Uykusuz Klavye

Lâl

13 Haziran 2019
Öykü: Lâl | Yazar: Beril Erem

Sözün kıymetini “lâl” olandan
Ekmeğin kıymetini “aç” olandan
Aşk’ın kıymetini “hiç” olandan öğren.
– Şems-i Tebriz

Bir keresinde, bir kapının önünde Abıkevser’den su içmiş gibi, gönlümde dipdiri bir sevda ile kalakaldım. Ne gittim ne de kalabildim. Tam dört gün üç gece çığlığımı yuttum. İçimdeki çatlakların çatırdadığını, alevi sönen ruhumun bir köz gibi sakin, içten içe yanarak bedenimi küle çevirişini izledim.

Dört gün, üç gece sonra bir şey oldu. Dördüncü gün üç üveyik havalandı bedenimden. Hayat cenginde aldığım en ağır, en hakiki, en derin yaraların irin dolu sathından.

İlk yaram tam bağrımın ortasına denk gelen eflatuni bir aşkın yarasıydı.

Ademoğlunun Havva kızına en kavuşamadığı yerde cenk ediyorduk hayatla o zamanlar. Bir tülün ardından gizli gizli izlerdim onu. Her gün sabah yedide, karşıdaki apartmanın kapısı iç kıyan bir gıcırtıyla açılır; o çıkar ve birkaç saniye sonra da büyük bir gürültüyle ardından kapanırdı kapı. Annemin kurulmuş bir saat gibi, bu sesi duyduğunda söylediği “Ne zaman yaptıracaklar şu lanet kapıyı!” sözüne şaşkınlıkla dudak büker, sanki bu sesi ilk defa duyuyormuşum gibi yapıp tülü daha da aralardım. O ise apartmanın dış merdivenlerinde bir ayağını basamaklara dayar; ayakkabısının bağcıklarını bağlardı. Beni fark etsin diye, o birkaç dakikalık zaman diliminde yüzümü pencerenin pervazına kadar iyice yaklaştırırdım. Bakmazdı.

Günler, aylar geçti böyle…

Onun her hareketini, ilk önce hangi ayağını basamağa dayıyor, hangi elini kullanıyor, saat kaçta gidiyor, kaçta dönüyor hepsini ezberlemiştim. Ama adını çok sonraları, bir gün üçüncü katın penceresinden annesi ona seslenince öğrendim.

Eren.

İlk düşündüğüm şey, oturdukları apartmanın bizim sokağa bakan bir balkonunun neden olmadığıydı. Olsaydı, belki onu daha çok görebilirdim. O da beni görebilirdi. Sonra, adını o zamana kadar hiç merak etmediğimi de fark ettim. Benim hayalimde bir sürü adı vardı çünkü onun. Çoğu dizilerden devşirdiğim yakışıklı jön isimleri. Baran, Seymen, Polat, Murat… Onu hep bu isimlerle hayal ettiğimden sanırım Eren ismini beğenmemiştim.

Derken bir gün, annem beni çarşıya göndereceğini söyledi. İlk defa annem olmadan çarşıya gideceğim için heyecanlıydım. Aklımda Eren. Küçük yer sonuçta, belki karşılaşırız diye ümit ederek geçen bayramda alınan elbisemi giydim. Annem işkillendi.

“Hayırdır kız? Bu ne hal? Baloya mı gidiyorsun? Çıkar onları eşofmanını giy” dese de allem ettim kallem ettim, o elbiseyle attım kendimi sokağa.

Minibüsle çırçır fabrikasının önünden geçerken Eren’i gördüm.

Üzerinde üniformayla kapıda duruyordu. Öyle yakışıklıydı ki… İndim tabi. Sonra da kendi kendime kızdım; ne diye indim ki, diye. Ne yapacaktım? Ne söyleyecektim? Üstelik annem iki seferlik minibüs parasıyla bir de almam gerekenlerin parasını vermişti sadece cebime. Epey yol vardı daha çarşıya, buradan sonrasını yayan gitmek eve de geç dönmem demekti. Bunları saniyeler içinde geçirdim kafamdan. Sonra ne olursa olsun, fabrikanın kapısının önünde durup minibüs bekliyormuş gibi yapmaya karar verdim.

