Bir Katre Kitap

Sizleri Bir Karnavala Davet Ediyorum: Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi

29 Haziran 2019
deliler evi

Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı romanını uzun zamandır okumayı istiyordum ama gözüm korkuyordu. Ne var ki; korkularımın yersiz olduğunu romana başladığım anda anladım. Roman o kadar eğlenceli, sular seller gibi akan bir roman ki; hatta okumayı bunca zaman ertelediğim için kendime kızdım.

Ancak romanı bitirdiğimde onu hangi kategoriye koyacağımı şaşırdım. Zira bu roman geleneksel romana hiç benzemiyor; ancak modernist ya da post-modernist roman özelliklerini de taşımıyordu.

Bu romanın türü ile ilgili bir dedektif gibi ince araştırmalar yapmaya başladım. Genelde roman üzerine klasik yorumlar yapıldığını gördükçe sinirlendim çünkü bu romanda bir sır vardı ve ben bu sırrı ayan beyan ortaya koyamazsam edebiyat bilgimden şüphe edecektim.

Biraz uğraşın ardından edebiyat bilgimden şüphe etmekte ne kadar haklı olduğum ortaya çıktı. Allah razı olsun; Zerrin Eren bu kitap üzerine çok kapsamlı bir tez hazırlamış. Bu tezi indirdiğimde “KARNAVALESK ROMAN” adında daha önce hiç duymadığım bir kavramla karşılaştım.

Aslında “KARNAVALESK ROMAN” kavramı Tunç’un romanının formülü imiş.

Hani karşınıza çözülmesi imkansız görünen bir matematik problemi çıkar da; uygun formülü uyguladığınızda kolaycacık çözer ve çok mutlu olursunuz yaaa….Ben karnavalesk romanın inceliklerini ve yöntemini anladığımda işte bu heyecanı ve mutluluğu yaşadım. Siz de bu romanı okuduktan sonra bu tezi mutlaka okuyun, inanın romana bakış açınız değişecek.

“Aman biz senin gibi deli miyiz bir romanın peşinde araştırmadan araştırmaya koşacak?” derseniz; hiç endişelenmeyin ben bu maratonu azimle tamamladım. Yolculuk esnasında okuduklarımı derledim toparladım; romanı okurken ve anlamlandırmaya çalışırken gözünüzün önünü kaplayan sisi, özet bir bilgi rüzgarı ile dağıtacak gerekli çalışmayı yaptım. Kitabı okumadan ya da okuduktan sonra hap niyetine bu bilgileri yutun, kitabı rahatlıkla sindirmenin keyfini sürdüğünüz için bana teşekkür edin, bu bana yeter.

Mikhail Bakhtin’in “KARNAVALESK ROMAN” kavramını ilk olarak; Rabelais ve Dünyası, Dostoyevski Poetikasının Sorunları ve Diyalojik İmgelem adlı üç kitabında ortaya atıp tartışmıştır.

Mikhail Bakhtin; dolaysız ve dolayımsız olarak veya bir dizi ara bağlantı aracılığıyla dolaylı olarak (antik veya ortaçağ) karnaval folklorunun şu ya da bu çeşitlemesinden etkilenmiş olan edebiyatı, karnavallaşmış edebiyat olarak adlandırmıştır.”

Ayfer Tunç’un 248 roman kişisinin bulunduğu ve ilk kez, sözü edilen her kişinin adının koyu harflerle yazıldığı romanında, çok az görülen kişiler bile, ayrıntılı olarak betimlenir; bu yönüyle roman içeriği tam bir karnaval gibi kalabalık ve renklidir. Tunç birbirleriyle ilgisiz gibi görünen roman kişilerinin yaşamlarını ustalıkla birbiriyle kesiştirir, bir şekilde birbirleriyle temas ettirir, tıpkı karnaval kalabalığında, kişilerin bedenlerinin birbirlerine temas etmesi gibi.

