğünü dinledim. Dinlemek, anlamakla aynı şeydi benim için. İlla görmem gerekmiyordu. İnsan bir acıyı, bir kötülüğü gördüğünde ondan nasibini alıyordu çünkü. Böyle görmüştüm hep. O yüzden annemden öğrendiğim kaderciliğimin, belki de aileden miras atalet duygusunun hiçbir şey yaptırmayan, olacak olana razı bırakan körlüğü ile kaçtım evden.

Arkamda iki ölü, bir yaralı kalple.

Bir daha asla dönmemek üzere.

O gün sokaklar insan doluydu. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilmeden, bir mahalleden diğerine ama hep bildik yerlerde dolaştım durdum. Korna sesi, ambulans sireni, egzoz homurtusu, sıcak, nemli, uğultulu şehir. Zengin, fakir, yitik, kayıp, yoksul, dertli, dertsiz aynı kaldırımda. Karşıdan karşıya geçenler, bekleyenler, yola vaktinden önce atlayanlar, acı fren sesleri, küfürler, hep aceleci, hep mutsuz. Yan yana geçerken telaşları çarpıyordu insanların birbirine. Anladım ki, gün içinde depolanıyordu bütün dertler.

O gün karar verdim. Ben dert depolamayacaktım. Sanki mümkünmüş gibi…

Akşam hava karardığında pişman olmuştum elbette kaçtığım için. Şehrin karanlığı çöktükçe sokaklara, evdeki kötülüğün katbekat beterini bulacağım korkusu yerleşmişti çocuk aklıma. Sonunda mahalleye gidip, evin dışında beklemeye karar verdim. Üstelik annemle Saadet Teyzemin mutlaka beni merak ettiklerine de emindim. Kim bilir belki sokak sokak beni arıyorlardır, belki dönüş yolunda karşılaşırız diye adımlarımı daha da sıklaştırdım. Evin önüne geldiğimde hiç beklemediğim bir görüntü ile karşılaştım. Bütün komşular bizim evin önünde ağlaşıyorlardı. İçlerinden biri beni görünce kollarını aça aça koşarak yanıma geldi. Sıkı sıkı sarıldı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Ah’lar vah’lar, türlü türlü kocakarı yakarışları arasında bir polis memuruna teslim ettiler beni.

Bir daha dönemedim o eve.

Babam. Sessizce girmiş Saadet Teyzemin odasına. Annem bahçede çamaşır asıyor. Ben alt katta hayal kuruyorum. Saadet Teyzem uyuyor. Ses çıkarmasın diye eliyle kapatmış ağzını. Ölümle şehvet kol kola… Bir ölü, bir yaralı… Teyzemin hayalleri var mıydı acaba? İki çocuklu manifaturacı İsmail’den başka? Anlatmazdı. Belki İsmail’i de babamdan korunmak için dillendirirdi. Hep düşünmüşümdür bunu. Nereden bilecekti ki; bu anlattıklarının babamın azgın hırsına yenileceğini? Annem olacakları önceden hissetmiş gibi elinde ekmek bıçağı ile dalıvermiş teyzemin odasına. Babamın şehvetinin sesini duymuştu belki de. Ne garip! Ben hiçbir şey duymamıştım. Belki de hayallerimin gürültüsü engel olmuştu buna. İki ölü, bir yaralı… Ben hiç yokum hesapta. Ne ölüyüm. Ne yaralı.

Orhan, yolun karşısındaki tabelayı görünce “Nihayet geldik,” dedi.

“O ara sokaklara sokmasaydın bizi çoktan varmıştık.”

Yine demedim bir şey. Diyebilseydim, “Vardığım yer hep yanlış benim,” derdim.

Sessizce yürüdüm yanında. Uzun bir bahçeden girdik içeri. Geniş merdivenlerden, demir kapılardan geçtik. Loş, serin koridorlarda ilerledik. Sonunda gri boyalı, çirkin bir kapının önünde durduk.

“Bak, sakın içeride lafa gireyim deme,” dedi Orhan.

Kapıyı tıklattı iki kere. İçerden “Girin” sesini duyunca önce beni itekledi içeri doğru, ardımdan kendi girdi. Sanki ruhum bedenimden ayrılmış da böyle tepeden, uzaktan izliyordum kendimi. Ellerimi kucağımda kavuşturmuşum, hakkımda ne hüküm verilirse ona razı geleceğim kuşkusuz.

Orhan anlatmaya başladı.

“Hocam, annemin aklı ne zamandır gidip geliyor. İlk başta ciddi bir durum olduğunu fark etmedik tabi. Yaşadıklarına verdik. Ailesi yok, yetim. Hiç de bahsetmezdi ailesinden. Ama bir gün Dolmabahçe’deki çay bahçesine götürdük bunu eşimle. Orada yanımıza yaklaşan yaşlı bir dilenci kadını kendi annesi zannedip, peşinden gitmeye kalktı. Rezil olduk. Ondan sonra da ne zaman pazara ya da parka çıksa hep aynı terane. En sonunda evden dışarı çıkmasını yasakladık. Bu sefer de pencereden dışarı baktığında görür oldu o kadını. Ne dediysek ne yaptıysak nafile. Sonunda sağ olsun benim patron Halim Bey sizi söyledi de. Artık son çare buraya getirdim.”

Doktor bey, önündeki kâğıda bir şeyler karalıyor. Yaralı diye yazıyor belki beni. Son çare diyor Orhan. Son çare buraya getirdim.

Benim aklımda biri var. Ölü. Dirilmeye yakın. Yeni doğmuş. Yaşamış biri. Nefesi bir şarkı gibi kulağımda. Issız, tekinsiz bir köşe başından bana doğru ilerliyor hep. Ona ait olmayan, bir hatta iki beden büyük koyu renk kabanının içinde iyice küçülmüş. Tostoparlak olmuş sanki. Kollarını kavuşturuyor önünde, sevdiği birinin hayaline sarılır gibi. Nedense tanıdık geliyor yüzü. Hani bir keresinde Dolmabahçe’de, sarayın yan tarafındaki çay bahçesinde, biri yaklaşmıştı yanımıza. Elimizin tek bir hareketi ile yanımızdan, hatıralarımızdan kovmuştuk.

“O muydu o?” diye soruyor aklım.

“Annem miydi o?”

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 13 Nisan 2019 at 11:08

    Sanırım acıyı ötelemek sadece zaman kazandırıyor. Biz ne kadar karalı bir azimle halının altına süpürmeye çalışmış olursak olalım yaşananlar, beklenmedik bir anda gün yüzüne çıkıp kuvvetli bir darbeyle ilk günkü kadar taze ve yakıcı olarak geri dönüyor bize. Ve bazı acılar da var ki onlardaki ızdırap zihnin yapısına zarar verecek kadar kuvvetli…
     
    Acıyla harmanlanmış, gerçekliğini okura geçiren, hüzünlü fakat akıcı anlatımı sayesinde akıp giden bir öyküydü Berilcim. Her hikayende olduğu gibi hayranlıkla okudum cümlelerini. Aklına, yaratıcılığına, kalemine sağlık bebek 😘

  • Cevap Yaz