Aşk ve Farkındalık

Aşkın Evreleri

23 Mayıs 2019

Aşkın Evreleri Vardır | İlk Evre

Beyaz ırmaklardan geçtim. Sütten beyaz ırmaklar. Her yanım ağaçlarla çevriliydi. Mordan pembeye kaçan gökyüzünün altında, mavi meyveleri olan mavi yapraklı ağaçlar…

Gördüğüm bu renk, “hile” mavisiydi ve bastığım toprak da bu renkteydi. Düşünebileceğim hiçbir şey yoktu. Gökyüzünün koyulaşan kısmı düşünmemi engelliyordu. Buna rağmen; ufukta gözüken toz pembelik, simsiyah yıldızları daha belirgin hale getiriyordu. Bu da ruhumda vahşi ama ferahlatıcı bir his uyandırıyordu.

Ne yapacağımı bilmiyordum. Koşmam gerektiğini hissetmeye başlamıştım. Nefesim daralıncaya kadar koşmam gerektiğini ama içimdeki tarif edilemez bağımlılık duygusu ele geçiriyordu beni sanki. Alışık olmadığım bu dünya, seyretmem için zorluyor ve gözlerimden mutlulukla başlayıp, acıyla son bulan yaşlar dökülüyordu. Her şey çok hızlı oluyordu. Öyle çok korkuyordum ki bir noktadan sonra zevk almaya başlamıştım. Aldığım zevkten utanarak gözlerimi çok yavaş kayan, siyah bir yıldıza sadece sabitlemiştim. O an, beni utancımla yüzleşmekten koruyan, tek kaçış noktası buydu.

Tepesi yoğun sisle kaplı bir dağın eteğinde duruyordum. Utancım geçip gözlerimi dağın ucuna diktiğimde, yaşadığım bu sadist duygunun ne olduğunu anlamıştım. Evet, içinde olduğum bu dünya “aşk”tı. Bu aydınlanmadan sonra, ayaklarıma dolanan paslanmış zinciri fark ettim. Kıpırdamama izin vermiyor, ne kadar hareket edersem beni o kadar olduğum yere sabitliyordu. Kurtulmak için çırpınmak yerine çok ağır hareket ediyordum. Mantıklı düşündüğüm için değildi. Aksine bu durum, ruhumun bağımsız yanının kontrolündeydi. O sırada ben de zincirin paslı kahvesinin, mavi toprakla ne kadar güzel bir uyum yakaladığını düşünüyordum. Herhangi bir kurtuluş yolu aramadan, korkumu memnuniyetime gizleyerek sadece izliyordum.

İçimde fazlasıyla tezat duygular vardı.

Nefesim daralıyor gibi hissetmeme rağmen, deli gibi sigara içmek istiyordum. Belki de ruhumu kaplayan umudun stresini üflemek içindi. O yüzden elimi sol cebime attım. Paketi çıkarmadan bir dal böğürtlenli sigara alıp, yaktım. İşte bu tam bir keyif sigarasıydı. Ruhum eski ritmini yakalamaya çalışırken; dudaklarımdaki duman zevkle titriyor, ağzımın içi böğürtlen doluyordu. Başımı geriye attım. Sigarayı her çekişte, sanki pembesine hayran olduğum gökyüzü ciğerlerime doluyordu.

Sonunda tezatlık son bulduğunda ayak bileklerimdeki zincirlerin de çözüldüğünü fark ettim ama olduğum yerden kıpırdamak istemiyordum. Sanki tutsaklığı bilerek istemiştim ve zincirin çözülmesi içime ince bir sızı vermişti. Bu durum, anlam veremediğim bir çok şeyi de açıklamaya yetti. Sırtımda yer alan grili beyazlı kanatlar, ben durdukça dökülüyor ve tutsaklığım, özgürlüğüme karşı savaş açıyordu. Aynı şekilde gökyüzünden başka tüyler de düşüyordu. Fark ettiğim şeyse onların da, benim gibi aşık olan insanların kanatlarından düşen tüyler olduğuydu.

Uzaktan kar taneleri, yakından bir kuğun sirkelenmesi gibi gözüküyorlardı. Tane tane, birbirine değmeden düşüyorlar ve mavi toprağın üzerinde sanat eserleri gibi duruyorlardı. Kaybettiklerimle acı çeksem de bu kurtulmak istemeyeceğim garip bir rahatlıktı.

