Sentez

Mahkûmiyet – 1

26 Mayıs 2019
Öykü: Mahkûmiyet | Yazar: Özge Can

“Sence mahkûm bir hayat mı yaşayacağız Mehmet?”

“Herkes bir şeylere mahkûm. Kimisi insanlara, kimisi yaşadığı yere, bir duyguya. Hayat bir mahkûmiyet Azize.”

“İnanmak da mahkûmiyettir o zaman; Tanrı’ya, insana ya da doğaya hiç fark etmez.”

“Dedim ya işte; herkes mahkûm.”

“Mutlu olacak mıyız peki?”

Kompartımanın penceresinden dışarıya baktı Mehmet.

Bir kitapta şöyle bir cümle okumuştu: Dünyanın öbür ucu da olsa trenlerin uğradığı herhangi bir yerde yaşayabilirim. Yine aynı kitapta fark etmişti; insanın huzurunun, mutluluğu ararken nasıl da kaybolduğunu. Kendini bildiğini zannettiği günden beri içinde bir huzursuzlukla yaşıyordu. Adına tam olarak huzursuzluk da denemezdi; daha başka bir şey. Kekre bir şey!

Kalbini saran bir kekrelik. Dilinde, gözünde, sesinde hep bu kekrelikle yaşıyordu. Ne tam anlamıyla iyi, ne de kötüydü. Bir arada kalmışlıktı hissettiği ve anlaşılmazlık. Yaşadığı, hissettiği hep bir bilinmezliğin içindeydi. Arıyordu ve aradıkça daha da kayboluyordu bu bilinmezliğin içinde. Hayatına hâkim olan bir pusun içinde var olma çabasındaydı. Tüm renkler, sesler bu grilikten ulaşıyordu kendine ve başkalarına geçerken de üzerlerine bu griliği giyinip gidiyorlardı.

Mutluluk da bir nevi mahkûmiyet değil miydi? Mutluluğu aramanın getirdiği tazelikle bir eve, bir insana mahkûm olunmuyor muydu? Daldığı yeşillikten çıkıp Azize’nin yeşil gözlerine baktı.

“Aramaktan vazgeçersek mutlu olacağız Azize.”

Mehmet’in gözlerini az önce çevirdiği pencereye bu kez Azize döndü.

Fazla da sorgulamadan, yaşadığı hayatın sıradanlığında günü kurtararak yaşıyordu. Her gün gördüğü güneş, duyduğu kuş sesleri, akan nehir, baktığı ağaçlar… Bakılan ama zihninde görülmeyenlerdi. Ne eğitim gördüğü eski Rum kilisesinin tarihine dikkat etmişti, ne de kasabanın ortasındaki belediye binasının eski Rum evi olduğuna.

Bakmak ve görmek arasındaki farkı Mehmet fark ettirmişti ona.
Sadece ona değil elbette. Sürgünle geldiği kasabada, bir mahkûm gibi iç dünyasına kapanmaktansa kasabanın durgun yaşantısına hareket getirmişti Mehmet öğretmen.

Peki o, bu hareketli hayatın içine ne zaman katılmıştı? Nasıl sürüklenmişti bu heyecanın içine? Bu heyecan taşımamış mıydı onu bu mutluluk arayışına?

Azize, yeşil gözlerinden yansıyan dinginlikle Mehmet’e baktı. Onu buralara sürükleyen heyecanı aradı o gözlerde. Mehmet ise gözlerinden taşan griliği durduramıyordu. Heyecandan mı, yeniden yola düşmenin telaşlı coşkusundan mı kaynaklandığı belli olmayan bu griliğin esiri olmuştu.

“Başkan bizim için anons geçiyor mudur hoparlörden?” diye sordu birden.

“Kasabanın meydanındaki telaşlı yüzler geliyor gözümün önüne Azize. Akıllarını en kötüsünün ihtimali esir almışken, onlar en iyisini düşünüp, o iyi ihtimalin umuduna teslim olmaya çalışarak bizi arıyorlardır kesin.”

Mehmet’in aklından geçenler, gözünün önüne gelenler bir bir gerçekleşiyordu o an.

Muhtar, akılları esir alan o kötü ihtimalin gerçekliğini kirli sarı bıyıklarını burarak söylüyordu bekleyenlerin yüzlerine.

