Yaşamak Yaratmaktır

Paralel Yaşama Bağlamlarında İnsan | 4

1 Mayıs 2019

Yazı: Paralel Yaşama Bağlamlarında İnsan | 4 | Yazan: Prof. Dr. Atilla Erdemli
Dört bölümden oluşan Paralel Yaşama Bağlamlarında İnsan yazısının tüm bölümleri:

Paralel Yaşama Bağlamlarında İnsan | 1 – 2
Paralel Yaşama Bağlamlarında İnsan | 3
Paralel Yaşama Bağlamlarında İnsan | 4

4. Hümanizmanın Ortaya Çıktığı Yer

Bir yaşama tutumu olan Hümanizm, bir “…izm” olarak, doğduğu 19. yy’dan çok daha eskidir. Onu batı düşüncesi içinde ilkin Antik Çağ’da buluruz. Paidea demokrasiye hizmet eden bir eğitim ilkesi olarak İ.Ö. 5. yy’da hümanizmanın en yoğun görüldüğü kavramdır.

Antik Çağ “insan”ı paidea bağlamında birbiriyle ilişkili üç bakımdan ele almaktaydı:

▻ Bilgi
▻ Güzellik
▻ Beden

Bilgi için matematik başta olmak üzere bilim ve felsefe, güzellik için müzik başta olmak üzere sanat, beden için de gmnastik ve agonistik, yani 14.yy’da ortaya çıkıp, 18. yy’da insanlığın gündemine girecek bir sözcükle Spor.

Antik Çağ’da, Roma döneminde homo sözcüğünün sıfatı olan humanus’dan türetilen hümanizm ilk kez humanitas olarak Cicero tarafından kullanılır.

Hristiyan Orta Çağında Divinitas’a dönüşensözcük, Rönesans ile birlikte yeniden canlanır.

Günümüze kadarki gelişmesi içinde değişik hümanizm anlayışlarıyla karşılaşırız:

▻ Akılcı Hümanizm
▻ Deneyci Hümanizm
▻ Bireyci Hümanizm
▻ Yararcı Hümanizm
▻ Toplumcu Hümanizm
▻ Varoluşcu Hümanizm
▻ Teist Hümanizm
▻ Ateist Hümanizm
▻ Klasik Hümanizm
▻ Marxcı Hümanizm
▻ Eğitimci Hümanizm
▻ Aydınlanmacı Hümanizm
▻ Hümanizmaya karşı olanlar
▻ 1930’lu yıllarda ortaya çıkan 3. Hümanizm

vb. bir çok hümanist anlayış günümüze dek gelişe-gelmiştir.

Bir kavram üstüne bu denli çok belirleme varsa, o kavramın ne olduğu sorusu gündemdedir. Hangi hümanizm anlayışını temel almamız, hangi hümanizm anlayışından yola çıkmamız gerekmektedir?

Temele ve hümanizmanın başladığı, ortaya çıktığı yere inmek gerektiği kanısındayım.

Hümanizm, insanın ortaya çıktığı yere ilişkindir. Bu yer de insanın kendisi olarak bulunduğu ve giderek özgün varlığından başka bir yer değildir. Çünkü insanı doğadaki diğer canlı varlıklardan ayırdeden, insanı toplumdaki herhangi bir bireyden ayırdeden onun kendisi oluşu ve giderek özgün varlığından başka bir şey değildir.

Günlük yaşama içinde hümanizmanın gereği fazlaca görülmez. Çünkü orada iş egemendir, yaşamanın olağan deviniminin aksamaması gerekir. Bu durum İş Eylemlerinde hümanizmanın bulunmadığı veya gereksiz olduğu anlamına gelmez, yalnızca o bağlamda hümanizma pek önemsenmez. Olağan, günlük yaşamayı sorunsal yapan da budur. Çünkü orası insanı tutsak almayı sever ve bunu çok ince, duyarlı, bazen sert ve acımasız, fakat yine de müthiş kandırıcı, çekici, renkli, hayranlık uyandırıcı, hatta coşturucu şeylerle, etkilerle yapar.

