Sentez

Her İnsan Bir Dünya

23 Haziran 2019

her insan bir dünya

“Alnındaki çizginin şekline göre, çok gülen biri hatta kahkahaları gökyüzünü dolduran cinsten. Yürürken uçuyor adeta; ayağının altında bir canlı varmışçasına, incitmeden korkarmış gibi incelikli adımlar atıyor. Mutlu hanesine bir artı daha ekleyebilirim.”

Kaldırımın kenarına oturmuş, geçen insanların hikâyelerini zihninde canlandırmaya çalışıyordu Özgül. Mutlu ama hüzünlü, mutsuz ve suçlu, mutlu ve uçarı, mutsuz ama memnun gibi çıkarımlar yapıp, duygu durumları ile ilgili profillerini çıkartıyordu insanların. Sosyolog olmanın birinci kuralı önce toplumu, sonrasında toplumu oluşturan bireyleri tanımaktı değil mi?

Tüm yaşantısını insanları anlamak üstüne kurmuştu Özgül.

Her insan bir Dünya’ydı ona göre ve kendisini de yerli Kristof Kolomb olarak adlandırıyordu.

Keşfedilecek ne çok insan, ne çok ruh vardı. Bu merakın cezbesiyle sosyoloji okumayı seçmiş, yan dal olarak da psikoloji eğitimi almıştı. Kendini tamamladığını düşündüğü mesleği yapan az insandan biriydi. Sosyal hayatının içine de yerleştirdiği mesleki algısı, farkındalığı yüksek bir insan olarak yaşamasına sebep oluyordu.

Ofis ortamında çalışmaktansa, hayatın aktığı yaşamların arasında olmak ruhunu özgürleştiriyor; benliğini beslemenin yolunu insan yüzlerinin arkasına saklanmış gizlerde buluyordu.

Dışarıdan bakıldığında tatilci olarak görülebileceği bu ilçede o, benliğini besliyordu.

Günün aydınlığıyla birlikte kendini sokaklara atmış, kalabalık caddenin tenha denilebilecek ucunda kaldırımın kenarına oturmuştu. Uçuşan eteklerini bacaklarının arasına sıkıştırmış, saçlarını rüzgâra bırakmış, siyah gözlüklerinin ardından insan simalarını incelerken bakışlarının fark edilmediği bilinciyle insanları incelemeye koyulmuştu.

“Her İnsan Bir Dünya” adını verdiği bir kitap hazırlamayı planlıyordu.

İlk karakterlerini de buradan oluşturacaktı. Toplumun insan davranışları üzerine etkisinden, insanın toplum davranışları üzerine etkisinin girdabında kim, kimi daha çok etkiliyordu acaba? Kültürel alışkanlıkların yarattığı benimseme, davranışsal kabullenmeyle özümsenebiliyor muydu? İnsanların geneli mutlu iken, mutsuzları da içine alan bir Dünya ile herkese mutluluk yanılgısı yaşattırılabilir miydi?

Ya da tam tersi! Mutluluk farkındalıkla gelen bir duygu muydu, ya da mutsuzluk? İnsan çehrelerine yansıyan davranış kalıpları toplumdaki karşılığını nasıl buluyordu?

Bu fikirlerden yola çıkıp, insan mutlulukları ya da mutsuzlukları üzerine araştırmaya koyuldu. İşte, karşıdan gelen orta yaşın farkındalığını tüm bedenine indirgemiş, ışıltılı kadın. Gözlerinin kenarında oluşan kaz ayakları sık sık gülümsemenin yarattığı inceliklerden oluşmuş. Işıltı saçıyor yürüdüğü yere. Dudakları tebessümle kıvrılmış. Elmacık kemiklerinin altındaki ince çizikler, konuşkan, konuşurken de bolca gülümseyen birinin izlerini taşıyor. Alnında neredeyse hiç iz yok. Çok da şaşkınlık yaratan bir hayatı olmamış. Kesinlikle mutlu, fakat sancıları var. Özgüvenli yürüyüşünün altında “artık hiçbir şey umurumda değil, isterse Dünya yansın bana ne” umursamazlığının izlerini taşıyor.

Nasıl bir hikâyesi var acaba?

Düşüncelerini not alacağı deftere başını eğdiğinde etek uçlarına dolanan kedinin varlığı ilk anda ürkütse de Özgül’ü, sarı tüylerle çevrelenmiş kediyi tek hamlede kucağına aldı. Gözlerinin ortasında bir nişan gibi taşıdığı siyah beneği okşayıp, burnuna bir öpücük kondurdu sarmanın. Sosyal medyada okumuştu galiba; “Bir şehrin sokaklarındaki hayvanlar sizden kaçmıyorsa, orada insanlar iyi kalplidir.”