“Kaçtı onlar. Mehmet zaten güvenilecek adam değildi. Devletin güvenmeyip de buralara sürdüğü adama siz ne diye güvendiniz ki? Ee be aptal Osman! Hiç mi aklına gelmedi; su gibi karını saldın o anarşist kılıklı Mehmet’in yanına?”

Osman yıkılmıştı. O koca adam çocuk gibi kalmış, yardım diler gibi Meltem’e bakıyordu. Bir umut; belki Meltem ateş saran kalbine su serper de “Yapmaz benim kocam” der diye ama boşa bakıyordu. Meltem o kadar emin görünüyordu ki söze gerek duymuyordu, bakışları anlatıyordu zaten olan biteni.

Kaçtı onlar!

İçten içe biliyordu bu mahkûmiyetin artık bir mecburiyete döndüğünü. Mehmet ile birlikte üzerlerine geçirdikleri kimliklerinin duvarlar oluşturduğunu ruhlarında. Ve ruhlarının o duvar yıkılınca altında kaldığını… Kimlikleri bile kurtaramamıştı evliliklerini. Meltem akıllı, çok okuyan bir kadındı. Ve o kadar kendine âşık… Öyle ki anlamadığını kabul edemeyecek kadar egoistti.

“Ben bunu okumuştum”, diyecekti içinden belki ama yaşayacağını aklına dahi getirmemişti. Okurken hayatı kaçırdığını hiç fark etmeden, içinde kitaplardan kurduğu dünyada böyle bir olayın yaşandığı bir kurgu mutlaka okumuştu.

Mehmet, geride bıraktığı Meltem’i düşünürken; tüm bu teatral kargaşanın içinden sanki olanlar onunla ilgili değilmiş gibi çekilip eve gideceğini, kendine bir kahve yapacağını ve sigarasını yakıp pencerenin kenarındaki pembe berjere kurulup içindeki dünyayı kurcalayacağını adı gibi biliyordu. Aradığı cevabı bulduğuna emin olduğunda da yüzüne kendinden emin bir gülümseme yerleşecekti. “Herkesin başına geliyor böyle şeyler,” diyecekti kendi kendine.

Başkalarının acılarından güç bulacaktı yine.

İsminin tersine esintisiz, tek düze yaşantısına onun sebep olduğu fırtınanın dağıtmasına izin vermeden devam edeceğini biliyordu.

“Biliyor musun Azize, gözümün, fikrimin dokunduğu herkese bir renk kattım ben. İçim puslu gri iken bile başkalarını gökkuşağına bezedim. Fakat Meltem, o griliğe bile ulaşamadı. İçimi görmedi hiç. Bunu denemedi bile. Sen nasıl anladın pusumu?”

“Derin bakışlarında hep bir hüzün vardı senin. Kapkara gözlerin gülerken bile hüzünlüydü. O meydanda seni ilk gördüğümde, bedenin durdurulamayacak bir canlılıkta kıpırdarken gözlerin meydanı terk etmişti. Yanlış bedenin içine mahkûm edilmiş bir ruhtu seninki. Gözlerin bedeninle kavgalıydı sanki ama sen bunun farkında değildin. Kara gözlerin karanlığa çekmiyordu.”

“Gördüm, pus vardı orada. Beni bu bedenden çıkartın diye çığlık atıyordu.”

“Ve bunu sen bile duymuyordun Mehmet. Ben duydum, ben gördüm bedenindeki hapis ruhu. Meltem gibi çok okumadım ben ama çok insan tanıdım. Hepsini gözünden tanıdım. Riyayı da gözlerden bildim, saflığı da. Senin gözlerindeki arayışı seninle tanıdım.”

“Kaybolmuş ruhlardık biz, birbirimizde bulduk yitirdiklerimizi. Senin okuduğun bir şiirde diyordu ya hani şair ‘Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim’ diye, biz de birlikte arayışımız için yola düştük can yoldaşlığıyla.”

Azize ile Mehmet kompartımanın penceresinden gördükleri ağaçları saymaya başladılar.

1,2,3,4…..

22,23,24….

Kasabanın meydanına doğru bir çocuk koşarak geldi, elinde bir kağıtla.

Kâğıdı Muhtara verip nefes nefese konuştu; “Gara bırakmışlar, üstüne de yazmışlar, muhtara verin diye.”

Muhtar notu okuyup öğretmen lojmanına dönerek bağırdı; “Meltem Hanııım seninki mahkûmiyetinden kurtulmak için Azize ile kaçmış.”

Devamı için tıklayınız.

