Bir Katre Hayat

İtiraf Ediyorum: Takıntılı Bir Kitap Oburuyum

18 Mayıs 2019


Ömer Hayyam’ın ünlü bir şiiri vardır;

“Akılla bir konuşmam oldu dün gece;
sana soracaklarım var, dedim;”

diye başlar. Ben de ikinci bir şahıs gibi aklımla ve vicdanımla konuşurum.

Geçen gün bir arkadaşımın basit bir konuda bana göre gereksiz kıskançlığını hissedince “Ben ne kadar kıskancım acaba?” dedim. Malum her birimizde ama az ama çok illaki her duygudan bir tutam mevcut. Marifet bu duygular dengesini tutturabilmekte saklı öyle değil mi?

Gönül ister ki “Hiiiiç kıskanç değilim,” diyebilmek lakin işin aslı öyle değil maalesef. Ben başkasının eşyasını, yaşamını çok kıskanmam ama gel gör ki benim kıskançlığım bambaşka bir alanda.

Ben başkasının okuduğu kitapların niceliğini ve niteliğini çok kıskanırım.

Kısacası ben daha küçük yaşlardan itibaren teşhisi konmuş “Müzmin bir kitap hastasıyım.” Şimdi diyeceksiniz ki; “Ne âlâ, okumak niye hastalık olsun ki?” Evet okumak muhteşem bir etkinlik ama her şeyin fazlası zarar olduğundan mütevellit okumanın fazlası da pek makbul değil aslında. Okumak için kimi zaman sorumluluklarımı ertelediğim, gezmekten, yemekten feragat ettiğim çok olmuştur. En kötüsü de bu sanal alem tabiki de. Takip ettiğim sıkı okuyucuların, devirdiği kitapları gördüğümde gerilmiyorum dersem yalan olur.

Benim bu okuma serüvenim daha küçük yaşlarda başladı. Ben biraz daha şanslıydım çünkü bizim çok zengin bir ilçe kütüphanemiz vardı. Ben tam bir kitap oburu olduğumdan haftada üç dört kez kütüphaneye giderdim. Hatta bir süre sonra kütüphanede görevli bey bana acıdığından gidip gelirken yorulmayayım diye, benim için bir istisna yapar; tek seferde bir çok kitap verirdi. Burada güncel kitaplar yoktu ama dünya klasiklerinin en nadide eserleri mevcuttu. Ben güncel kitaplara çok daha meraklıydım.

Annemin hatırı sayılır kütüphanesi yanında konu komşunun kütüphanesinde obur dimağımı doyurmaya çalışıyordum. Orta üçte ana dersler dışında her derste çok bilmiş edalarla siyasi kitaplar okumaya çalışıyordum. Resim öğretmenim, sessiz sakin bir dönem beni izledi. “Dersimle neden ilgilenmiyorsun?” demedi. İkinci dönem bana bir kucak dolusu dünya klasiği eşsiz kitaplar getirdi. “Herşeyi okuyabilirsin ancak öncelikle bunlarla pişmelisin,” dedi. Sonra bana şahsi kütüphanesini açtı. Az bulunur ilk baskılar, kıymetli kitaplar…

Sanki bir cennete düştüm. Bu kıymetli eserleri hiç sakınmadan, okumam için bana verdi. Mezun olduktan sonra onun çizdiği yolda yürümeye devam ettim. Ben edebiyat öğretmeni olurken örneğim, resim öğretmenimdi. Ben de onun gibi sabırla özveriyle; genç, okumaya meraklı gençler yetiştirmeye çalışıyorum hala.

Okumak, benim için aşılamayan kaf dağının ardı, hedefe ulaşmak için yeni kitaplarla arşınlarken bu yolu kimi zaman kendimi yalnız hissediyorum.