Bu tarifi zor duyguyla, derin bir iç çekmiştim. Havadaki güzel kokuyu da öyle fark ettim. Anlamak için epey bir süre koklamam gerekti. Manolya olduğunu idrak ettiğimde, koku daha da artmıştı. Öyle ki bi’ zaman sonra içime çektiğim tüm hava, boğazımı yakacak kadar boğucu bir hal almıştı. Kurtulmak ister gibi bir adım attım. Yoğunluk gitmiş, manolya kokusu yine hafifletici ve ferahlatıcı bir hal almıştı. Bir kaç iç çekişimden sonra koku yine yoğunlaşmıştı. Tekrar adım attım ve tekrar hafifledi. Bu durum birden fazla kez yaşandığında tabiatın olduğum yerde kalmamın, iyi bir tercih olmadığını söylediğini anladım. Hayranı olduğum bu aşk, içten içe bana zarar veriyor ve bunu fark etmiyordu. Beni gitmem için zorluyordu.

İkinci Evre

Dağın tepesine doğru adım adım ilerlemeye başlamıştım. Uzakta görünen sarı ormanın arasından geçmem gerekiyordu. Bu görüntü daha şimdiden hüzünlenmeme yetmişti. Bu ormanı geçtiğimde tepeye çıkacağımı biliyordum. Sarı yapraklı ağaçların önüne geldiğimde durdum. Ağaçların başladığı noktada toprak da sarıya dönüşmüştü. Kum kadar ince taneli, daha önce hiç görmediğim bir topraktı. Bu taneler açık sarıdan hardal rengine kadar gidiyor ve altın gibi parlıyordu.

Manolyanın kokusu fazlasıyla boğucu bir hal aldığı için hemen bir adım attım. İçimde bir anda çoğalan hafifleme hissi, hızlı hızlı attığım bir kaç adımdan sonra omuzlarıma çöken ağırlıkla son buldu. Çok yorulmuştum ve bu cezbeden kum, bir bataklık gibi beni içine çekmeye başlamıştı. Kurtulmak için uzun uzun adımlar atıyor, her seferinde toprağın içine daha fazla giren bacaklarımı çıkartmaya çalışıyordum. Sarı yapraklı dallar ben ilerledikçe sıklaşıyor, önümü görmeme engel oluyordu. Manolya kokusu yerini çürümüş meyve kokusuna bırakmıştı. Ciğerlerim bu kokuyla doluyor ve beynim bayılmamak için ciğerlerimle savaşıyordu.

Toprak beni çekerken, aşkın ilk evresindeki hislerimi özlüyordum. Sürekli “Orada tutsak da olsam, en azından ayakta durabiliyordum,” diye düşünüyordum. Bu çürük meyve kokusunun yerine manolya kokusunu istiyordum çünkü en boğucu halinin bile bundan daha tatlı koktuğunu biliyordum. Bu düşüncelerle epey ilerlemiştim. Her adımda bir duygum daha yere düşüyor ve beni bambaşka birine dönüştürüyordu. Neden sonra hissettiğim tek şey susamak olmuştu. Hava öyle sıcaktı ki, soluduğum o çürük kokusunu daha da katlanılmaz bir hale getiriyordu. Gözlerimden kontrol edemediğim yaşlar düşüyordu. Çıkmama üç adım kala istemsizce yere çöktüm. Yaş dolu gözlerim uzaklarda birini görüyordu. Bana bir şeyler söylüyordu. Göremediğim bu kişi, bana ölümden hemen önce hissedilen huzuru veriyordu. Bacaklarım kızgın toprağın içine gömülürken, kulaklarımın işitme gücünü artmıştı.

Sessizce bana şunları söylüyor ve yavaş yavaş tekrar ediyordu.

“Bekle.”

“Burada kal.”

“Alışacaksın. Bekle.”

Bunları üçüncü tekrar edişinde, garip bir farkındalık yaşadım. Burası aşkın ayrılık evresiydi ve en azından aşkı yaşamak için böylesi bir acıya gerek olmadığını bilecek kadar kendimdeydim. Ben de kanatlarımda kalan bir kaç tüyden güç alarak, ayağa fırladım. O üç adımı geçtim ve kıpkırmızı bir toprağın üzerine geldim.