“KARNAVALESK ROMAN” şu başlıklar altında incelenmiştir:
  • Grotesk gerçekçiliği
  • Grotesk bedeni
  • Maddesel beden ilkesi
  • Çok seslilik
  • Çok dillilik
  • Menippos yergisi
  • Taçlandırma/tacı geri alma
  • Ölüm/yenilenme
  • Delilik/akıllılık
  • Çift değerlikleri (dualistic ambivalences)
  • Yeme içme, şölen imgeleri ve yangın öğesi.

Dilerseniz şimdi bunları kısaca açayım.

Grotesk Gerçekliği: Bakhtin, grotesk gerçekçiliği açıklarken iki farklı beden kavramından söz eder; bunlardan biri “maddesel beden ilkesi”, diğeri ise “bütün halkın kolektif atasal bedeni”dir.

Tunç’un romanında yiyen, içen, dışkılayan ve cinsel yaşamı olan insan bedeninin imgeleri; “maddesel beden ilkesi”nin bir parçasıdır.

Romanda farklı ailelerin kuşaklar boyunca yaşamları, yaşlıların ölümü, yeni çocukların doğumu ve onların yaşantıları anlatılır. Böylelikle romanda her ailenin kuşaklar boyunca gelişimi ve yenilenmesi gözler önüne serilir; yani her aile, bir anlamda büyüyüp gelişen bir organizma, grotesk bir beden olarak ortaya çıkar; bu da “bütün halkın kolektif atasal bedeni” in örneğidir.

Çok Dillilik: Bir dilin çeşitli ağızlarının yanı sıra, belli bir zamanda, o dilin farklı meslek grupları, sosyal sınıflar, farklı kuşaklar tarafından çeşitli şekillerde kullanılmasını belirtir

Bakhtin, kitaplarında meddahı anımsatan bir anlatım tekniğinden, Skaz’dan söz eder. Tekil bir anlatıcının sözlü konuşmasını taklit eden bir anlatı tekniği veya tarzı” olarak tanımlar. Skazda, yazınsal dil değil, günlük konuşma dili kullanılır .

Çünkü “öykü anlatıcı sonuçta edebiyatçı değildir; çoğu durumda alt tabakadan biridir, sıradan bir insandır.”

Hem geçmişte hem günümüzde yaşanan olayların anlatıldığı bu romanda, modernist romanda görmeye alıştığımız bilinç akışı tekniği ya da geriye dönüş (flashback) kullanılmaz.

Bunun yerine yazar, herkes hakkında her şeyi bilen, kişiden kişiye atlayarak, onların yaşamları, akrabaları ve ilişkileri üzerine konuşmaktan hoşlanan halktan birini temsil eden bir anlatıcı, bir öykü anlatıcısı yaratır. Bu da halk edebiyatı geleneğinde meddahlığa tekabül eder ki; Bakhtin’in literatüründe “skaz” olarak niteleyebiliriz.

Çok Seslilik: Roman kahramanlarının başlarından geçen olayları anlatırken bozuk ve argo dolu bir dil kullanan anlatıcı, 12 Eylül dönemini ve günümüzdeki yasakçılığı anlattığı sayfalarda, oldukça sert ama düzgün bir Türkçe kullanılır. Bir anlamda yazar, romanın büyük bir bölümünde kullandığı halktan bir öykü anlatıcısını, yergi olan kısımlarda bırakır; bunun yerine bir gazetecinin sesini ya da kendi sesini temsil eden bir anlatıcı kullanır. Bu durum romanın çok sesli havasını pekiştirir. Skaz tekniğinin kullanımı, yalnızca çok dilliliğin romana girmesini değil, aynı zamanda romanın çok sesli (polyphonic) olmasını da sağlar.

Menippos Yergisi: Ayfer Tunç’un romanındaki anlatıcı yalnızca roman kişilerinin yaşantılarını anlatmaz, onların yaşadıkları yıllarda gündemde olan olaylara da değinir.

