Kırmızı

Yük

10 Nisan 2019

* Yazıyı yazarının sesinden dinlemek için alttaki ses dosyasını tıklayabilirsiniz.

*Yazarın Notu: Bu yazıyı, Max Richter – The Departure (Extended) dinleyerek okumanız tavsiye olunur. YouTube linki için tıklayabilirsiniz.

Yazı: Yük | Yazar: Nurdan Yılmatürk

Gökyüzü güneşle vedalaşıyor. Yüzünü geceye dönüyor. Halet-i ruhiyesi; pamuk şeker rengi. Akrep ve yelkovanın birbirlerinden en uzak durduğu vakitlerden biri. Kafasını tahta küçük evden çıkartan çığırtkan kuş, işe dair mesaimin bittiğini haber verir gibi.

Çalışma odamdaki askıya omuzlarından asıyorum iş kadını rolümü, ütüsü bozulmasın diye. Yarın sabah giyeceğim onu yine.

Bürünmek üzere 1 başka role, mutfağa geçiyorum aklımda dünden ve günden kalan yüzlerce düşünceyle.

“Sırtım mı ağrıyor ne?”

Boynumdan aşağı, bedenimin tam ortasından geçen omurgam, eğilip bükülmekten ziyade, 2 kürek kemiğim tarafından zapt edilmiş gibi oldukça sabit, belime doğru daha da ağırlaşan 1 yük taşıyor sanki epey zamandır, bilhassa bu saatlerde. Her zamanki gibi umursamıyorum, fırlatıp atıyorum o ağrıyı zihnimin arka odalarından birine.

Mutfak camına yansıyan suretime bakıp gülümsüyorum;

“Geçer nasılsa 1 şekilde..”

“Şimdi biraz yenilenelim.. Gör bak hiçbir şeyin kalmaz senin..”

şeklinde konuşuyorum iç sesimle.

Bi’ dur”uyorum önce. Gümüş kasemin içinden, 2 obsidyen taşı alıyorum elime. Kara elmas gibi parlıyorlar. Avuç içlerime bastırıyorum sadece birkaç saniye. Ve bütün gün beni taşımış, artık çoktan dinlenmeyi hak eden ayaklarımın altına yerleştiriyorum özenle. Tabanlarımı üzerlerinde gezdirirken gözlerim kapalı “Bugün kendim için ne yaptım?” diye düşünüyorum 1 süreliğine.

1 ses duyuyorum.
1 sürükleme.

Haddinden fazla sürmüş 1 sessizliği 1 çuvala doldurmuş, çeke çeke getirmiş bırakıyor önüme. 1 ekran görüntüsünün içinden geçip ulaşıyor bana sözleri. Cesaretsizliğini benim üzerimden temize çekercesine döküyor birer birer çuvalının içindekileri. Dinlemekle, sağır olmayı dilemek arasında 1 seçim yapmalıyım şimdi.

Susuyorum. Başka 1 seçeneğim yok gibi.

1 masa başı.
Etrafa dağınık teksir kağıtları.
Renkleri, açık saman sarısı.
Satırlarca ders notları.

“Ya atılacaksın bu okuldan, ya geçeceksin bu sınıfı..” kaygısı.
Neden bu bölümde okuduğumu hala anlayamadığım bilmem kaçıncı sabah ayazı.

Oysa ben 1 ressam olmak istemiştim.

Hatta orta okuldayken koridorlara yerleştirilen şövalelerden birinin üzerinde yer alan 1 tuvale 1 hayalimi çizmiştim, (1 hayal olarak ardımda bıraktığım kim bilir kaçıncı hayalim benim?) Resimi, seçmeli dersim olarak belirlemiştim. Daha doğrusu öyle zannetmiştim. Okul başlayıp da programda ismimi göremeyince, annemlerin benim adıma seçmeli ders olarak Fransızca tercih ettiğini öğrenmiştim. Ve ne yaptıysam o dili hiç öğrenememiştim. Aynı şimdi benim adıma ekonometriyi tercih ettikleri halde öğrenemediğim gibi.

Kızıl kızıl yanan şömineye, etrafa yayılan odun kokusuna ve duvarları süsleyen tablolara takılıyor gözüm. Ev değil de, 1 tasarım dergisi için hazırlanmış 1 stüdyodayım sanki. Herşey, yaşanmışlıktan ziyade, olması gerektiği gibi düzenlenmiş. Evin sahiplerinin duygusu yerine, zevk sahibi 1 iç mimarın engin bilgisi; evin tüm odalarına sinmiş. Çocukluklarının geçtiği evlerin mütevazılığını ve hayatlarının samimi sarı sıcağını bildiğim bu insanların, yetişkinliklerinde böylesi 1 yeri tercih etmelerinin nedeni, kariyerleri münasebetiyle mensup oldukları yeni çevreymiş.

Boğaz Köprüsü’nün ayaklarının ucundaki bu evde yaşamanın maddi külfetlerini hararetli hararetli anlatırken biri, dikkatimi çekiyor; ellerinin üzeri kabarık, kızarık ve benekli. Arada durup kaşıyor. Gözlerimin takıldığını fark edince açıklama ihtiyacı duyuyor.

“Egzama..
Yeni peydahlandı bu da.. Bu eve geçtikten sonra.. Alerji yaptı bu evde 1 şey galiba bana? Şaka şaka. Ne yapacak Allah aşkına. Mobilyaların taksidi, mimarın ödemesi, evin kredisi bitti mi hayat bize güzel olacak valla? Sinirsel diyor doktor. Sinir de yapmıyorum 1 şeyi ama..”