Üçüncü Evre

Önümdeki düzlükte hiç ağaç yoktu. Sadece kırmızı toprağın üzerinde koyu kırmızı otlar vardı. Bu rengi ilk gördüğümde diğer iki evre çoktan silinmişti beynimde. Ruhumda tarifsiz bir acı belirdi. Sanki her adımım keskin bir bıçakla oyuyordu içimi. Neredeyse dağın tepesine gelmiştim. Henüz aşağıdayken, yukarı baktığımda bu kırmızı kısmı hiç görmemiştim. Tüm o acılı duyguların, sarı ormanı geçtiğimde son bulması gerektiğini düşünmüştüm. Aksine daha da artmıştı. Normalde kırmızı ateşi ve sıcaklığı temsil ederdi ancak ben donuyordum. Derim buz kesmiş gibiydi. Tepeye doğru ilerledikçe kanatlarımdaki tüyler yine düşmeye başlamıştı. Her tüyün kopuşu canımdan bir parça alıyor ve sonsuza dek burada kalma düşüncesi beni deliliğe sürüklüyordu.

“Aşkın bu üçüncü evresi de neydi böyle?” diye düşünüyor ve ilk defa yalnızlıktan korkuyordum. Bu evre, insanın psikolojisiyle oynayan berbat bir yerdi. Kendimi beğenmiyor ve ölesiye nefret ediyordum. Artık gözlerim ağlamayı kesmişti. Bakışlarım öyle donuklaşmıştı ki, baktığım her yer “anlamsızlığın” başkenti gibiydi. Yıllarca hislerine güvenen, aşkın acısına bile aşık olan bir insandım. Ama o an, içimdeki boşluğun acısını geçirebileceğim hiçbir şey yoktu. Artık gücüm tükenmişti. Olduğum yere kıvrılmak ve aylarca, yıllarca öylece kalmak istiyordum. Her yerim ağrıyor ve artık aşktan nefret ediyordum.

Tökezleyip düşmüştüm. Toprak öyle iğrenç kokuyordu ki, ciğerlerim parçalansın istedim. Tarifi zor olan bu koku, sanki yalanla kavruluyordu. Gözlerim kapanmaya başlamıştı. Tırnaklarım toprağa gömülü ve yüreğim paramparçaydı.

Sonra bir anda “ayrılık” evresindeki sesi duydum. Yine bir fısıltı gibi konuşsa da bu sefer gayet net duyuluyordu.

“Başkasını seviyorum.”

“Bana nasıl inandın.”

“Biri var hayatımda.”

“Sen hep koca bir yalana inandın.”

Bu tekrarlanan ses kulaklarımda yankılanıyor ve ben ölmek için yalvarıyordum. İlk evreden bu yana; bunca tutsaklığın, bunca kaybın sorumlusunu bulmak beni delirtiyordu. Bu yüzleşmede aşkın bana zarar vermesine izin veren hep bendim. Acılarıma sebep olan hep bendim.

Hızla ayağa kalkmaya çalışsam da yine düşmüştüm.

Öfkeyle hareket etmemem gerektiğini anlamıştım. O yüzden emekler gibi kendimi tepeye doğru sürükledim. Neden sonra tepeye vardığımda hiçbir şeyin değişmediğini gördüm. Kaybettiğim tüyler geri gelememişti. Acım dinmemişti. Eskiden o pembesine tav olduğum gökyüzü, güzelliğini kaybetmiş ve sanki yıldızlar ordan oraya kaçmaya çalışıyor gibiydi.

Çaresizliklikle son kez ağlamaya başlamıştım. Ne yapacağımı bilmeden belki saatlerce ağladım. Bir sigara yaktım. Böğürtlenliydi ama ben sadece zifirin tadını alıyordum. İnançlarımı kaybetmiş, bu aşk dünyasında sıkışıp kalmıştım. Sonra geriye dönüp kanatlarıma baktım, sadece tek bir tüy kalmıştı. Öyle çok sinirlendim ki o tek tüyü de çekip ben kopardım. Acıyla dizlerimin üzerine çöktüm. Daha önce hiç böyle çığlık attığımı hatırlamıyorum. Ses tellerimin yırtıldığını düşünürken, rahatlamaya başlamıştım. İçimdeki boşluk geçmemişti ama ferahlamıştım. Tüm endişelerim sona ermişti. Ölene kadar burada bile kalsam yaşamayı öğrenecek kadar güçlenmiştim çünkü kaybedecek hiç bir şeyim kalmamıştı.