Minibüsler geçip duruyordu ama ben binmiyordum. Ara ara arkamı dönüp onu kolaçan ediyordum. Bana bakıyor mu diye. Sonunda istediğim oldu. Bir baktım ki; gözlerini benden hiç kaçırmadan bakıyor. Gülümsüyordu hatta. Arada arabalar durup, götürelim diyorlardı. Teşekkür edip geri çeviriyordum. Korna çalanlar, selektör atanlar…

Orada ne kadar öyle durdum bilmiyorum; saatlerin su gibi hızla akıp geçtiğini, fabrika çalışanları karınca güruhu gibi kapıdan çıkmaya başlayınca anladım. Birden etrafım insan seliyle çevrilmişti. Okyanusun içinde yapayalnız bir tatlı su balığı gibi hissettim o an. Eren’e bakındım, o da yoktu. Saatlerdir içinde yaşadığım hayal dünyası, gerçek hayatın mesai bitimi denen canavarıyla yıkılmıştı. Sonra bir el, elimden tutup çekiverdi beni kalabalığın kıyısına. Oydu. Gözleri çakmak çakmak bakıyordu.

“Neyi bekliyordun?” diye sordu.

“Seni” dedim.

Edepsiz bir hal takınmamaya özen göstererek söylemiştim bunu. Gerçekten onu bekliyordum çünkü.

“Gel o zaman seni çok güzel bir yere götüreceğim” dedi.

Tufan öncesi bütün iradelerini Nuh’a teslim eden canlılar gibi ben de ona teslim oldum.

Akşam eve döndüğümde annem ağzından tükürükler saça saça, kudurmuş gibi bağırıyordu. Bu saate kadar neredeydim? Minibüs durağına kadar gitmiş, tanıyanlardan biri Çırçır’ın önünde indi o demiş. Buna rağmen hiç, “kimleydin?” diye sormadı. Benim birini tanıma ihtimalim annemin aşırı namusluluğunda tutukluydu çünkü. Bu coğrafyada ersiz, köksüz kız çocuk büyüten kadınların saat rakkası gibi düzenli işleyen namus sarkacının bir koluna kendisini diğer koluna da beni oturtan annem, küçük kızının kadınlığını anlayamamıştı. Halbuki ben yüzümde, ellerimde, kollarımda, parmaklarımın ucuna kadar alev alev hissediyordum.

Günler günleri, ben Eren’i kovaladım durdum. Bir daha çarşıya gidemediğimden, yine pencerenin ardından, bu sefer tülü iyice açarak, utanmadan hatta bizim buralara göre edepsizce gözümü dikerek bakıyordum ona. Bir kere bile kafasını kaldırıp bakmadı yukarıya. Görmedi beni. Bu arada kendimi iyi hissetmemeye başladım. Sürekli yorgundum ve hep uyumak istiyordum. Annem ilk başta üzerinde durmayıp, adet göremememe bağlasa da bu durumumu, sonunda büyüyen karnımı fark edince apar topar sağlık ocağına götürdü beni.

Altı aylık dediler.
Daha on beşimde bile değildim.
Annemden ilk tokadımı o gün yemiştim.

“Kim o pezevenk? Ne ara becerdiniz bunu? Söyle kız!”

Sorular, yeni sorular doğuruyordu. Hiç bitmeyecek sorular. Bir tek Eren’e pezevenk demesi gücüme gitmişti. Sevmişti o beni. Sille’nin yumuşak çimenlerinin üstünde, üzerimize çitlembiklerini döken menengiç ağacının altında, barajın serin sularında apış aramı yıkarken… Gözleriyle, elleriyle, dudaklarıyla sevmişti.

“Biz birbirimizi seviyoruz” dedim birden.

“Kim o,kim? Söyle Allah’ın cezası! Vallahi geberteceğim seni!”

“Eren”

“Eren kim?”

“Karşı apartmanda oturuyor.”

Bu bilgi yetmişti anneme. Artık ne zaman olduğunun, hangi ara olduğunun bir önemi kalmamıştı. Kolumdan çekiştire çekiştire mahalleye geldik. O ezik, o köksüz, ersiz kadın gitmiş yerine yırtıcı bir yabani gelmişti sanki. Apartmanın bütün zillerine hışımla tek tek bastı.

İnadımdan sustum.

Söylemedim üçüncü katta oturduklarını. En sonunda üçüncü katın penceresinden çıkan kadına “Eren’in evi orası mı?” diye sordu.

“Evet. Burası. Ne vardı?” diye sordu kadın.

“Aç kapıyı hanım, seninle konuşacaklarımız var”

Yukarı çıktık. Eren’in evi. Eren’in ailesi. Gözlerim ona ait olabilecek eşyaları, terliğini, belki bir bebeklik resmini aradı içeride. Bulamadım.