19. yüzyıldan günümüze kadar uzanan geniş bir zaman diliminde, çeşitli kişilerin yaşamlarından kesitlerin komik bir şekilde sunulduğu bu yapıtta, bu zaman diliminde meydana gelmiş belli başlı toplumsal, tarihsel olaylardan ve afetlerden de söz edilir. Anlatıcı, kurmaca kişilerin yaşamlarından kesitler sunarken, o kişilerin yaşadıkları dönemde olmuş, Varlık Vergisi, Sarıkamış Harekâtı, SSCB’nin yıkılması, Sarp Sınır Kapısının açılışı, 12 Eylül öncesi sağ-sol kavgaları,12 Eylül dönemi, Düzce Depremi, 12 Mart Muhtırası, Tehcir, 6-7 Eylül Olayları, 1999 Marmara Depremi gibi olaylardan da söz eder.

Bakhtin, anlatıcı yalnızca roman kişilerinin yaşantılarının değil de aynı zamanda onların yaşadıkları yıllarda gündemde olan olaylara da değinilmesine “Menippea “ olarak açıklar.

Tunç, romanda öykülerin geçtiği dönemdeki tarihî olaylara da değinerek, Menippea’nın güncele olan ilgisini yansıtmayı başarmıştır. Roman boyunca anlatılan olayların geçtiği dönemlerde meydana gelen tarihî ve toplumsal olaylara gösterilen ilgi, 12 Eylül dönemiyle ilgili sayfalarda eleştiriye dönüşür. Diğer olaylara göndermeler yaparken, yalnızca kurmaca kişilerden söz eden anlatıcı, 12 Eylül döneminin anlatıldığı sayfalarda, kurmaca kişilerin yanı sıra, gerçek kişilerden söz eder ve gerçek kişileri oldukça sert bir şekilde eleştirir.

Taçlandımra/Tacı Geri Alma: “Taç giydirme/tacı geri alma, hem değişme ve yenilenmenin kaçınılmazlığını hem de aynı zamanda yaratıcı gücünü, bütün yapıların ve düzenlerin, bütün otoritelerin ve (hiyerarşik) konumların neşeli göreliliğini ifade eden ikinci bir çift değerli ritüeldir.”

Tunç bu romanda, tek bir başat kişi yaratmak yerine, roman boyunca çeşitli kişileri bir süreliğine başat kişi haline getirerek, yani onlara taç giydirip daha sonra taçlarını geri alarak, alışageldiğimiz roman düzeninin göreli olduğunu gösterir.

Karnavallaşmış yazına özgü bu durum, geleneksel roman düzenine, bir başka deyişle resmî roman düzenine, alışkın okura oldukça tuhaf gelir.

Ölüm Yenilenme: Karnaval imgelerinden en önemlisi de, ölüm ve doğum (yenilenme) imgesidir. Bu nedenlerle, Ayfer Tunç’un “14 Şubat”ı, grotesk bedenin yenilenmesi düşüncesine katkıda bulunmak, ölüm ve yenilenme çift değerliliği vurgulamak amacıyla, bilinçli olarak seçtiği ve roman boyunca sık sık yinelediği kanısındayım. Yalnızca 14 Şubat Sevgililer Günü’nün değil, roman boyunca zaman kullanımının da çoğalma ve gelişme fikriyle ilintili olduğunu söyleyebiliriz. 19. yüzyıldan günümüze kadar değişik zaman dilimlerinde yaşamış kişilerin öykülerinin anlatıldığı ve bu nedenle, oldukça uzun bir kısmı bir çerçeve öyküleme tarzında ilerleyen bu yapıtın sonlarında yeniden romanın başında söz edilen “an”a dönülür ve romanda aslında Ruh Sağlığı Hastanesinin bulunduğu kentte ve hastanede bir günde yaşanan olayların anlatıldığı anlaşılır.

Ancak anlatıcı bu bir günde yaşanan olayları anlatırken, 19. yüzyıla kadar uzanabilmiş ve değişik zaman dilimlerinde, farklı mekânlarda çeşitli kişilerin yaşadıkları olayları anlatabilmiştir. Bir başka deyişle, aslında bir gün olan öykü zamanı kendi içinden farklı zamanları doğurmuştur.