“Yapamıyorum..” diyor.

“Çok denedim. Yapamıyorum.”

“Biliyorum. Bu halim herkesi çok rahatsız ediyor. Hatta farkındayım. Çocuklar da bana benzemeye başladı, yorganlarının ucu kıvrılsa düzeltmeden gözlerine uyku girmiyor.. Ama tutamıyorum kendimi. Her şey mükemmel olsun istiyorum. Ev, giysiler, yemekler, iş, okul, kurslar; hepsi ama hepsi şahane olsun diye yetişmeye çalışıyorum her birine..”

Gözlerinden saçılan kızıl kıvılcımlar, etrafa 1 yanık kokusu bırakıyor; O, rendelenmiş karnabahardan organik pizzasını telaşla fırına yerleştiriyor.

Dünyaya gelirken tüm ölümlüler; ruh, bedene 1 giysi gibi giydirilmiş ve bundan başka 1 ağırlık taşımaması salık verilmiştir.

Ne gariptir ki insan, fiziksel ve zihinsel muhteşem donanımına rağmen, hayatı boyunca kendine maddi yahut manevi, hep yeni ve farklı yükler edinmiştir. Bu yükler ilk başta gerçek ağırlığını çok hissettirmeyip, geçici zannedilse de, zihne sirayet edip yerleştiğinde, 1 müddet sonra tüm ağırlığını bedenin içinde en uygun bulduğu yere bırakmayı mutlaka denemektedir.

İşte bu sebeptendir ki; kişi, taşımakta olduğu yük dolu çuvalını ve eteğindeki tüm taşları önce kendi önüne dökmeli. Renklerine göre ayırıp, yakından bakmalı. İyice tanımlayıp, tanımalı ve sonra nezaketle 1 kenara yahut muhatabının önüne bırakıp uzlaşmalı, uzaklaşmalı ve o yükle sonsuza dek vedalaşmalıdır.

Ruhun ve bedenin var olduğu ilk anki sağlıklı ve huzurlu haliyle kalması; 1 obsidyen taşının keskin damarlarında sakladığı şifasından ziyade, kişinin ayakları altında dönen dünyada kendi hikayesini olabildiğince değerli ve kendini kayırırcasına naif 1 korunaklılıkla yaşamasında saklıdır.

Nurdan Yılmaztürk

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

6 Yorum

  • Cevapla Demet Uncu 10 Nisan 2019 at 17:04

    Nurdan Hanım, ağzınıza kaleminize sağlık. Büyük bir keyifle okudum yazınızı, duymaya ihtiyacım olan şeylerdi aslında 🙂

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 17 Nisan 2019 at 11:29

      süper. çok sevindim ben de bunu duyduğuma.
      1 anlaşma yapmak isterim sizinle.
      ben her hafta sizin duymak istediklerinizi yazayım (dilerseniz konu bile önerebilirsiniz bana 🙂 ) ve siz de bana böyle güzel yorumlar yapın 🙂
      nasıl fikir ama 🙂
      sevgiyle kalın ve kendinizi huzurla kayırın 🙂

  • Cevapla Beril Erem 13 Nisan 2019 at 19:06

    Nurdan’cığım hem sesin, hem de cümlelerin içimi huzurla doldurdu. Kalemine ve nefesine sağlık❤
     
    Bu fazla yükleri edinirken insan çok farkında olmuyor aslında. Kendimizi hep bir dev gibi görüp, her şeyi halledebileceğimize inanıyoruz. Halbuki; bazen akışına bırakmak, biraz uzaklaşıp olaylara belli bir mesafeden bakmak insana yeni ufuklar da açıyor. Böyle yapmaya çalışıyorum artık. Kendimi hala senin dediğin anlamda pek fazla kayırabildiğimi zannetmiyorum ama her sıkıldığımda bu nasihatin artık aklımda olacak. En azından belki bundan sonra başarabilirim.
     
    Öpüyorum çok❤

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 17 Nisan 2019 at 11:25

      kayır arkadaşım kendini..
      çok kayır hem de 🙂
      en kıymetli sensin çünkü.
      böylece telaşsız, mutlu ve sağlıklı 1 şekilde, herşey daha da güzelleşiyor seninle.

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 14 Nisan 2019 at 01:55

    Ben üç yıldır devamlı yük boşaltıyorum. Sürüklediğim çuval hafifledikçe belim doğruldu, omuzlarım geriye doğru genişledi, en güzeli de yere daha sağlam basmaya başladım. Yalnız o kadar boşalttım ki çuval neredeyse bomboş kaldı. Kalanlar da yükte hafif pahada ağır mücevherler gibi olduklarından taşırken yormadıkları gibi sayelerinde bir de parıldıyorum 😉
     
    Gene ilham veren, motive eden ve tüm bunları üstüne üstlük lezzetli bir edebi dille yapan çok güzel bir yazıydı kuzum. Tebrikler 👌🏻😘

    • Cevapla Nurdan Yılmaztürk 17 Nisan 2019 at 11:27

      “Kalanlar da yükte hafif pahada ağır mücevherler gibi olduklarından taşırken yormadıkları gibi sayelerinde bir de parıldıyorum..”
      parıldıyorsun canım benim..
      ve etrafınla da paylaşıyorsun bunu 1 de..
      ışığın daim, yükün hep dilediğin kadar olsun naif kalpli arkadaşım benim 🙂

    Cevap Yaz