Ayağa kalktım. Sırtımdaki kanatlar artık sadece iskeletti ama bana aitlerdi. Bu sefer kayıplarımı da sevmeye başladım, aynı kendime saygı duymaya başladığım gibi. İstemsizce gülümsedim. Buruktu ama gülümsüyordum çünkü özgürlüğün ne olduğunu hatırlamıştım. Aşkı; zorla dayatılan, tarifsiz bir boşlukta bulmuştum. Aşk, bendim.

Ben yaratmıştım.

Milyonlarca insan arasından o duyguyu ona ben vermiştim aynı onun da bana verdiği gibi. Onun aşkını benden geri alması artık hiç önemli değildi hatta başkasına vermesi de. Sonucunu bile bile bu yolu kendi seçmişti. Nasıl ona olan duygularımı ben inşaa ettiysem aynı şekilde yıkabilirdim. Belki biraz zaman alırdı ama bunu başarabilirdim. Çünkü anladım ki; bu aşkı özel kılan bendim, aynı onu eşsiz kıldığım gibi…

Bu farkındalıktan sonra, iskeletten kanatlarım birden hareket etmeye başladı. Oldukları yerde çırpınıyor sanki uçmak için savaşıyorlardı. Gözlerimi gökyüzünün açık pembe ufkuna diktim. Sırtımda bir acı belirdi. Gözlerimi kanatlarıma çevirdiğimde iskeletimde bir tane tüy çıktığını gördüm. Bembeyaz bir tüy… Yavaşça çıksa da önemi yoktu artık yenilenmeye başlamıştım o yüzden çektiğim o acıya pek de kulak asmadım. Kanatlarımdaki tüyler ikiye çıktığında havalanmıştım. Zamanla geçecek acılarımın acelesi yoktu. Onlarla barışmayı öğrenmiştim. Beni geliştirdiklerini ve bana yeni biri olmayı öğrettiklerini de kabullenmiştim.

Dozu iyi ayarlanan zamanın, ilaç olması dileğiyle…

Ateş Karadeniz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 23 Mayıs 2019 at 16:02

    Ateşcim tarzının çağdaş romantik akımı temsil ettiğini düşünmüşümdür fakat bu öyküde romantizmi sürrealizmin içinde harika yedirmişsin, tebrik ederim. Kullandığın alegoriler ise oldukça zekiceydi 👌🏻

    • Cevapla Ateş Karadeniz 24 Mayıs 2019 at 15:25

      Beğenmene çok sevindim sevgili editörüm 🙂 Farklı bir tarz olsun istedim. Başarılı olduysam ne mutlu bana…

  • Cevapla Demet Uncu 23 Mayıs 2019 at 16:19

    Ateşciğim, ne güzel anlatmışsın aşkın evrelerini … İçinde yaşayarak okudum yazdıklarını, kalemini seviyorum. Yazmaya devam 😊

    • Cevapla Ateş Karadeniz 24 Mayıs 2019 at 15:26

      Duygularımı paylaşabiliyor olmak çok değerli…. Çok teşekkür ederim 🙂

  • Cevapla Mine İpek 24 Mayıs 2019 at 18:32

    Aşk, ancak bi’ sana bu kadar guzel yakışır. Üstünden onu hiç çıkarma.

    • Cevapla Ateş Karadeniz 25 Mayıs 2019 at 02:01

      Ne güzel bir yorum bu 🙂 Çok teşekkür ederim. Dilerim aşkla büyümeye devam ederim.

  • Cevapla Atakan Balcı 24 Mayıs 2019 at 22:07

    Aşkın leziz bir anlatımı. Aşk bazen lezzet ve bazen acıdır zaten, değil mi?

    • Cevapla Ateş Karadeniz 25 Mayıs 2019 at 02:04

      Katılıyorum. Hatta çoğu zaman acısı bile bal. Verdiği mesajları iyi görebiliyorsak eğer…

      Yorumunuz için çok teşekkür ederim 🙂

    Cevap Yaz