“Bu imkânsız!” diyordu annesi.

“Eren, asla böyle bir şey yapmaz. Mümkün değil. Benim oğlum namuslu, işinde gücünde bir çocuktur. Üstelik nişanlı da. Çok seviyor nişanlısını.”

Nişanlı. Çok seviyor nişanlısını.

Kulaklarım uğulduyordu. Kafamda çaresiz arayışlarla, dakikaları sayan eflatuni bir sıkıntı… Kalbim, beni sevdiğini söylüyor, aklımsa bu duyduklarımı onaylar gibi beynimin içinde arka arkası kesilmeyen ağıtlar yakıyordu. Ah benim salak kafam! Ah benim aptal kalbim!

Fabrikayı arayıp apar topar Eren’i çağırdılar eve. Babası, ağabeyi, yengesi… Hepimiz salonda mahşer borusu gibi ötecek kapının zilini bekliyorduk. Sonunda beklenen an geldi. Eren içeri girip de beni, oturduğum yerden dahi belli olan karnımı görünce afalladı. Ne olduğuna anlam verememişti. Bense, beni kurtaracak beyaz atlı prensim geldi diye içimde kıpır kıpır kanat çırpan sevince engel olamıyordum. Koşup bana özlemle sarılacak, “Neredeydin sen? Ne kadar aradım seni biliyor musun?” diye soracak, ailesine, anneme hatta tüm dünyaya beni sevdiğini söyleyecek, karnımı gururla okşayıp beni alnımdan öpecekti.

Geldi. Ve okkalı bir tokat attı bana.

“Yosmaaaa! Orrrospu seni! Aklınla beni kafa kola mı almaya çalışıyorsun lan? Ulan bu karı bizim fabrikanın önünde iş tutuyordu. Kim bilir kimden peydahladı karnındakini? Yalan mı lan? Gelene geçene salçalandın saatlerce. Minibüs bekliyordur dedim önce, ilgilenmedim. Baktım minibüse bindiği falan yok. Öyle fabrikanın önünde saatlerce durup, duran arabalara işve yaptı. Meğer bana kafayı takmış. Ben de…”

“YETER!”

O ana dek ağzından tek kelime çıkmamış olan babası, Eren’i kolundan tuttuğu gibi arka odaya götürdü. Sonra içeri gelip anneme, “Haydi hanım, al kızını da başka kapıya. Buradan size ekmek çıkmaz. Git, ne yapıyorsan yap. İster polise git ister kaymakama! Kızın yemiş bir halt. Ana olsaydın da dizinin dibinden ayırmasaydın kızını,” deyip yaka paça attı bizi dışarı.

Aldığım tokat darbesiyle beynim, kulaklarım zonkluyordu. Yer gök, gök de yer olmuş; allak bullak bir karabasanın eşiğinde bütün bedenim lime lime ediliyormuş gibi bağırarak ağlamaya başladım dışarıya çıkınca. Annem bir eliyle ağzımı kapatmaya çalışıyor, diğer eliyle de sırtımdan itekleyerek kendi evimize sokmaya çalışıyordu.

O gece ikimiz de uyumadık. Hiç konuşmadık.

Sabah olunca annem “Kalk giyin, gidiyoruz” dedi. Polise gideceğimizi, ya da hakkımızı arayabileceğimiz bir yere gideceğimizi sandım. Ama annemin aklındaki başkaydı. İki üç saatlik otobüs yolculuğunun ardından Karaman’da izbe bir apartman dairesinde, havı dökülmüş deri koltuklarda oturuyorduk. Buraya neden geldiğimizi, ne yapacağımızı anlayamamıştım. Birkaç dakika içinde arkada bir odaya aldılar bizi. Doktor muayenehanelerindekine benzer bir hasta sedyesi ve metal bir masanın üzerinde de bir sürü alet edevat vardı. Bir de içeride hayatım boyunca unutmayacağım o ağır leş kokusu. Annem elimi tutuyor, gözlerinden sel gibi yaşlar dökülüyordu.

Birkaç saat içinde bitmişti her şey…

Annemin gözümü açtığımda ilk söylediği şey “Kurtulduk” oldu. Oysa ben daha ilkinin üzerinden yirmi dört saat geçmeden ikinci ağır yaramı almıştım. Konya’dan Mersin’e annemin yakın bir arkadaşının yanına taşındık ilk önce. Artık yeni bir hayatımız ve hiç kapanmayacak yaralarımız vardı. Sonra ben dışarıdan okulu bitirmeye, diğer yandan da bir giyim mağazasında çalışmaya başladım. On dördümde aldığım iki büyük yara, sadece bedenimi değil; aklımı da büyütmüştü. Ya da ben öyle olduğunu zannediyordum. Ta ki üçüncü yaramı alana kadar.