Alışkanlıklarımızda, hayata bakışımızda, dogrularımızda hatta yanlışlarımızda yalnız olmak istemiyoruz. Bir yerlerde, birileriyle ortak bir kaygıyı, sevinci, umudu paylaşmak bize huzur veriyor. Ben bir aralar kitap okuduğumu satın aldığımı pek paylaşmazdım arkadaşlarımla. Çünkü diziler, yemekler, çocuklar biz kadınların ortak paydası ve bu paydanın dışına çıkarsan “FARKLI” oluyorsun ve bu pek kabul gören bir durum değildir. Ama zamanla benim gibi kitap meftunu arkadaşlar buldum kendime.

Ben okuduğum kitaplara tutku derecesinde bağlıyım, okurken sevdiğim cümlelerin altını çizerim; kitabın kenarına notlar düşerim, anlamını bilmediğim kelimelerin anlamlarını araştırır, kitaba yazarım, yazar hakkındaki fikirlerimi, araştırmalarımı not alırım bütün bu uğraşlardan sonra kitap, gümüşken altına döner benim için ve arada hazinemi karıştırıp, hazinemin aydınlığından yararlanmak isterim. Bu yüzden benim için değerini bil(e)meyecek bir başkasına okuduğum kitabı vermeyi sevmem. Yenisini alabilirim ama hazinemi paylaşamam.

Kitabı bitirdikten sonra da kitaba dair mesaim bitmez benim.

Yazarların veya şairlerin okuduğum ilk kitabı benim için çok önemli bir eşik. Eğer kitap beni açarsa önüme taptaze bir bahçe açılır. Beni bir merak alır yazarın tüm çiçeklerini koklamak isterim. Ama bu da yetmez okudukça yazara merakım artar, onu tanımak isterim. Acaba kimleri okur, nasıl müzik dinler, nerde, nasıl şartlarda büyümüş, poetikası nedir, hangi akımlardan etkilenmiş vb… Bu sorular da merakımı kaşır tatlı tatlı… Amaaaaa bu da yetmez beni büyüleyen yazar başkalarını nasıl etkilemiş merak ederim. Bu durumda görüşünü önemsediğim eleştirmenlerin tenkit yazılarını okurum heyecanla. Onların keşfettiği, benim keşfedemediğim detaylara hayıflanırım. (Örneğin İhsan Oktay Anar’ı çözümlemek için 500 sayfalık bir doktara tezini büyük bir zevkle okumuştum.)

Ayrıca yazarla yapılmış röportajları, söyleşileri okurum. Yeni bilgilere kavuşmanın mutluluğu ile bazen okuduğum kitaplara geri dönerim. Bu meşakkatli, yoğun ama bi o kadar zevkli serüvenin ardından, o yazarın eşiyle onun hakkında dedikodu yapacak vaziyete dönüşecek kadar onu yakından tanıdığımı düşünürüm. O yazarla karşılaşsam uzun uzun sohbet edebilirim diye hayaller kurarım.

Tüm bu evrelerin ardından yeni bir yazar ve bahçelerini keşfetmenin arzusu kamçılamaya başlar beni. Velhasıl takıntılı, tutkulu ve emektar bir okuyucuyum.

Ben bunca takıntılı ve emektar bir okuyucu olduğumdan kendini günümüz güncel tabiriyle “bookstagram” olarak niteleyen güruha da sinir olmuyorum desem yalan olur. Sabun köpüğü niteliğinde kitaplar okumak erdem oldu. Rengarek dışı jan janlı içi boş kitaplardan müteşekkil kütüphaneler pek revaçta. Ama ben Kafka’nın sözünü ettiği türden;

“Üzerinize bir felaket gibi çöken kitaplar gerek. Bir kitap, içinizdeki donmuş değerleri parçalayacak bir balta olmalıdır. İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okudugumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar!”

dedirten cinsten kitapları okumaktan zevk alıyorum.

Elbette üzerimize bir felaket gibi çöken kitaplar gerek. Bir kitap, içimizdeki donmuş değerleri parçalayacak bir balta olmalıdır. İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar!