Kişi hiç ayırdına varmadan, kendiliğinden, sanki yaşamanın önemi, anlamı, değeri oymuş gibi sinsice yayılan bir uygarlık hastalığının pençesinde kendisini tüketir gider. Bağlayıcılığı öylesine güçlüdür ki, insan oradaki işleyişte yorulsa, sıkılsa, kurtulup-uzaklaşmak istese, çözümü yine orası, “İş Yaşamı” sunar. Çünkü İnsanların rahatlatılması da bir iştir, bir yarardır.

Böylece insan en ummadığı yerlerde bağımlı olur, tutsaklığı artar. Gerçekte o buna fazlaca da direnmez çünkü insanın ilkel doğası rahata, kolaya eyilimlidir. Orada, insanın kendisini özgür sandığı tutsaklığında Hümanizma yoktur. Orada iş vardır, iş ilişkileri vardır, üretilen yarar vardır, takır takır işleyen ve işledikçe büyüyen, gelişen, yaşamı işgal eden bir çark vardır; ya oradaki yerinizi alacaksınız, ya da size yaşama hakkı pek tanınmaz.

İşte böyle bir ortamda sonsuzluk olanağıyla donanmış insan da yoktur. İnsan vardır da bu artık bir makinanın parçası gibi olan İş-İnsanıdır. Hümanizmanın eridiği yerdir burası. O nedenle asıl burada Hümanizma gereklidir.

4.1. Paralel Yaşama Bağlamlarında Hümanizma

Sorunun çözümü Hümanizmanın ortaya çıktığı yerde ve dolayısıyla Paralel Yaşama Bağlamları arasındaki ilişkidedir. Eğer yaşama bağlamları birbiriyle ilişkisiz olsaydı, sorunun çözümü son derece zor, belki de olanaksızdı. O zaman her alanı, bağımsız olarak, kendi başına düşünmek ve çözümü kendi içinde aramak zorunda kalacaktık. Böylece ilkin yaşamanın bütünlüğü bozulmuş olacaktı. İş Eylemleri ya da günlük yaşama kendi içinde, kendisine uymayan bir çözüme izin vermez. Oysa, her alanı yine kendi başına düşünürken, ilişkiler, doğrudan-dolaylı etkileşimler nedeniyle “yaşama”nın bütünlüğüne açılma olanağı da kazanmaktayız.

Yaşamamızda Hümanizmanın ilk ortaya çıktığı yer Gereksinim Eylemleri‘dir. Orada günübirlik yaşamanın, iş koşturmalarının, sıradan ilişkilerin ötesinde bir başka türlü yaşamaya gireriz. Kendimiz olarak yaşamanın bu ilk basamağında özgünlüğe doğru bir gelişme söz konusudur.

İnsan özgün yaşayabildiği ölçüde özgürlüğünü kazanıyor.

İnsan, özgün yaşayabildiği ölçüde günlük yaşamanın tortularından arınıyor. Bu ise sahip olduğumuz yaşama gücünü tazeleme olanağı vermektedir. Yaşama gücümüzün ilk kımıltılarını duymak bile insanın yaşamasının renklenmesi, yaşama sevincini tazelemesi için önemlidir. Böylece birey günlük yaşamaya döndüğü zaman, öncekinden çok daha ayrı bir insan olarak bulunabilecektir.

Sözgelimi, sorunlara yaklaşımı, hoş görüsü, yapıcılığı, başarısı artacaktır. Fakat, günlük yaşamasında böyle olabilmek için gereksinim eylemlerine girildiğinde karıştırma ile amacı kendisinde olan etkinlik, bir başka amacın aracı durumuna getirilmiştir. Ayrı deyişle, kendimiz için olan, iş için olanın uzantısı yapılmış, çarpıtılmış, bozulmuş, amacından uzaklaştırılmıştır. Hümanizma burada kırılmıştır. Oysa gereksinim eylemleri yaşamamızda Hümanizmanın başladığı yerdir.