Eren çıkageldi bir gün çalıştığım mağazaya.

Onu bir daha göreceğimi biliyordum; bana yaşattıklarının hesabını sormak için ben onun karşısına çıkacaktım çünkü. Üstelik o anı aklımda o kadar çok düşünmüş, öyle büyük bir öfke ve intikam duygusuyla yoğurmuştum ki; neredeyse gerçekleşmiş gibi unutmaya yakındım. İntikam soğuk yenen bir aştı ve benimkisi artık yenmeye değmeyecek kadar soğumuştu.

“Konuşabilir miyiz biraz? Uygun bir yerde?” diye sordu.

“Ben konuşmak istemiyorum. Git buradan!”

“Lütfen, söyleyeceklerim çok önemli.”

Köşeye kıstırılmış bir hayvan gibi, ne yapacağımı bilemeden tezgâhın arkasında kalakalmıştım. Sesimi yükseltsem bir rezalet çıkacak diye korkuyordum. Tamam desem; yelkenleri suya indirmişim gibi gözükmek istemiyordum. Allah’tan o zor durumuma Sevil yetişti.

“Buyurun beyefendi? Ben yardımcı olayım?”

“Sağ olun. Ben bir şey almayacağım. Konya’dan eski komşuyuz biz. Bu sabah geldim bir iş için; burada çalıştığını öğrenince de uğramak istedim. Hem memleketten önemli haberler getirdim. Bunları söylemek için izin alabilir misin diye soruyordum.”

Sevil, onay almak ister gibi bana baktı. Eren yine lafa girdi.

“Siz anlayışlı bir arkadaşa benziyorsunuz. Aslında yarım saat arkadaşınızı idare etseniz? Öyle uzağa gitmeye de gerek yok, hemen karşıdaki parkta da oturabiliriz.”

Sevil, bu sefer bakmadı bana.

“Tamam, ama sadece yarım saat” dedi ve arkasını dönüp tezgâha yayılmış kıyafetleri katlamaya devam etti.

Eren, biz mahalleden taşındıktan sonra olan biteni bir çırpıda anlattı. O gün aslında anne ve babasından korktuğu için öyle davrandığını, benim kızoğlankız olduğumu bildiğini ancak nişanlandığı kızın ailesine verilmiş sözler olduğundan cayamadığını, karşı koyamadığını, babasının ne kadar sert olduğunu, o kızı hiç sevmediğini, sonradan çok mutsuz olduğunu ve aslında beni sevdiğini hatta evlendiği kıza hiç dokunmadığını, bu nedenle çocuklarının olmadığını, onca zaman sadece beni ve çocuğumuzu düşündüğünü….

Çocuğumuz… Yok diyemedim.

O anlattıkça geçmişe prangalanmış kalbim çözülmeye, zincirlerinden kurtulup yeniden hayat bulmaya başlıyordu. Küllendiğini zannettiğim aşk; meğer içten içe alev almaya hazır bir kor gibi sabırla onu görmeyi bekliyormuş.

“Buraya taşınacağım ben de” dedi.

“Annemlerle de konuştum. Onlar da artık kabul ettiler.”

Peki, benim annem kabul edecek miydi? Bunca yaşanandan sonra?
Söylememeye karar verdim ona. Eren’le gizli gizli buluşup, sevişiyorduk. Annem birilerinden duymasın diye de Sevil her yere bizimle geliyordu. Gören duyan olursa Sevil’in nişanlısı demeye karar vermiştik. Bu arada bebek ile ilgili gerçeği de anlatmıştım ona. Hiçbir tepki vermemişti. Sık sık mağazaya geliyordu. Akşam olunca da ya sinemaya gidiyor ya da Sevil’in evine gidiyorduk hep beraber.

Birkaç ay sonra hamile olduğumu öğrendim.