Genelin okuma düzeyi pek iç açıcı olmadığından çok satan kitaplara dair önyargılı olsam da çoğu zaman, böyle kitaplar arasından kaliteli olanlar çıkıyor ümidiyle bu tip kitaplara da göz attığım oluyor. Bazen bir bakıyorum ki Hasan Ali Toptaş çok satanlar listesinde boy gösteriyor, bu yazar çok moda olmuş, herkes onu okuyor ben de okuyayım diye alıyor kitabı (gerçi alınan kitapların hepsi okunuyor mu o da tartışmalı ama) Hasan Ali Toptaş’ın imza kuyruğundakilerin kaçı Bin Hüzünlü Haz gibi nicelikte küçük, nitelikte dev eserini okuyabilmiştir merak ederim hep.

Bir arada Orhan Pamuk furyası vardı. Beyaz Kale ya da Kara Kitap bir çok kütüphanede süs olmaktan öteye geçebildi mi acaba, diye çok merak etmişimdir mesela. Ya da dizinin büyüsüyle Aşk-ı Memnu almaya koşanların kaçı dönüş yolunda tökezledi dersiniz?

Bu böyle uzar gider ama şu bir gerçek ki çok satan kitapların büyük bir çoğunluğu pazarlama harikası.

Kitap okuma hususunda bunca ince eleyip sık dokuyarak, karınca misali bir arpa boyu yol alarak “Hata mı ediyorum?” diye de düşündüğüm oluyor.

Nabokov derslerinde öğrencilerine ilk önce “Sakın cehaleti belâgatla süslemeyin” dermiş. Ama günümüzde cehalet ciddi pirim yapmakta. Cehalet kitap okumakla azalmıyor; dünyaya at gözlükleriyle bakan, yozlaşmış insana sen bin yılın en büyük kütüphanesi İskenderiye’nin kitaplarını okutsan da nafile o yine bildiğini okuyor.

Amma kişi öğrenmeye meyyal, Locke’un tabiriyle boş lehvayı doğru bilgiyle doldurmaya istekliyse; azıcıkta beyin işlevini yapıyorsa Aşık Veysel misali hiç okumadan da alemin ilmini çözer o başka. Mühim olan çok okumak değil de doğru okumak.

Okumak ve de okudukları üzerine düşünmek meşakkatli iştir. Zaman ister, sabır ister en çok da yeniliğe açık ve çok yönlü düşünmeye istidadı olan bir zihin ister. Hâl böyle olunca; “Merada seyrü’l sefa eyleyen koyun misali bizim adımıza düşünenlerin tebası olmak en güzeli.” diye düşünüyor, ataletin koynunda huzurla uyuyan zihinler… Bakın ne güzel bize anlatılan masallarla uyuyanların huzuruna, ne gam ne tasa.

Bu minvalde ilkin söylediğimi, sonda da söylüyorum; biz okumakla, anlamakla, özümsemekle, yorumlamakla hatta en kötüsü düşünmekle hata ediyoruz galiba.

Böyle bocalamalar yaşasam da ayaklarım beni yine bildik mekanlara götürüyor daima.

Bazen amaçsızca yola çıkarım. Hedef olmayınca, rehberim de yol olur. Yolun sonunda vardığım yer beni de şaşırtmaz aslında. Benim yolumun sonu genellikle bir kitapçı olur. Kitapçıya gittiğimde raflar arasında amaçsız dolaşırım. Kitapların arkasındaki yazılar ise mihmandarım olur. Bu yazıları takip ederken daha önce hiç tanımadığım yazarlarla ve kitaplarla tanışmış olarak, elimde kitaplarla kasa da bulurum kendimi. Bu tıpkı bilinmeyen sularda keşif yapmak gibidir. Dalgaların ve sezgilerinizin sizi sürüklemesi ile derin sularda yol alırken, bu evrenin uçsuz bucaksızlığı karşısında; evrendeki bir zerre misali kendimi küçüçük hissederim kendimi.