Bu doğurgan zamanın, karnavalesk romanın en önemli özelliklerinden olan yenilenen ve gelişen grotesk beden düşüncesini pekiştiren bir metafordur.

Yazarın, kadın cinselliğiyle ilgili imgeleri abartarak vermesinin nedeninin kadının doğurganlıyla ilgili olduğu kanısındayım, çünkü kadın doğurganlığı sürekli çoğalan ve yenilenen “kolektif atasal beden” için yaşamsal önem taşır. Kadın doğurganlığı, aynı zamanda, ölüme karşı grotesk bedenin bir zaferidir.

Delilik/ Akıllılık Çift Değerlikleri: Roman, Karadeniz’de bir kentte bulunan Ruh Sağlığı Hastanesindeki konferansıyla başlaması nedeniyle Deliler Evi sözcüğüyle, Ruh Sağlığı Hastanesinin kastedildiği düşünülür.

Roman ilerledikçe, hastanenin gerçekten bir deliler evi olduğu ama bunun nedeninin hastalar kadar, hastane çalışanları da olduğu anlaşılır. Burada dikkat çeken nokta akıllılığın ve deliliğin göreliliğidir.Hastaların mı yoksa çalışanların mı deli oldukları ya da kime ve neye göre deli ya da akıllı oldukları düşündürücüdür.

Bakhtin, “akıl ile deliliğin, zekâ ile aptallığın göreliliği ve zıt değerliliği” nin “karnavallaşmış Menippea için tipik bir konu” olduğunu belirtir. Tunç’un, roman başlığında deliler sözcüğünü kullanarak hem deliler bayramına gönderme yaptığı, hem de ruh sağlığı sorunları olan Ruh Sağlığı Hastanesi çalışanları yaratarak, akıl ile deliliğin göreliliğini vurguladığını düşünebiliriz.

Yeme İçme: Bakhtin’e göre, grotesk bedenin ölüme karşı zafer kazanma yollarından biri de yiyip içme eylemidir.

Bakhtin bu görüşünü şöyle açıklar: Yeme ve içme, grotesk bedenin en önemli göstergesidir. Bu bedenin ayırt edici özelliği, açık, bitmemiş doğası, dünyayla etkileşimidir. Bu özellikler, tam ve somut olarak yeme eyleminde açığa çıkar; beden, burada, kendi sınırlarını aşar: yutar, oburca yer, dünyayı parçalara ayırır, dünyayı tüketirken, kendisi gelişir ve zenginleşir.

İnsanın; ısıran, parçalayan, çiğneyen ağzının içinde gerçekleşen, dünyayla karşılaşması, insan düşünce ve imgesinin en eski ve en önemli nesnelerinden biridir.

Burada insan dünyayı tadar, onu bedenine tanıtır ve onu kendi parçası yapar… Yeme eylemi sırasında insanın dünyayla karşılaşması neşeli ve utkuludur; burada insan dünyaya karşı zafer kazanır; kendisi yutulmadan, o dünyayı yutar. (Bakhtin, 1984:281) Romanda sık sık yiyecek, içecek isimlerinden ve yiyip içme eylemlerinden söz edilir.

Şölen İmgeleri: Şölen, grotesk bedenin ölüme, parçalayıp yutan toprağa karşı iki yönden zafer kazanmasına olanak sağlar: Hem grotesk bedenin eğlenerek topraktan gelenleri yutmasına hem de yeni çocukların doğmasına, grotesk bedenin yenilenmesine neden olur.

Nebahat Hanım’ın esrarlı kek ikramı, ortamı yiyip içen, şarkı söyleyen ve gülen insanların olduğu bir şölene dönüştürür. Bakhtin, şölen imgesinin halk festivalleriyle yakından ilgili olduğunu vurgular ve bu imgenin önemini şöyle açıklar: “İnsan dünyadan korkmaz, onu yenmiş ve yemiştir… Bütün mistik korkular dağıtılmıştır… Bütün komik şölenlerde, hemen her zaman Son Yemeği komik bir şekilde taklit eden, komik yapan öğeler vardır”.