Sevinçle verdim haberi. Şaşırdı ama yine bir tepki vermedi. O günden sonra mağazaya geliş gidişleri azalsa da her gün telefon ediyordu. Sonra bir gün iş bulduğunu, bir süreliğine Konya’ya gidip ailesini alıp beni istemeye geleceklerini söyledi. Her şey rüya gibiydi. En başta olması gerektiği gibi. Hayatımda beni üzen tek şey Sevil’in işten ayrılmasıydı. O da amcasının çalıştığı fabrikada bir sekreterlik işi bulmuştu. Parası mağazadan daha iyiydi. Her gün görüşemeyeceğimiz için üzülsem de hafta sonları mutlaka görüşmek için sözleştik. Hem düğünümde de her daim yanımda olacaktı.

Bu arada annem de bendeki bu mutlu havayı başka birine âşık olmama bağlıyor, ağzımdan tatlı bir sevecenlikle laf almaya çalışıyordu. Sonunda bir gün dayanamayıp çıkardım baklayı. Eren’in ismini vermeden yakında beni istemeye geleceklerini, ancak tarih belli olunca onu damadıyla tanıştıracağımı söyledim. Pek sevindi. O hafta sonu çeyiz almak için çarşıya indik ana kız. Yıllardan beri ilk defa bu kadar keyifli, gelecekten bu kadar umutluyduk ikimiz de.

Elimizde poşetler, ayaklarımıza kara sular inmiş haldeyken son bir heves zücaciyenin vitrinine bakmaya karar verdik. Birden annem irkilip, hayalet görmüş gibi taş kesti. Ağzında garip cümleler geveliyor, aceleyle beni oradan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ne olduğunu anlayamamıştım. Sonra gözüm mağazanın içindeki iki çifte takıldı. İki tanıdık yüz.

Eren ve Sevil.

Alışveriş yapıyorlardı birlikte. Elimde poşetler, karnımda bir bebek, içimde koca bir yara daha. Ertesi gün erkenden çıkıp hastaneye gittim. Bu sefer neyse ki zamanında davranmış, hamileliğimi erken sonlandırmıştım. Karnımda koca bir boşluk, içimde kocaman, koskocaman bir yara. Hastaneden çıkar çıkmaz Sevil’in evine gittim. O kapının önünde kim bilir kaç saat kaldım. Ne zile basabildim ne kapıyı yumruklayabildim. Öfkemi saklayabileceğim, içine koyabileceğim bir ben yoktu artık.

Artık kelimelerim bitmişti, bu dünyaya, yaşama verebileceğim ne bir söz ne de bir can kalmamıştı.

Ben de sustum.

O kapının ardına, ötesine duyurmak için çığlığımı daha da sustum. Lalüebkem olana; sesin, sözün kıymetini unutana dek…

Öyle sustum ki; sessizliğimin çığlığı dünyayı doldurdu.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

17 Yorum

  • Cevapla Esra Ocak 13 Haziran 2019 at 22:17

    Çok güzel 🌸 yine harika bir öykü 🌸

    • Cevapla Beril Erem 14 Haziran 2019 at 09:55

      Canım Esra’m çok teşekkürler❤❤❤

  • Cevapla Dilek Firat 14 Haziran 2019 at 09:57

    Film gibi canlandı gözümde resmen 🙁 Muhteşem bir hikaye olmuş ama sabah okumak ne kadar mantıklıydı bilemedim şimdi, arkadaşımın başına gelmiş gibi moralim bozuldu 🙂 Hayatının devamı nasıldı, sonra mutlu oldu mu? Onu da söyleyiversen burdan :)))

    • Cevapla Beril Erem 14 Haziran 2019 at 11:14

      Hahaha Dilek’cim valla sonra ne oldu ben de bilmiyorum açıkçası.
       
      Ama ben daha bu hikaye fikir olarak aklımdayken bile en çok kahramanımıza ve annesine sinirlendiğimden, ona isim bile koymadım.
       
      Ve açıkçası yazarken de, “oh iyi oldu! bu kadar aptallık da olmaz ki canım!” diye diye yazdım🙈
       
      Kapalı bir düzende, kendilerini sakınarak yaşayan insanların, insan ilişkilerinde ne kadar savunmasız, ne kadar zayıf olduklarını anlatmaya çalışmıştım aslında.
       
      Ama bence Eren döngüsünde artık ikinci tura Sevil kaldı. Bizimki yırttı diyelim.
       
      Bakalım Sevil nasıl başa çıkacak Eren’le?
       
      Çok teşekkür ediyorum canım yorumun için de ❤❤❤

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 14 Haziran 2019 at 10:18

    Bir şerefsize iki kere inanınca suçlu kandıran mı, kandırılan mı?
     