Bir başka bakımdan Gereksinim Eylemleri, yukarda değindiğim gibi, insanın kendisinin ayırdına varması, kendi sahip olduğu yüksek düzeydeki yapıcı-yaratıcı güçleri tanıması bakımından önemli bir olanaktır. Çünkü bu bağlamda insan kendi özgün denemelerini yapar, kendisini dener, kendisini keşfeder. Doğru olanı bulduğu zaman, içindeki insanı en önemli yanıyla yakalamıştır. Onun ardına düştüğünde özgün, özel ve özgür bir sürece girilir.

Bu bireyin yaşayabileceği en büyük yalnızlığın, yaşayabileceği en derin sıkıntıların, zaman zaman parıldayan büyük sevinçlerin ve içte duyulup-yaşanan kendi sonsuzluğunun, coşkuların, sevginin ve insan olduğunu duymanın yumaklandığı, bireyin yaşamanın üstüne çıktığı, zamanın duyulmadığı, isteklerin önemsizleştiği, değerlerin eridiği ve yeniden fakat ışıkla yıkanmışçasına yapılandığı, eylemi tek bir değerin, mükemmelin yönettiği, bildikçe bilgisizliğinin, yaptıkça yapacaklarının görüldüğü, insanın kendisine giden yolda yürüdüğü bir süreçtir.

Orada bireyin etkinliğinin mutlaka çok önemli sayılan bir konuya ilişkin olması gerekmez. İçimizdeki insan zaten biriciktir, tekdir, benzersizdir, fakat doğamıza içkin olduğu için zorunludur. İçimizdeki insan yaşamamızda hümanizmanın temellendiği ve en yoğun ortaya çıktığı yerdir.

Böyle bir yaşamada birey dünya ile ilişkisini kopartmış gibidir.

N’olursa olsun, hiçbir yaşama, yaşamanın bütününe eş tutulamaz. İnsanın hiçbir yaşama bağlamı mutlak değildir. Yaşamanın bütününü teke indirmek yaşamaya karşı durmak, onun hakkını vermemektir. Dolayısıyla her yaşamadan, yaşamanın bütününe açılmak gerekir.

Böyle bir yaşamadan sonra günlük yaşamaya ve gereksinim eylemlerine girmek bireyi çok daha verimli, etkinliği çok daha yapıcı-yaratıcı olmaya götürecek, onu diğer insanlarla daha farklı bütünleştirecek, olaylara, dünyaya, evrene insanlara daha kuşatıcı bakışı ve daha içten yaklaşımı sağlayacaktır. İçimizdeki insan diğer insanlara kapalı değildir. Yaşama yayılıcıdır. Onun yaratıcı etkinliğine ve oradaki erdemlere ulaşan, onu istese de, istemese de diğer alanlara da yansıtır.

4.1.1. Etkileşim

Bireyin yaşamasının bir yerinde ulaştığı ve oradan gelişen hümanizma onu diğerlerine de yansıtacaktır. Eylem bağlamları arasındaki etkileşimin büyük işlevi de burada ortaya çıkar. Biraz önce “hümanizma”nın günlük yaşamada ve iş eylemlerinde pek önemsenmediğine değinmiştim. Yarar güdümlü bu yaşama etkileşim nedeniyle diğerlerini de kendisine güçle çeker. Oysa, diğer yaşama bağlamlarında hümanizma gerçekleştikce bu günlük yaşamayı da etkileyecektir. Böylece bireysel yaşamalardan kurumlara ve toplumun bütününe yansıyan bir gelişme olanağı doğacaktır.

Hümanist bir toplum ve insanlık istiyorsak, tek tek bireylerin yaşamalarında hümanizmayı gerçekleştirmelerinin koşullarını hazırlamak zorundayız. Ayrı deyişle hümanizmayı genel bir görüş olmaktan çıkartıp, bir yaşama dinamiği durumuna getirmek zorundayız. Bu çağdaşlığın da, gelişmenin de, demokrasinin de temel güçlerinden biridir.