Ahh ahh o kitap açılığını benden iyi bilen yoktur sanırım, o nasıl güzel bir oburluktur insanın yedikçe ay pardon, okudukça okuyası gelir. Hele o bir kitapçıya gidip kendine bir ziyafet çekmenin keyfi öf aman nasıl lezizdir. Bu ahvalin en tehlikeli yanı da “kitapçıda kendini kaybetmektir”

Kitapçıya girdiğinde tüm kitapların arka yüzlerini merakla okumak, kokularını içine çekmek, yeni yazarlar, şairler keşfetmenin kıvancını duymak, birçok kitaba aşık olup alma arzusuyla yanıp tutuşurken, cüzdan canavarının ihtarlarıylarla otokontrol mekanizmasının sınandığı anların hazin sonu ile yüzleştikten sonra en sevdiğiniz kitapları almanın huzuruyla; finalde yüzünüzde müstehzi bir tebessümün yerleşmesi midir kendini kaybetmek? Bu davranış biçiminin adı; “Kendini kaybetmek mi yoksa bulmak mı?” diye adlandırılabilir, tartışılır benim nazarımda tabiatıyla.

Kitap müptelası okuyucuları, dillere destan Bağdat kütüphanesi teskin etmez. “Acaba bunları okusam da daha kaçırdığım neler var.” diye düşünmekten kendini alamaz bu hastalığa giriftar olan meczuplar. Ama bunun cevabı Fuzuli’de saklıdır;

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır.

Benim gibi kitapseverlerin derdi de, dermanı da kitaplardadır.

Velhasıl dostlar zaman, bir nehir misali şahlanarak hiç hız kaybetmeden akıp gitmekte. Bizler de hiç söz dinlemeyen zaman denilen şımarık çocuğun, oyuncakları durumundayız. Zaman önde biz arkasında, yetişmek uğruna gönüllü bir esaretle sürüklenmekteyiz.

Taaa ki bir kitabın sayfalarını açılıncaya kadar; çünkü acılan aslında kitabın kapağı değil büyülü bir dünyanın kilididir; o an zincirler kırılır, özgür bir salınış başlar efsunlu diyarlarda.

Siz hiç çok üzüldüğünüzde, çok sevindiğinizde ya da hayatın hızına yetişemediğinizde zamanı durdurmak istediniz mi?

İşte bir kitapla zaman durur; o kitap beni bilinmeyen bir zamanda Kaf dağının ardına götürür. O dem tüm dertler, hırslar, çekememezlikler, hayal kırıklıklar akıp giden zamanın prangalarında can çekişe dururken ve zaman tüm hırçınlığı ile orada akmaya devam ederken, ben yepyeni bir kapıyı aralalarım. Hep hayalini kurduğum yaşam karşımda; başrolde tutkulu aşklar, dillendirilememiş özlemler, gidilememiş diyarlar var.

Saate bakmayı unuturum çünkü satırlar bana saati söyler. O anda sevince, heyecana beş vardır ve birazdan hüznü, merakı beş geçer. O büyülü dakikalarda sözcüklerle ahengin tutkulu dansını nefesim kesilerek takip ederim. İşte o dem fazla söze ne hacet; dostlar meclisinin perdesi açılır. Arkama yaslanır tadı damağımda kalacak lezzet durağında soluklanırım gönlümce.

Malumunuz okumak; ruha gıda, kalp ağrısına deva, eyyama sefa, yalnızlığa veda, kimsesizlere seda, mazluma nida, sevdaya refika, insanlığa müntehadır.

Mamafih herkese bol kitaplı güzel günler dilerim.

Şenül Korkusuz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Moto Kurye 18 Mayıs 2019 at 17:18

    Bu sitenin trafik oyununu yükselttiğini söylemek için bir umut. Gerçekten inanılmaz ve övgüye değer sonuçlar elde ettiniz. Bravo dostum

  • Cevap Yaz