Toplumu oluşturanlar sadece insanlar mı? Bir toplumun yapı taşlarından sayılmaz mı hayvanlar da? Kendi aralarında ve insanlarla kurdukları iletişim varlıklarını toplumun bir parçası haline getirmek için yeterli bir sebep değil midir?

Düşünce hızına kaleminin hızının yetişemeyeceğini fark ettiğinde, telefondaki ses kaydını kullanıyordu. Kitabı için gerekli verileri not ettiği ya da not bıraktığı bir sistem olmasa, düşünce hızına yetişemeyeceğinin farkındaydı.

Dışarıdan, kucağındaki hayvanla konuşan biri izlenimi yaratıyor olabilirdi. Fark ettiği kadarıyla buradaki insanlar bunu çok da umursayacak ya da tuhaf karşılayacağa benzemiyorlardı. İnsanlar konusunda asla emin olunamayacağının bilincindeydi. Çokça etken vardı davranışları etkileyen. Toplum psikolojisi ile bireysel insan davranışları birbirinden bağımsız hareket mekanizması geliştirebiliyor, bazen de tamamen örtüşebiliyordu. Nihayetinde insandı toplumu oluşturan, organize hareket edebilme yetisi gelişmiş insan evladı, her ortama uyum sağlayabilir, her ortamı demoralize de edebilirdi.

Kucağında Sarman’la insan çehrelerini incelemeye koyuldu yeniden Özgül.

İnsandan topluma ulaşmanın fikrindeydi, tümevarım yöntemini kullanacaktı. Sonrasında sağlama yapabilmek adına toplumla ilişkilendirecekti gözlem sonuçlarını.

Karşı kaldırımda ağır aksak yürüyen biri dikkatini çekti. Elindeki fildişi rengi bastondan güç alarak yürüyordu. Sıcak sayılabilecek bir havada takım elbise giymiş, başında bastonuyla aynı renk şapkasını boşta kalan eliyle selam vermek için çıkartıp yeniden takıyordu. Aldığı yaşların yetmişli rakamlara ulaştığı, yaşanmışlıklarının yüzünde asırlık ağaçlar gibi yarıklar oluşturduğu bir siması vardı. Yeşilin gözünde puslar oluşturmuş haliyle mutlulukla karışık bir hüzün vardı halinde. Çok yaş almış olmaktan bağımsız; çok yaşamışlığın, tecrübe etmişliğin izleri vardı yüzünde. Bastonu tüm gücüyle tutan ellerinde güç kaybından ziyade, bir aksesuar taşır gibi zarif bir hal vardı. Adeta yaş almışlığın getirisi bir yoldaşlıktı baston.

Gözlerini ayırmadan ses kaydına başladı Özgül; mutluluğun gelip geçici bir haz olduğunun bilincinde, yüzünde taşıdığı anlamlı gülümsemeye inat kaşları çatık. Muhtemelen alnındaki oyukların sebebi hep kaşını çatar havasından. Ciddi olmak ile asık suratlılığı birbirine karıştırmış biri. Gözlerinin çukura kaçmış yeşilliğinden haylazlık taşıyor aynı zamanda, ciddi şakalar yapıyor. Kendini anlatmaya çalışmaktan çoktan vazgeçmiş; sadece önüne bakıyor, önüne çıkanlara… Sağında veya solundakiler umuruna değmiyor. Gelip geçen bir karakter değil yalnız. İz bırakmış, görenler saygıyla selamını almayı bekliyor. Farkında ve bundan gizli bir keyif alıyor, çarpık bir tebessüm yerleşiyor dudaklarına. Selamlaşırken kendinde saygı uyandırmış insanlara hafifçe başını da eğiyor. Diğerlerine sadece şapkasını çıkartıyor gibi yapıyor.

Ses kaydını kapayıp, kendi ile konuşmaya başladı Özgül;

“Bu iş sandığımdan daha zor olacak galiba. Acaba insan hikâyelerini de mi katsam içine?”

Sonra Sarman’ın başını okşayıp ona seslendi;

“Ne dersin Sarman?”

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 23 Haziran 2019 at 18:58

    Vaowwww öykü her zaman ki gibi, akıp gitti ama sorguladıkların, sorduğun sorular felsefi bir söylem gibi beynimde dönüp duruyor:

     
    ”Mutluluk farkındalıkla gelen bir duygu muydu, ya da mutsuzluk? İnsan çehrelerine yansıyan davranış kalıpları toplumdaki karşılığını nasıl buluyordu?”
     
    Bayıldım 👌🏻
    
 
    Sanırım devamı da gelecek bu öykünün 😉

    • Cevapla Özge Can 23 Haziran 2019 at 19:15

      Teşekkür ederim canım benim 😊
       
      Öykümü biraz felsefeyle harmanladım bu kez, bir sosyologdan başka türlü bir düşünce bekleyemezdim 😂
       
      Aynen, devamı gelecek tatlım 😍

    Cevap Yaz