Nebahat Hanım’ın esrarlı keklerinin yenmesi aslında bir ‘son yemek’tir, çünkü hemen sonra çıkan yangında ölen on iki kişi arasında, Başhekim ve Barış Bakış da vardır.

Yangın: Yazar aslında bir felâket olan yangını komik bir olaya dönüştürür. Romanın, cehennemi andıran bir yangınla bitmesi yine karnavalla ilişkilidir. Bakhtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları adlı kitabında, bu ilişkiyi şöyle açıklar: “Avrupa karnavallarında neredeyse her zaman, ‘cehennem’ olarak adlandırılan bir yapı vardı… ve karnavalın sonunda bu ‘cehennem’, bir zafer edasıyla yakılırdı.”.

Tunç, bu yapıtını bir yangın sahnesiyle bitirerek, romanı Bakhtin’in sözünü ettiği Avrupa karnavallarının sonuna benzer bir sahneyle sonlandırır.

Bakhtin, Rabelais ve Dünyası adlı kitabında ise “cehennemin karnavalın ayrılamaz aksesuarlarından birisi” olduğunu belirterek, bunun “insanların terörle oyun oynaması ve teröre gülmesi; korkutucu olanın ‘komik bir canavara’ dönüşmesi” olduğunu söyler.

Anlatıcının, bütün hastanenin yanmasına ve on iki kişinin ölümüne neden olan yangını anlatırken araya komik olaylar sokması, okuyucunun felâkete yabancılaşmasını ve böylelikle aslında bir felâketin anlatıldığı bir sahneye bile gülebilmesini olanaklı kılar. Böylelikle, yazar, okurun, Bakhtin’in sözünü ettiği gibi, korkuya karşı zafer kazanmasını sağlar.

Bu romanı ister yeni kavramlar öğrenerek Zerrin Eren’in aydınlatan tezi eşliğinde, ister bilimsel, eleştirel bakış açısından bana ne; ben dedikodu kazanı kaynayan romanları severim diyerek okuyun, hiç fark etmez. Her ne niyetle okursanız okuyun bu romanı çok seveceksiniz bundan eminim.

Siz hiç bir romanda 248 kahramanın dönüşümlü olarak baş rolü oynadığını gördünüz mü?

Bir ucu 19. yüzyılda, bir ucu günümüzde geçen, zaman ve mekan sınırları olmayan bir kitapla kaç kez karşılaştınız?

Her şeyden önce bu roman alışılmışın dışında bir roman. Sırf bu özelliği bile sizi etkileyecektir diye düşünüyorum.

Bu kitap bana Rus oyuncağı matruşkaları anımsattı. Her olay veya kahraman yenisini doğuruyor ve nihayetinde kim kimin neyiydi, bu adamı/ kadını nerede okumuştum derken bir de bakmışsınız ki başladığı yerde biten bir labirentin içinde soluk soluğa koşturup nefes alayım derken kitabı bitirmişsiniz.

Ayfer Tunç’un kugudaki maharetine, dili kullanımındaki ustalığına, Türk edebiyatında hiç denenmemiş bir tür olan Karnavalesk romanı yazmaya cesaret edişine hayranlıkla ve imrenerek şapka çıkartıyorum. Size de şiddetle tavsiye ediyorum.

Şenül Korkusuz

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Ertan 29 Haziran 2019 at 16:29

    Gayet açıklayıcı, aydınlatıcı bir yazı olmuş teşekkürler 👍🏻

    • Cevapla Şenül Korkusuz 29 Haziran 2019 at 16:35

      Güzel yorumunuz için ben teşekkür ederim.😊

    Cevap Yaz

    Girne Antik Liman
    Girne Antik Liman
    Öykü: Umarım Bu Gece Öldürülmem | Yazan: Didem Çelebi Özkan