    Eren uçkurunda boğulsun, Sevil yaşattığını yaşasın, kahramanımız da aşkını hakedenlere versin inşallah, Amin 😉
     
    Gene muazzam bir anlatımdı. Tebrik ederim canım.

    • Cevapla Beril Erem 14 Haziran 2019 at 11:22

      Şerefsiz her zaman şerefsiz Didoş.
       
      Aslında kadın-erkek diye de ayırmak istemiyorum ama kadınlar tabi daha hissi varlıklar olduğundan daha çabuk kanıyorlar. Hele bizim kahramanımız gibi, bir evin içinde korunaklı (güya!) bir hayat yaşayıp, hayattan kendilerini sakınıyorlarsa…
       
      O nedenle ben Eren ve Sevil’den önce bizim saftiriğe ve annesine kızdım. Akıl olunca, insanın kendini savunması için saklanmasına gerek olmuyor.
       
      Yorumun için çok teşekkür ederim canım benim ❤❤❤

  • Cevapla Miray Tetik 14 Haziran 2019 at 14:14

    Bence hikayedeki en “saf” Sevil. İşi resmiyete dökmeden aşkını yaşamış kendini kurtarmış aslında kahraman :))))

    • Cevapla Beril Erem 15 Haziran 2019 at 23:11

      Hahahaha Sevil mi saf? 😂
       
      Bu da bir bakış açısı tabi 😄

  • Cevapla Seda Çağlayan 14 Haziran 2019 at 14:57

    Berilcim, vurgulamak istediğin nokta gayet ortada ama bu hikayeler burada asıl okunması gereken insanlar tarafında da okunuyor mu emin olamıyorum. İnşallah mesajlar gitmesi gereken yerlere de gidiyordur.
     
    Ellerine sağlık Beriloviç 🙂

    • Cevapla Beril Erem 15 Haziran 2019 at 23:19

      Sedoş’um bence okunuyor. Ama ben her halükarda zaten öykü yazarken birilerine ders olması amacıyla yazmıyorum. Okuyan ihtiyacı varsa , bir keramet görüyorsa kendi yaşamı ile ilgili ve o zaman kıssa olarak alıyorsa aktardıklarımı ne mutlu bana.
       
      Amacım bu değil ama bonus gibi bir artı değer olur bu da yaptığım işle ilgili☺️
       
      Teşekkür ediyorum canım benim yorumun için💕

  • Cevapla Şenül Korkusuz 15 Haziran 2019 at 16:16

    Günümüzde “inanmak”, “güvenmek” kelimeleri anlamını boşuna yitirmedi. Bu kelimeler anlamını yitirdiğinden; her birimiz içimizi kemiren “şüphe” ile yaşıyor, bu şüphe ile çocuklarımızı büyütüyoruz.
     
    Eline, emeğine sağlık yüreğimi titreten çok güzel bir hikaye olmuş.

    • Cevapla Beril Erem 16 Haziran 2019 at 19:17

      Şenül’üm çok teşekkür ederim güzel yorumuna. 😘
       
      Dediğin gibi “inanmak” ve “güvenmek” kavramları anlamlarını yitirdi mi bilmiyorum. Bunun üzerine pek düşünmedim sanırım. Ancak insan ilişkilerinin üzerinde bir “şüphe” bulutu dolaştığı kesin. Karşımızdakinin “kurnazlık” olasılığına karşı geliştirdiğimiz aslında mantıklı bir savunma sistemi gibi geliyor bana.

  • Cevapla Misafir 16 Haziran 2019 at 02:26

    ufff yaa cok gerildim, sinir oldum Eren’e😡😡😡
     
    Keşke hikayenin sonunda Eren ölseydi…

    • Cevapla Beril Erem 16 Haziran 2019 at 19:17

      😊😊

  • Cevapla Hüsniye Güler 16 Haziran 2019 at 12:28

    İnsanın şurasına gelip bir şey oturuyor. Samimi ve zengin bir anlatımınız var. Güzel bir öykü, tebrik ederim. 👏👏

    • Cevapla Beril Erem 16 Haziran 2019 at 19:18

      Çok teşekkür ediyorum Hüsniye Hanım, beğeniyle okumanıza çok sevindim.
       
      Sevgiler,

  • Cevapla Atakan Balcı 23 Haziran 2019 at 12:57

    İmge ötesi bir kurgu, dil; simgesel kasıtlar somut olarak söylenenlerden çok daha önemli. Değerli bir öykü o yüzden. Teşekkürler!…

  • Cevap Yaz