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

8 Yorum

  • Cevapla Tülay Demir 26 Mayıs 2019 at 11:36

    Şahane tebrik ediyorum….

    • Cevapla Özge Can 26 Mayıs 2019 at 13:29

      Teşekkür ederim Tülay Hanım 🙏

  • Cevapla Esat Öğütveren 26 Mayıs 2019 at 13:56

    Keşke her türlü mahkumiyet kaçılabilecek türden olsaydı. Bir Meltem bırakıp arkada, bir Azize ile yeni arayışlar içine paraşütsüz atlanabilseydi. Hatta Azize’size bile razı olunabilir.

    • Cevapla Özge Can 26 Mayıs 2019 at 15:51

      Biraz cesaret, biraz inat mahkûmiyetlerden kurtulmak adına adım attırabilir belki. Ama insanın kendine mahkûmiyeti üstesinden zor gelinir bir durum gibi. İllaki bir yolu vardır bence 👍
       
      Teşekkür ederim yorumunuza Esat Bey.

  • Cevapla Beril Erem 26 Mayıs 2019 at 19:03

    Özgecan’ım öncelikle tebrik ediyorum yine seni.💕
     
    Bir an o meydanda bu olaya şahitlik eden güruhun içinde olduğumu varsaydım. Meltem’i, Osman’ı, sarı bıyıklı muhtarı gördüm. Sonra trene, Azize ile Mehmet’in kompartımanına gittim. Azize için üzüldüm. Mutluluğu aramak için yola çıkmış; yanlış veya doğru, ama o arayış hevesini bile Azize’nin kursağında bırakıyor Mehmet. “Aramaktan vazgeçersek mutlu oluruz” diyor. Kısa kes…der gibi…
     
    Ayrıca kendi egosunun hissettirdiği rahatsızlığı da Meltem üzerinden gidermeye çalışması da gözümden kaçmadı. Onu terk etmesinin sebebini onun egoizmine, onun kendini çok sevmesine bağlaması tam da tipik benmerkezci erkek davranışı.
     
    Şimdi bu öykü bence bir devamı hak eder gibi geldi bana, ne dersin?😄
     
    Meltem ne yaptı acaba? Meltem’in tarafından nasıl yaşandı olaylar? Gerçekten bu kadar rahat mı?

    • Cevapla Özge Can 26 Mayıs 2019 at 23:11

      Teşekkür ederim canım benim 💙
       
      Mehmet tarafından yorumlaman müthiş olmuş, bunu yaratmaya çalışırken okuyucuya geçer diye ummuştum, şimdi içim rahatladı 😊
       
      Azize’nin kayıp bir ruhla yola çıkması, o kayba ortak olduğunun göstergesi, tam da dediğin gibi üzülünecek durumda.
       
      Ve Meltem, fikrin çok iyi geldi bana. Detaylı bir anlatımı hak ediyor Meltem, devam edelim o vakit.
       
      Değerli katkın, desteğin, yorumun için çok teşekkür ederim canım 🙏
       
      Sevgimle 💙

  • Cevapla Kübra Mısırlı Keskin 26 Mayıs 2019 at 19:16

    Canım; yine harika bir öykü kaleme almışsın. Okurken Tarık Tufan’ın sevdiğim bir kitabı olan Düşerken’i anımsadım. Orada da anlaşılamayan profilleri çok güzel resmetmiş yazar.
     
    Mahkumiyetlerden kurtulduğumuzda nasıl bir hayat bizi bekler orası muamma ama çıkılan yolda atılan her adım umut. 🙏🏻
     
    Güzel kalemine sağlık Özgem 💙

    • Cevapla Özge Can 26 Mayıs 2019 at 23:01

      Yine bir kitap ekliyorum listeme sayende canım 👍
       
      Mahkûm hayatlar yaşıyoruz belki de hepimiz, mahkûm olduğumuzun farkına varmadan. Umut adına, belki Azize de buna sarıldı, bilinmeyene giderken. Belki de Mehmet kaybolduğu evrende kendi gibi kayıp bir ruh istedi yanında. Yaşamımızın seçeneklerden ibaret olduğunun farkındayız aslında hepimiz. Ve her seçeneğin yeni bir mahkûmiyet yarattığının.
       
      Yaşamın yaşanılır kalınmasına sebeptir belki de mahkûmiyetlerimiz.
       
      Kim bilir, tadında yaşayabilmek için yaşamı, umut hep var olsun ✌
       
      Teşekkür ederim Kübram 💙

    Cevap Yaz