4.2. Temel İnsan Hakları ve Hümanizma

İçimizdeki insanın biricik, tek ve zorunlu olduğuna değinmiştim. Böylece her insan kendisine özgü bir varlık olarak dünyada bulunur. Bu her insanın kendisine özgü bir varlık olarak yaşadığı anlamına gelmez, fakat her insanın kendisine özgü yaşama gücüne sahip olduğunu, böyle de yaşayabileceğini ve yaşaması gerektiği gerektiğini gösterir.

İnsan içkin doğasının gerektirdiği her zorunluluk bir haktır.

Günübirlik yaşamanın sıradanlığı, haklarımızı da sıradanlaştırır. Oysa temel hak olarak görülen, kabul edilen her insanlık durumu gibi, sahip olduğumuz yapıcı-yaratıcı güçleri tanımamız, geliştirmemiz, kendimizdeki insanı somutlaştırmamız, kendimizi yaratmamız da bir haktır. Yaşamak ancak bu zamanda “insanca” olma özelliğini kazanır.

Uygarlığın ürünlerinden yararlanarak yaşamak, uygar yaşamanın göstergesi değildir. Bir çağdaki insanlık düzeyi, o çağda insanların kendilerine içkin bulunan hümanizmayı ne ölçüde gerçekleştirebildikleriyle bağıntılıdır. Bir çağı, o dönemdeki buluşlarla, yetişmiş az sayıdaki düşünürle, ortaya koyulmuş görüşlerle ve bir kaç devlet adamıyla nitelemek, o çağda yaşamış diğer insanları yok saymaktan başka bir şey değildir. Peki diğer insanlar, milyonlarca kendisine özgü varlık, çağın üstlerine basıp yükseldiği birer çakıl taşı mıydı? Ne yazık ki, öyleydi.

Hümanizma bir haktır

İnsanın en temel haklarından biridir. Çünkü varlık nedeni, insanın varoluş nedenidir. Çünkü o kitaplarda değil, yaşamamızdadır. İnsanın bir zorunluluğudur Hümanizma.

Tarihli bir varlık olarak günümüz insanı, yeni bir çağın kapısını zorladığı sırada nasıl yaşıyor? Nasıl yaşıyoruz?

Çok kez, akışın içinde savrulup giden, kendisine tutsak, fakat kendisine yabancı, tekniğe bağımlı ve böyle yaşaması için her türlü olanak en güzel, en renkli, en çekici paketlerde kendisine sunulan, paketlenmiş bir yaşamaya koşulan, başka bir yaşamayı ve dünyayı kendince görmesine, düşünmesine, yorumlamasına, kendisi olmasına olanak bırakılmayan, toplumda bir sayı, eğitimde bir sayı, demokrasi için bir sayı, yönetim için bir sayı, üretim için bir sayı, tüketim için bir sayı olan, koşturan, koşturulan, yaşaması karman çorman edilmiş, tek düzeliğe indirilmiş, fakat kibar, alımlı, diplomalı, usul bilen, üslup bilen, dil bilen, insandan, insan haklarından söz eden, sırasında alımlı, sırasında çalımlı bu varlık, varlığının derinliklerinde yatan en temel sorulardan, ”neden yaşıyorum?”, “yaşamamın anlamı ne, amacı ne?” gibi sorularından koparılıp alınmakta, egemen yaşamanın bir parçası yapılmaktadır.

Yine de bir insan gerçeğini gözardı etmemek gerekir:

Bu dünyada hangi güç varlığımıza içkin bulunan o büyük yapıcı-yaratıcı gücü bütünüyle susturabilir. O en ummadığımız yerde ve zamanda bizi kendisine çekmek için kıpırdar. Bazen, ansızın, içkin varlığımızın derinliklerinden çıkıp benliğimizi saran, bazen bir sancı gibi saplanan bir soruyla durup-kalıveririz: Niçin yaşıyorum?

Gerçekten de, niçin yaşıyoruz?

Prof. Dr. Atilla Erdemli

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

Yorum Bulunamadı

Cevap Yaz